Fikir

Mezhepleri ve hadisleri inkar etmenin sonu mürtetliktir

Salt İslâmî ilimleri tahsil etmek, kişiyi hakikate ulaştırmaya kâfi gelmiyor. İlim; selefe ve din büyüklerine gösterilen edep, haya ve haddini bilme şuuruyla yoğrulmadığında, kibrin karanlık dehlizlerine kapı aralıyor. İhsanı olmadıkları meselelere pervasızca dalarak büyük bir hadsizliğe düşen Dücane Cündioğlu, Talha Hakan Alp ve Mustafa Öztürk gibi isimlerin ibretlik durumu, edepten mahrum bir aklın ne denli tehlikeli olabileceğini gözler önüne seriyor.

Abone Ol

İslâmî müktesebatı kibrine kurban ederek inkâra sapan bu isimlerin sergilediği sapkınlığın arkasında, edep ve hayadan yoksun bir hadsizlik yatıyor. İmam-ı Azam, İmam Şâfiî, İmam Mâtürîdî, İmam Eş’arî gibi abideleri, Gazzali, Rabbani, Arabi gibi zatları ve asırlara sâri muhaddis ile müfessir ulemamızı bir celsede silip atma cüreti gösteren bu zihniyetin varacağı yer başından beri bellidir.

Haddini bilmeden, ulemanın mirasına fütursuzca saldıran Mustafa İslamoğlu, Mehmet Okuyan, İhsan Eliaçık ve Mustafa Öztürk çizgisinin, en nihayetinde geleceği yer Dücane Cündioğlu ve Talha Hakan Alp gibi mürtetliktir.

Kuru aklın putlaştırılması

Kelâma dalıp oradan felsefeye geçen, İslâm’ın hikmet, irfan ve ilham tarafını kaçıran insan, ayetleri kendi sığ idrakine göre yorumlamaya başlıyor. Anlamadığı yerde ise aynı Batılıların anlamadıklarını inkâr edip yok saymaları gibi, nassı bir kenara atıyor. Nefsânî hevaların ölçü hâline geldiği bu noktada ilim, hakikate götüren bir vasıta olmaktan çıkıp insanın kendi aklını putlaştırdığı bir gösteri alanına dönüşüyor.

Teoman Duralı’nın ifadesiyle:

Kur'an'ı herkesin okuması şart... Ama anlamak maksadıyla okuyamazsın. Anlamazsın. Yani nasıl ki herkes oturup kalp cerrahı olamazsa, Kur'an'ı anlamak da bir iştir. "Herkes anlar efendim... Türkçeye tercüme edildi çünkü" diyorlar. Kur'an Türkçe'ye tercüme edildi de ne oldu? Bu iş öyle tercümeler, mealler üzerinden olmaz. Meallerden hareketle Kur'an'ı anladığını söyleyen kimse halt etmiştir. Okursun mühendis olursun, cerrah olursun vb... Ama Kur'an'ı anlamak bir ihsandır... Allah'ın ihsanıdır. Herkes o tahsili görerek ona vakıf olamaz.

Osmanlı yıkılana kadar müfessirlik ve meal işi bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar büyük bir mesuliyet ve haşyetle yürütülürken, Cumhuriyet’le beraber adeta her sokağa bir mealci kampanyası başlatılmış gib mealcilik aldı başını yürüdü.

“Kur’ân’ı kendi aklımla tefsir ederim” cinayeti

Üstad Necip Fazıl bu meseleyi muhteşem biçimde izah ediyor:

“Bir insan, ‘Ben Kur’ân’ı kendi aklımla tefsir ederim!’ dese de neticede tefsiri noktası noktasına büyük tefsircininkine uygun çıksa, hareketi yine dinî cinayetlerin en büyüğü olur. Küfür... Kur’ân’ı öz aklı ve anlayışıyla tefsire kalkışmanın küfürde olduğu hadîs ile sabit...”

Salih Mirzabeyoğlu meseleyi biraz daha açık hale getiriyor:

Kur’ân’ın tefsiri belli başlı had ve derecelere kadar mümkündür. En büyük tefsirci, kendisine Kur’ân nazil olan Resûller Resûlü’dür. Ardından sahabilerin büyükleri, daha sonra büyük hâl, takva, ilim, ahlâk ve tahkik ehli gelir. İmam-ı Azam Ebu Hanife ve Kadı Beyzâvî Hazretleri, bu ölçünün iki büyük örneğidir.

Biri itikat ve amelde, diğeri hikmet ve inceliklerde muayyen merhalelere kadar ilerlemiş; ardından haşyetle durmuş ve gerisini Allah’ın namütenâhî esrarına bırakmıştır. Bu tavır, ulemanın acziyetinden kaynaklanmıyor. Hakikat karşısındaki edep, irfan ve haddini bilme şuurundan doğuyor.

Her fert, Kur’ân’ın zahirî mânâsındaki derinlik ve sonsuzluktan dilediği güzelliği devşirebilir. Fakat herkese mahsus, sabit, umumî ve teşhisî tefsir ortaya koymak; büyük ilim ve ahlâkla içtihat makamına erişmiş kahramanların kârıdır.

Hadis: Büyük ölçü

Salih Mirzabeyoğlu, hadis ve Sünnet etrafında kurulan büyük ölçü mimarisini şöyle anlatıyor:

“Hadis, O’nun her hareketi, her edası, her tavrı ve hususiyle bütün sözleri... Hattâ sükûtları.”

