17 Ocak 2026 Cumartesi günü Büyük Doğu Akıncıları Ankara İl Başkanlığı kürsüsünde, eğitimci-yazar Bahaddin Yeşiloğlu, "Platon’dan İbn Arabî’ye Yaratılış Bahsi" serlevhalı konuşma yaptı..
Bütün küfür, İslam’dan çalmadır
Konuşmanın en sarsıcı tespitlerinden biri, felsefeye bakış açısındaki bir husustu. Yeşiloğlu, Batı tefekkürü, kendi başına var olan bir cevher değil, Hz. Adem’den beri süregelen Peygamberlik nurunun tahrif edilmiş gölgelerinden ibaret olduğunu söyledi.
"Bütün küfür kendi kendiyle kaim değildir; küfür, bizim Peygamberimize (sav) nispetle ayaktadır," hikmetine işaret eden Yeşiloğlu, Hz. Muhammed Aleyhisselam'ın zamanı ve mekanı kuşatan "Külli" vasfına vurgu yaptı.
Hamidullah gibi isimlerin "İslam’ın Peygamberi" tabirini, O'nu (sav) kendi zamanına hapsettiği gerekçesiyle tenkit eden Yeşiloğlu, bütün Peygamberlerin İslam üzere olduğunu ve felsefecilerin "cazibeli" gelen her doğrusunun aslında bu kadim mirastan yapılmış bir "hırsızlık" veya "tahrif" olduğunu belirtti.
Sokrat ve İnsana Dönüş
Yeşiloğlu, Batı düşüncesinin sacayağını (Sokrat-Platon-Aristo) anlatırken, Sokrat’ın doğa felsefesinden (atom, su, ateş tartışmalarından) kopup hakikati "insanda ve insan ötesinde" aramaya başlamasını bir dönüm noktası olarak tanımladı.
Sokrat’ın kendisini bir "at sineği" (bünelek) gibi görüp toplumu sorularıyla rahatsız etmesini, "Kendini bil!" düsturunu merkeze almasını anlatan Yeşiloğlu, bu tavrı Tasavvuf’taki "Nefsini bilen, Rabbini bilir" hakikatiyle ilişkilendirdi. Ancak bu benzerliğin bir "etkilenme" değil, hakikatin her dönemde insan ruhuna sızan bir tecellisi olduğunu hatırlattı.
Ruh İkizliği: Sokrat-Platon ve Üstad-Kumandan
Yeşiloğlu, Necip Fazıl’ın "Sokrat’ı biz Platon’dan öğreniyoruz" sözünü hatırlatarak, bu ilişkinin Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu ile Üstad Necip Fazıl arasındaki o muazzam "bağlı tefekkür" disiplinine nasıl ışık tuttuğunu anlattı. Kumandan'ın "Sokrat’la Platon gibiyiz" ifadesindeki o "konuşan ve konuşturan" dengesinin, İBDA külliyatındaki edebi imkanın (Hukuk Edebiyatı, Şiir ve Sanat Hikemiyatı) Platonik diyalog tarzıyla olan estetik akrabalığına dikkat çekti.
Bahaddin Yeşiloğlu, sözü felsefenin en yüksek burçlarından biri olan Platon’un "İdealar Kuramı"na getirdiğinde, "hakikat hırsızlığının" anatomisini çıkardı.
İki Dünya arasında insan: Dualite mi, tevhid mi?
Yeşiloğlu, Platon’un varlık anlayışını şu temel üzerine oturttu: Bizim gördüğümüz bu alem (nesneler dünyası) geçicidir, kaotiktir ve parçalanabilir. Asıl olan ise bölünmez, değişmez ve ezeli olan "İdealar Dünyası"dır. Yeşiloğlu, bu noktada hemen İslam tasavvufunun o muazzam alemler tasnifini devreye soktu. Platon’un "İdea" dediği şeyin, bizim irfanımızdaki karşılıklarını şöyle kolonlaştırdı:
-
Mülk Alemi (Halk Alemi): Şehadet alemidir, görünen, hissedilen, fizik ve kimyanın (müspet ilimlerin) laboratuvar masasına yatırdığı alemdir. Değişkendir, izafidir.
-
Emir Alemi (Melekut/Ruh Alemi): Zaman ve mekandan münezzeh, eşyanın hakikatinin bulunduğu, bölünmez ve değişmez asıl alemdir.
-
Zat Alemi: Mutlak hakikatin, her türlü tasavvurun ötesindeki makamı.
Yeşiloğlu, Platon’un bu alemleri birbirinden ayırdığını (dualite), ancak İslam’ın bunları bir "bütünlük" içinde (Tevhid) cem ettiğini belirtti. Müspet ilimlerin (fizik, biyoloji) neden sürekli yanıldığını ve teori değiştirdiğini mülk aleminin "kaotik ve değişken" yapısına bağlayan Yeşiloğlu, akıl ile ulaşılabilecek olanın ancak "idealar" yani "emir aleminin gölgeleri" olduğunu ifade etti.
Mağara temsili: Hakikatin çileli yolculuğu
Yeşiloğlu, Platon’un meşhur "Mağara Benzetmesi"ne değinirken, bu imgenin aslında insanın dünya hayatındaki trajedisini resmettiğini söyledi. Arkası ateşe dönük, duvardaki gölgeleri gerçek sanan zincirli insanların durumunu; Karagöz-Hacivat perde oyununa ve "ayna" metaforuna benzetti:
"Mağaradan kurtulan adam, dışarıdaki güneşi görünce gözü kamaşır, acı çeker. Hakikat sancılıdır, çilelidir," diyen Yeşiloğlu, bu acıyı tasavvuftaki "nefs tezkiyesi" ve "hakikate erme" sancısıyla bağdaştırdı.
İnsanların çoğunun (mağaradakilerin) gölgelere aşık olduğunu, hakikati getiren "nuru" gördüklerinde ise rahatsız olup o kişiyi öldürmeye çalıştıklarını (Sokrat örneği) belirtti. Bizim inancımızdaki "Ahiret-Dünya" nispetini de bu çerçeveye oturtan Yeşiloğlu, dünyanın ahirete göre bir "rüya" veya "gölge" mesabesinde olduğunu vurguladı.
Hatırlama (Anamnesis) ve "Kalu Bela" sırrı
Platon’un "Biz bilgiyi öğrenmiyoruz, sadece hatırlıyoruz" tezi, Yeşiloğlu’nun anlatımında İslami bir fıtrat zeminine oturdu. Yeşiloğlu, bu "hatırlama" hadisesinin bizim Bezm-i Elem'de (Ruhlar aleminde) Allah’a verdiğimiz sözün ve orada müşahede ettiğimiz hakikatlerin, dünya gailesiyle unutulması olduğunu söyledi.
Namaz, zikir ve ibadetlerin aslında birer "hatırlama seansı" olduğunu; sorgulama (Sokratik yöntem) ile insanın içindeki o "kuvve"yi "fiil" haline getirmeyi amaçladığını belirtti. Platon’un "bilgili insan doğurtma" (maieutik) metodunu, mürşidin müridindeki cevheri ortaya çıkarmasına benzeten Yeşiloğlu, ancak Platon’da "akıl" ile sınırlı kalan bu yolun, İslam’da "kalp ve ruh" ile sonsuzluğa açıldığının altını çizdi.
"Demiurgos"
Yeşiloğlu, Platon’un evrenin mimarı olarak tanımladığı "Demiurgos" (Zanaatkar) kavramına da değindi. Bazı yorumcuların bunu "Tanrı" olarak gördüğünü ama İslam’daki "Vebari" ve "Halık" olan, yoktan var eden Allah inancıyla bunun asla kıyaslanamayacağını, Platon’un zihnindeki "yaratıcı"nın mevcut maddeye şekil veren bir usta düzeyinde kaldığını, oysa İslam’ın "Kün" emriyle her şeyi hiçlikten var ettiğini vurguladı.
Bahaddin Yeşiloğlu, Platon’un meşhur "Devlet" kitabını ele alırken, bu eserin sadece felsefi bir metin değil, toplumu baştan aşağı dizayn eden sert bir "mühendislik" projesi olduğunu vurguladı.
"Filozof Kral" mı, "Çilekeş Aydın" mı?
Platon’a göre devletin başında filozoflar olmalıdır; çünkü "filozofların aydınlatmadığı toplumu şarlatanlar aydınlatır." Yeşiloğlu, bu görüşün parça hakikat olduğunu belirterek Büyük Doğu-İBDA’nın "Başyücelik Devleti" ile kıyasladı.
-
Platon'da: Sadece akıl seviyesi ve aristokratik bilgi esastır.
-
Başyücelik'te: Yönetici kadro "Allah ve Resulü'ne teslim olmuş, çilekeş ve eser sahibi" kişilerden oluşur. Yani sadece akıl yetmez, ahlak ve bağlılık (sadakat) esastır.
Platon’un "soy ıslahı" için vahşi fikirleri
Yeşiloğlu, Platon’un devlet modelindeki en karanlık noktalardan birine parmak bastı: Öjenik (Soy ıslahı). Platon, iyi bir atla kötü bir atı çiftleştirmediğimiz gibi, akıllı/becerikli insanlarla cahil/beceriksiz insanların evlenmemesi gerektiğini savunur.
-
Platon'un Korkunç Çözümü: Devletin işine yaramayan, "geri zekalı" veya sakat doğan çocukların yaşama hakkı yoktur; bunlar öldürülmelidir. Yeşiloğlu bunu net bir şekilde "terör devleti" ve fıtrata aykırı bir sistem olarak tanımladı.
Ailenin yok edilmesi ve devletin velayeti
Platon, akrabalık bağlarının devlete olan bağlılığı bozacağını söyler. Bu yüzden:
-
Anne babalar çocuklarını tanımamalıdır.
-
Çocukları devlet alıp yetiştirmelidir ki, çocuk herkesi babası/amcası sansın, herkes de çocuğu kendi evladı gibi sevsin.
Bu bakış açısı insanın ruhunu ve "sırrını" ıskalar. İslam’da çocuk "anne-babanın sırrıdır". Annenin göğsünden sadece gıda değil, "merhamet" akar. Yeşiloğlu, Bolu’daki çocuk yuvaları ve huzurevlerinin birleştirilmesi deneyinin başarısızlığını örnek vererek, mekanik sistemlerin ahlak ve merhamet üretemeyeceğini belirtti.
İslam'da "takva" ölçüsü
Yeşiloğlu, Platon’un "bilgili olan bilgili olanla evlensin" elitizmine karşı İslam’ın "Dindar olanı seçiniz" ölçüsünü koydu:
-
İslam'da bir "ümmî" (okuma yazması olmayan), takvasıyla en yüksek rütbeye çıkabilir.
-
Hz. Ömer’in (ra) sütçü kadının dürüst kızını oğluyla evlendirmesi örneğini hatırlatan Yeşiloğlu, İslam’ın "asalet" anlayışının diploma veya kütüphanecilikte değil, Allah korkusu ve ahlakta olduğunu vurguladı.
Şeyhü'l Ekber'in "Kün" sırrı
Sohbetin zirve noktalarından biri, "Kün" emrinin ontolojik analiziydi. Yeşiloğlu, İmam-ı Rabbani ve İbn Arabî arasındaki o büyük dengeyi, Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun nasıl birleştirdiğini anlattı.
- "Kün" (Ol) Emrinin Harf Sırları: * Kaf (ك) Bu harfte bir grup "Kemaleti" gördü ve mümin oldu; bir grup ise "Küfrü" gördü ve saptı.
- Nun (ن): Bir grup "Marifet Nurunu" gördü; diğer grup ise "Nekre"yi (bilmezliği) tercih etti.
-
Varlığın Devamlılığı: Allah "bir kere kün dedi bitti" değil. Her an varlık yokluğa düşer ve yeniden yaratılır. Bizim zaman algımızdaki kesintisizlik, Allah’ın her an kün emrini yenilemesinden kaynaklanan muazzam bir hızın sonucudur.
Mülkün insan bedenindeki tezahürü
İbn Arabî’ye göre insan, "Zübde-i Alem" yani kainatın özetidir. Yeşiloğlu, Şeyhü’l Ekber’in şu sarsıcı benzetmelerini tek tek açtı:
-
Dağlar ve Kemikler: Kainatı ayakta tutan dağlar neyse, insan bedenini ayakta tutan kemikler odur. Dağlar yeryüzünün "kazıkları" (evtâd), kemikler de bedenin iskeletidir.
-
Denizler, Akarsular ve Kan: Yeryüzünde akan nehirler ve duran denizler, bedendeki damar sistemi ve kan dolaşımıyla ayniyet arz eder.
-
Acı, Tatlı ve Tuzlu Su Sırrı: * Kulak Suyu (Acı): Kulağın içindeki acı su, beyne girmeye çalışan böcek ve mikropları öldüren bir kalkandır.
-
Tükürük (Tatlı): Yediğimizden lezzet almamızı sağlayan ilahi bir ikramdır.
-
Gözyaşı (Tuzlu): Gözü temizleyen ve koruyan bir tuz oranına sahiptir.
-
-
Bitkiler ve Kıllar: Toprağın verimli yerlerinde biten nebatat ile bedenin "münbit" yerlerinde çıkan kıllar arasında doğrudan bir yaratılış bağı vardır. Kıl bitmeyen yerler "çorak arazi" hükmündedir.
Gökyüzü ve ruhun mimarisi (Melekut alemi)
Yeşiloğlu, İbn Arabî’nin insanın batınını (iç dünyasını) sema tabakalarıyla nasıl eşleştirdiğini de anlattı:
-
Güneş ve Ruh: Ruh, bedenin güneşidir; hayat verir ve aydınlatır.
-
Ay ve Akıl: Akıl ay gibidir. Duruma göre büyür (tekâmül eder), duruma göre küçülür. Yeşiloğlu, çocuk aklının "hilal"e benzetildiğini, olgunlaştıkça "dolunay" olduğunu vurguladı.
