İktibas

İnsanlığın ontolojik yok oluş felâketi

Gazze’de yaşanan ve sadece bütün dünya tarafından seyredilen televizyonlarda adeta canlı yayınlanan ürpertici soykırım ile 500 bin çocuğun çalınması, katledilmesi, kanlarının emilmesi, sonra da yenilmesi, bunun da, Batı uygarlığını kuran Noam Chomsky, Stephen Hawking, Richard Dawkins, Joe Biden, Bill Clinton, Obama gibi büyük düşünürler, bilim adamları, sanatçılar ve siyasetçiler tarafından gerçekleştirilmesi Batı uygarlığını bir çıkmaz sokağın eşiğine getirip kilitledi.

Abone Ol

O da şu: Batılıların insanlığa verebileceği bir şey yok: İnsana, hayata, hakikate dair dikkate değer söyleyebileceği bir şey yok.

Bunu iliklerine kadar hisseden belki de ilk kişi Nietzsche’ydi. Aynen şöyle diyor’du büyük çilekeş düşünür: Batı uygarlığı olarak “insanlığa söyleyebileceğimiz tek yeni şey, yeni bir şey söyleyemeyeceğimiz gerçeğidir.”

Neden böyle bir cümle kuruyordu büyük düşünür?

Nietzsche, gelen ontolojik yok oluş felâketini görüyordu çünkü.

Ontolojik yok oluş felâketi dediğim şey ne peki?

ONTOLOJİK YOK OLUŞ FELÂKETİ

Öncelikli olarak, sâbitelerin yitirilmesi, değişkenlerin sâbite katına yükseltilmesi. Bu, insanın hakikati, dolayısıyla kendini keşfetme konusunda sürgit bir Sisifos Efsanesi yaşamasına yol açıyor insanın. En iyi şekilde Camus’nün anlattığı ve üstelik de iliklerine kadar yaşayarak anlattığı üzere, kayayı en tepeye taşımaya çalışıyor modern yalnız insan ama her seferinde paldır küldür aşağıya yuvarlanıyor kaya.

Hakikat’in, iki cephesi var. İster ilâhî (=tenzîlî / “soyut” / örtük) hakikat olsun, ister beşerî (tekvînî / teşbîhî / “somut” / açık) hakikat olsun, fark etmez bu.

Hakikatin bir sâbit / görünmeyen yönü vardır. Bir de değişken / görünen yönü.

Tanrı fikrini yitiren toplumlar, hakikati bütün veçheleriyle, bütün cepheleriyle idrak etme imkânlarını da melekelerini de yitirirler.

Hakikatin dış cephesini, hakikatin kendisi olarak konumlandırırlar. Konum fikirleri olmadığı için. Konumlarını, yerlerini yitirdikleri için.

Nereye, nasıl konuşlandıklarını da bilemezler. Mevziniz, mevzunuzu belirler. Konuşlandığınız yer, konuşmanızın dilini, yerini ve yönünü tayin eder.

‘Değişken’e, dış cepheye konuşlanırsanız, hakikatin sadece görünen yüzünü, üstelik de size görünen yüzünü görebilirsiniz. Hakikatin iç yüzünü göremezsiniz.

Sâbitelere konuşlanırsanız, hakikatin iç cephesini her şeyiyle idrak edersiniz, yaşarsınız, solursunuz iliklerinize kadar. O yüzden ne konuşacağınızı da; neyi, nasıl konuşacağınızı da iyi bilirsiniz.

KANT’IN AVRUPA’YI KURAN, HAKİKATİ YOK EDEN BÜYÜK YANILGISI

Ontolojik yok oluş felâketinin ikinci boyutu, epistemolojinin yani “kuru bilgilenme çabası”nın bizi hayatı ve hakikati kavramaya götürebileceği yanılgısıdır.

Sonuç: İnsanın yüzeylere mahkûm olmasıdır. Zihninin de hayatının da yüzeyselleşmesidir.

Araçların amaç katına yükseltilmesi, iradesini araçlara (bilim, teknoloji vesaire gibi güç üreten araçlara) kaptıran modern yalnız insanın özgürlüğünü yitirme tehlikesinin eşiğine sürüklen-mesidir. Kant’ın gördüğü ama çözebileceği halde çözemediği sorunu bu, modern Avrupa’nın.

Avrupa kurulurken, Avrupa’yı yanlış temeller / değişkenler (numenleri atlayarak fenomenler) üzerinden kurmak bile olsa, dahası Avrupa’nın tarihe yanlış temeller üzerinden de olsa girişini sağlayacak yapı taşlarını alelacele de olsa döşemek varken, dâhî filozof Kant’ın, felsefenin derinliklerinde yüzmek yerine dünyanın yüzeylerine hükmetme güdüsüne yenik düştüğünü görüyoruz.

Niceliğin niteliği yutmasının önünü açtı Kant büyük yanılgısıyla.

HÂKİMİYET KURMA KAYGISI: BATI UYGARLIĞINI KURAN DİNAMİKLERİN YIKAN DİNAMİTLERE DÖNÜŞMESİ

Ontolojik yok oluş felâketinin üçüncü boyutu da, Batı uygarlığının olma kaygısı ile değil, sahip olma güdüsüyle hareket etmesi, hâkimiyet kurma kaygısını (Tanrı üzerinde, insan üzerinde, tabiat üzerinde, güçlülerin zayıflar üzerinde hâkimiyet kurması olarak tezâhür eden güçlü olanın haklı ve hâkim olduğu inancına dayanan “survival of the fittest” olarak tarif edilen sosyal darwinizm ilkesini ya da daha iyi bir ifadeyle, ilkesizliğini) hayata yön veren temel itici güç olarak belirlemesi.

Böylelikle manevî boyutu izafileşen, zamanla da devre dışı kalan, o yüzden de dindışı kutsallıklarda (cinsellikte, haz teknolojisinde, futbol, müzik gibi popüler kültür endüstrisinde ve ikonografisinde) patlama yaşanmasına yol açan maddî boyutun tek katmanı olması hayatın.

Hayatın ve hakikatin sadece madde derekesine indirgenmesi, yüzeyin her şeye hükmetmesi, onun için de estetiğe yani ayartıya başvurulması, baştan çıkarıcı bir hız, haz ve ayartı teknolojisi üretilerek insanların kitleler hatta kütleler hâlinde stadyumlara, müzik konserlerine adeta paketlenerek sürülmesi ve güdülmesi.

Modern yalnız insan, kendini merkeze alarak hayatı yüzeye, hız, haz ve ayartıya kilitledi, hakikati de sığlığa yem etti.

Dünya devâsâ bir çorak ülkeye dönüştü.

İnsan ruhunu yitirdi, hız, haz ve ayartının kölesi zavallı bir canlı cenaze olup çıkıverdi.

Hakikat, hakikatinden soyuldu, anlamsızlaştı ve buharlaştı.

İnsanlık büyük bir ontolojik yok oluş felâketinin eşiğine sürüklendi. Buradan sonrası yok.

Buradan sonrası cehennem.

Şunu söyleyeyim: Küresel ölçekte yaşanan bu gelişmeler, İslâm’ın önünü açtı ama Müslümanları yok İslâm’ın.

Henüz yok.

Ama yarın, bizim olacak: Biz varız sadece insanın acısını yüreğinde hisseden bütün soykırımlara direnen ve insanlığın yükünü omuzlarında taşıma yükümlülüğünü varoluş şartı bilen. “Önce ben, değil; önce sen,” diyen.

Vesselâm.

Yusuf Kaplan, Yeni Şafak

{ "vars": { "account": "UA-216063560-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }