ABD’de gerçekleştirilen ara seçimlerde Demokrat Parti’nin Kongre’nin her iki kanadında da çoğunluğu elde ederek Cumhuriyetçilerin hâkimiyetine son vermesi, Batı medyasında bir "demokrasi ve özgürlük zaferi" ambalajıyla sunuldu. Donald Trump yönetiminin hareket alanını daraltan bu siyasi değişim, özgürlük, eşitlik ve insan hakları gibi yaldızlı kavramların arkasına saklanan Demokrat Parti’nin hakikatte neyi temsil ettiği sorusunu bir kez daha gündeme getiriyor.
1820’li yıllarda şekillenen ve Franklin Roosevelt, John F. Kennedy, Bill Clinton, Barack Obama ile Joe Biden gibi isimlerle Amerikan emperyalizmini sevk ve idare eden Demokrat Parti, özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren küresel liberalizmin başat taşıyıcısı hâline geldi. Fakat bu yapının siyasi karakterini kavrayabilmek için yalnızca kürsülerden saçılan makyajlı söylemlere değil, küresel sermaye düzeniyle kurduğu sarsılmaz bağlara, toplumsal yapıyı zehirleyen ihdaslarına ve işgalci politikalarına bakmak gerekiyor.
Demokratların iktisadi çizgisi, bilhassa Bill Clinton döneminden itibaren serbest ticaret kılıfı altında ulusal ekonomileri ilga etme ve uluslararası şirketlerin önünü açma üzerine inşa edilmiştir. 1994’te yürürlüğe giren NAFTA anlaşması ve Çin’in küresel ticaret sistemine eklemlenmesine verilen destek, sermayenin vatanı olmadığını ve ulusal yapıları tasfiye etmeyi amaçladığını gösteren somut adımlardır. Küresel sermayenin serbest dolaşımı adına ulusal üretimi çökerten bu politikalar, zengin ile fakir arasındaki uçurumu derinleştirirken, dünya ölçeğinde bir finans oligarşisinin tahakkümünü pekiştirmiştir.
Bu çizgi, finans dünyasının ve teknoloji oligarklarının Demokrat Parti’ye neden oluk oluk para akıttığını da açıkça izah etmektedir. OpenSecrets verilerine göre, 2024 seçim döneminde Michael Bloomberg’in yaklaşık 64 milyon dolar, Facebook kurucularından Dustin Moskovitz’in ise yaklaşık 51 milyon dolarlık mali katkıyla Demokrat safları fonlaması tesadüf değildir. Wall Street ve Silikon Vadisi’nin büyük sermayedarları, kendi sömürü çarklarının devamlılığını sağlayan bu küreselci yapıyı sistemin garantörü olarak görmekte, Bernie Sanders gibi isimlerin sunduğu yapay "sol" eleştiriler ise yalnızca sistemin gazını almaya yarayan birer tiyatro dekoru olmaktan öteye geçmiyor. Finans capital ile liberal siyasal aklın bu denli iç içe geçmesi, Demokrat Parti’nin aslında devasa bir sermaye konsorsiyumunun siyasi kollarından biri olduğunu göstermektedir.
Aile Kurumuna Açılan Savaş ve Fıtrata Müdahale
Demokrat Parti’nin ve temsil ettiği zihniyetin diğer yüzü, insan fıtratına ve cemiyetin temel taşı olan aile kurumuna açtığı savaşta beliriyor. Bireysel özerklik ve insan hakları maskesi altında pazarlanan politikalar, özünde aileyi dağıtmayı, cinsiyetsiz bir toplum imal etmeyi ve insanı ilahi yaratılış hakikatinden koparmayı hedefliyor. Parti, 2024 tarihli resmî programında da açıkça görüleceği üzere, kürtaj cinayetinin yasallaştırılmasını, sapkın LGBT propagandasının devlet eliyle güvenceye alınmasını ve cinsiyetsizleştirme politikalarını resmî devlet çizgisi hâline getirmeyi taahhüt ediyor.
Bireysel özgürlük adı altında yürütülen bu sapkın dayatmalar, geleneksel aile yapısını, dinî-ahlakî değerleri ve mukaddesatı kökten tasfiye etmeyi amaçlayan kuşatıcı bir ideolojik taarruzdur. Hollywood, popüler kültür, dijital platformlar ve akredite akademiler vasıtasıyla normatif hâle getirilmeye çalışılan bu dejenerasyon hamlesi, küresel sermayenin ihtiyaç duyduğu inançsız, köksüz, ailesiz, cinsiyetsiz ve her türlü istismara açık tek tip köle insan modelini imal etme projesidir. İnsan hayatını ana rahminde sona erdirme cüretini gösteren kürtaj savunuculuğu ile fıtratı bozan cinsiyetsizleştirme dayatmaları aynı madalyonun iki yüzüdür.
İnsan Hakları Maskesi ve İşgaller
Demokrat Parti’nin dillere pelesenk ettiği insan hakları ve demokrasi retoriği, iktidar koltuğuna oturdukları andan itibaren kanlı birer işgal aygıtına dönüşüyor. Dünya kamuoyuna "barışçıl ve müzakereci" olarak sunulan Demokrat başkanların dönemi, taranan coğrafyalar ve katledilen siviller açısından Cumhuriyetçileri aratmayacak boyutlardadır. 1999’da Bill Clinton yönetiminde Yugoslavya’nın vahşice bombalanması, Balkanlar’ı küresel emperyalizmin kontrolüne sokma hamlesinin bir parçasıydı.
Barack Obama dönemine gelindiğinde ise bu müdahalecilik boyut değiştirmiş, "Arap Baharı" illüzyonu altında Orta Doğu ve Kuzey Afrika kan gölüne çevrilmiştir. 2011’de Libya’ya yönelik gerçekleştirilen NATO müdahalesi ülkeyi parçalamış ve kaosun kucağına itmiştir. Obama döneminde Afganistan’daki işgal tırmandırılırken, Pakistan, Yemen ve Somali’de yürütülen insansız hava aracı (İHA) operasyonlarıyla binlerce sivil katledilmiştir. Cumhuriyetçilerin kaba kuvvet ve tek taraflı müdahaleciliğine karşın Demokratlar; NATO, uluslararası kurumlar ve diplomasi kılıfı altında Amerikan hegemonyasını sürdürmeyi esas alırlar. Yapılan tek şey, emperyalist işgalleri ve yağmayı "demokrasi ve insan hakları" masalıyla meşrulaştırmaktan ibarettir.
Gazze Vahşeti ve Yahudi'ye Şartsız İtaat
Demokratların maskesini tamamen düşüren ve süslü söylemlerini yerle bir eden asıl sınav ise Filistin topraklarında yaşanıyor. Joe Biden yönetimi, Gazze’de soykırıma uğrayan insanların ve katledilen on binlerce çocuğun feryadına kulağını tıkamış, Siyonist işgal rejimine kayıtsız şartsız askerî, mali ve diplomatik kalkan olmuştur. Gazze’ye yağdırılan bombaların, katliamlarda kullanılan mühimmatın çok büyük bir kısmı bizzat Demokrat yönetimin onayı ve sevkiyatıyla Tel Aviv’e ulaştırılmıştır.
ABD’nin 20 Şubat 2024’te BM Güvenlik Konseyi’nde Gazze’de derhâl ateşkes talep eden karar tasarısını veto etmesi, Demokrat Parti’nin Yahudi sermayenin ve lobilerin doğrudan emrinde olduğunu bir kez daha tescillemiştir. Parti içerisindeki birtakım isimlerin göstermelik itirazları, Amerikan devlet aklının ve Demokrat Parti yönetiminin Siyonizmle olan organik bağını perdelemeye yetmemektedir. Söylemde insan haklarını kimseye bırakmayan bu zihniyet, Siyonizmin çıkarları söz konusu olduğunda en barbar soykırımların doğrudan hamisi hâline gelmektedir.
Netice: Aynı Madalyonun İki Yüzü
Netice itibarıyla ABD siyasetinde Demokratlar ve Cumhuriyetçiler arasındaki kavga, esasen sistem içi bir üslup ve metot çatışmasından ibarettir. Her iki parti de Amerikan küresel hegemonyasını, kapitalist sömürü çarkını ve Siyonist nizamı korumada tam bir mutabakat içerisindedir. Cumhuriyetçiler muhafazakâr ve ulusalcı bir dille kaba gücü öne çıkarırken, Demokratlar küreselleşmenin, toplumsal ve ahlakî dejenerasyonun, cinsiyetsizleştirme dayatmalarının ve uluslararası kurumlar kılıfıyla yürütülen Amerikan emperyalizminin temsilcisidir.
Demokratların seçim kazanması veya Kongre'de çoğunluğu elde etmesi, Washington'ın sömürgeci ve müdahaleci karakterini değiştirdiği anlamına gelmiyor. Sundukları özgürlük vaatleri, küresel sermayenin, sapkın lobilerin ve Siyonist odakların çıkarları söz konusu olduğunda buharlaşan kurgusal bir aldatmacadan ibarettir. Dolayısıyla kitlelere "özgürlük ve eşitlik" vaadiyle sunulan Demokrat Parti, fıtrata savaş açan ideolojilerin, finans capital'in ve küresel sömürü düzeninin en tehlikeli siyasî enstrümanıdır.
Baran Dergisi