-
Yıldızlar ve Beş Duyu: Semadaki parlak yıldızlar; görme, işitme, tatma, koklama ve dokunma duyularımızın melekut alemindeki karşılıklarıdır.
Hakikat-i Muhammediyye üzerine hilkat
Bahaddin Yeşiloğlu, İbn Arabî’nin en büyük tespitlerinden birini açıkladı: Hz. Adem’in sureti, Hz. Muhammed’in (sav) ismi üzerine yaratılmıştır.
-
MİM (Baş): İnsanın başı yuvarlaklığıyla "Mim" harfidir.
-
HA (Gövde/Kollar): Kolların yanlara açılışı "Ha" harfinin formundadır.
-
MİM (Gövde/Karın): Gövdenin orta kısmı ikinci "Mim"dir.
-
DAL (Bacaklar): Ayakların duruşu "Dal" harfini tamamlar. Böylece insan bedeni, baştan aşağı "MUHAMMED" isminin bir tecellisi olarak yaratılmıştır.
Beş Parmak ve Ehli Sünnet’in "Beşli" Sırrı
Yeşiloğlu, İbn Arabî’nin rakamlar ve organlar üzerinden kurduğu "manalandırma" yöntemini el parmaklarıyla nihayete erdirdi:
-
Sağ El: İslam'ın 5 şartı (Kelime-i Şehadet, Namaz, Zekat, Oruç, Hac).
-
Sol El: 5 Vakit Namaz'ın farziyeti.
-
Parmakların Dağılımı: Başparmak Efendimiz (sav), işaret parmağı Hz. Ebubekir, orta parmak Hz. Ömer, yüzük parmağı Hz. Osman ve serçe parmak Hz. Ali. Yeşiloğlu, bu beş parmağın ancak bir araya gelince bir "yumruk" (güç) oluşturabileceğini, herhangi birini dışlamanın yumruğu sakat bırakacağını söyleyerek, İbn Arabî'nin bu "organik" teşbihiyle Ehli Sünnet birliğini nasıl tahkim ettiğini anlattı.
Bahaddin Yeşiloğlu, sohbeti iki ismin (Platon ve İbn Arabî) bugün bizim için ne ifade ettiğini, Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun o muazzam terkibiyle mühürledi.
Tasavvufun derinliği
Yeşiloğlu, İbn Arabî’nin "Vahdet-i Vücud" (Her şey O’dur) anlayışının, tarih boyunca yanlış anlaşılarak "panteizm" gibi sapkınlıklara çekilmek istendiğini hatırlattı. İşte tam bu noktada, İkinci Bin Yılın Yenileyicisi İmam-ı Rabbani Hazretleri’nin "Vahdet-i Şuhud" (Her şey O’ndandır) ölçüsüyle meseleyi nasıl tashih ettiğini anlattı: "Ne ki O zannedersin, O ona perdedir!"
Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu İbn Arabî’nin varlık okyanusu ile İmam-ı Rabbani’nin şeriat ölçüsünü B7 (Ölüm Odası) ve İBDA külliyatında öyle bir terkip etmiştir ki; bu sentez hem kalbi bir keşfi hem de akli bir disiplini içinde barındırır. Mirzabeyoğlu, kelamı yeniden yenilemiş, tasavvufun derinliğini modern çağın "bağlı tefekkür" silahı haline getirmiştir.
"Bağlı Tefekkür" ve Nihai Kurtuluş
Platon’un "akıl" ile çıkmaya çalıştığı o mağaradan, İslam’ın "kelam" ve "vahiy" nuruyla nasıl bir otoban gibi geçilebileceğini özetleyen Yeşiloğlu, meselenin son noktalarını şu cümlelerle verdi:
-
Felsefe Yetersizdir: Platon parça hakikatleri yakalamıştır ancak "bağsız" olduğu için sistemini fıtrata aykırı bir devlet modeline (mekanik teröre) kurban etmiştir.
-
Tasavvuf Ölçüdür: İbn Arabî kainatı ve insanı bir "metin" gibi okumuş, mülk alemindeki her şeyi melekutun bir yansıması olarak görmüştür.
-
Devlet Şarttır: Devletsiz bir nihai ahlak oluşturamazsınız!" Platon bu ihtiyacı hissettiği için "Devlet"i yazdı; biz ise bu ihtiyacı Büyük Doğu-İBDA’nın "Başyücelik" modelinde, Allah ve Resulü’ne teslim olmuş kadroların eliyle gerçekleştirmek zorundayız.
Yeşiloğlu, insanın "konuşan varlık" olmasının tesadüf olmadığını, "Kün" emrinin bir yansıması olduğunu hatırlattı. Platon’un mücerret hayallerine karşın, beş vakit namazı "Allah ile bir kelam ve miraç" olarak tanımladı.