Allah Resûlü’nün geride bıraktığı aşk, vecd, cehd, hamle, ölçü, usûl, sistem ve titizlik öylesine büyüktür ki İslâm âlimleri, imkânlar âleminin semasında nispet ve kıyas hattı çekilmemiş hiçbir nokta bırakmamıştır. İnsaflı Batı âlimlerinin dahi hayranlık duyduğu bu ölçü mimarisi, Allah Resûlü’nün soluğundan doğmuştur.

Buharî Hazretleri’nin hadisleri toplarken gösterdiği muazzam ilim, ahlâk ve had düsturu bu işin hangi hassasiyetle yürütüldüğünü gösteriyor.

Meâl meselesi

Meâl meselesi tefsirden daha az tehlikeli görülmemelidir. Eskiden tefsir vardı; umumî din ilimleriyle meşgul ve irfan sahibi olanlar Kur’ân’ın zahirinden istifade edebiliyordu. Ayrıca meâl diye bir mesele bulunmamasının arkasında, Kur’ân karşısında duyulan büyük haşyet vardı.

İnsan iktidar ve itinasının son haddiyle, tam haşyet ve teslimiyet duygusu içinde hazırlanan meâl, tefsirden daha az tehlikeli olabilir. Haddini bilmeyen meâl ise tefsirden daha vahimdir.

Meâli de tefsir saymak, başıboş tefsire yanaşmamak, zahirî mânâya tam riayet etmek, haşyet ve teslimiyet içinde bulunmak gerekir. Yapılan işin ne olduğunu ve ne ifade ettiğini bilmek yegâne aziz ölçüdür.

Allah’ın ayetlerini ticaret metaı olarak kullananların son moda meâl ve tefsirlerinden her Müslüman, en vahşi çirkinlikten kaçarcasına uzak durmalıdır.

“Bu dinden ne istiyorsunuz?”

Gelinen noktada cevap bekleyen temel soru şudur:

"Bu dinden tam olarak neyi değiştirmek istiyorsunuz? Nasıl bir din tasavvur ediyorsunuz? Sünneti, icmâyı, kıyası ve asırların ilmî birikimini tasfiye ettikten sonra geriye ne kalacak?"

Ortaya çıkan tablo, dinin aslını muhafaza etmekten ziyade onu sürekli yeniden tanımlama ve dönüştürme arayışını yansıtıyor. Asırlar boyunca oluşan ilmî miras budanıyor, dinin temel kaynakları tartışmaya açılıyor ve İslâm, kişisel yorumlara göre yeniden şekillendirilmeye çalışılıyor.

Cumhuriyet’in reformcu din siyaseti

Kemalizmin Batı yanlısı devrimleriyle kurulan Cumhuriyet’in din düşmanlığı doğrudan sürdürülemeyince reformcu çevrelere alan açıldı. İslâm itikadını ifsad maksadıyla ilahiyatlar kuruldu. İmam Hatiplerdeki eğitimde de mezhepsiz-reformist çizgi hâkim hâle getirildi. Kemalist kadrolar, din eğitimini reformist çevrelere emanet etti. Diyanet Teşkilâtı’nda da benzer bir çizgi yürütüldü.

İlahiyat çevrelerinde mezhepsiz fikirler, laik Türkiye Cumhuriyeti tarafından palazlandırıldı. Daha sonra Amerika’nın “ılımlı İslâm” projesi olarak ortaya çıkan FETÖ, Diyanet ve ilahiyat çevrelerinin desteğiyle neşvünema buldu.

“Bu işin önü safsata, sonu zındıklıktır”

Müctehid mertebesinde bulunmayanların, müctehidlerin görüşleri arasından nefislerine uygun olanı tercih etmesi heva ve hevesin dine hâkim kılınmasıdır. Müctehid imamların sözlerinden ruhsata uygun olanı seçmenin dinde yeri yoktur.

İmam Ebu İshak el-İsferâyînî bu hususta şu hükmü verir:

“Bu işin önü safsata, sonu zındıklıktır.”

Said Ramazan el-Bûtî de mezhepsizliği, İslâm şeriatini tehdit eden en tehlikeli bid’at olarak tarif eder. Muhammed Zahid el-Kevserî’ ise "Mezhepsizlik dinsizliğe köprüdür” der.

İslâm’a karşı açıkça cephe alan bu sapık zihniyet, aslına bakılırsa Haçlı Seferleri'nden beri şekil değiştirerek sürüyor. Müslümanları dışarıdan yıkamayacağını anlayan Batı, içerideki İslâm anlayışını bozmak gayesiyle Oryantalizmi kurmuş ve zehrini içimize zerk etmiştir. Dün Batılıların bizzat icra ettiği bu yıkım projesinin hizmetkârlığını ise bugün kimisi aldıkları ücret karşılığında, kimisi de gönüllü kölelikle günümüzün sapık akımları yapmaktadır. Kendi dar akıllarına sığdıramadıklarını Allah’a, Peygamber’e ve dinimize yakıştıramayan bu zihniyet, İslâm’a sürekli bir inkâr malzemesi taşıyarak dini delik deşik etmeyi, onu soyulmuş, çıplak, kuru ve garip bir şeye dönüştürmeyi gaye ediniyor. Ancak kirli zihinlerinde kurguladıkları bu bozuk anlayışı 'gerçek din'miş gibi pazarlamaya kalkanların karşısında, asırlardır olduğu gibi bugün de Ehl-i Sünnet durmaktadır. Ve bunu da her yönüyle Büyük Doğu-İbda fikriyatı ayakta tutmaktadır.

Baran Dergisi

{ "vars": { "account": "UA-216063560-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }