Fikir

Ruhun deepfakeleşmesi

Sabah yazarı Mevlüt Tezel’in işaret ettiği deepfake tehlikesi, yalnızca görüntü ve ses sahteciliğiyle sınırlı değil. Yapay zeka destekli sahte içerikler dolandırıcılık ve şantajı büyütürken, daha büyük bir krizi ortaya koyuyor: Hakikatin itibarı aşınıyor, insan sahte olana daha yatkın hale geliyor ve ruhî bir sahteleşme toplumsal ölçekte yayılıyor.

Abone Ol

Sabah’ta yayımlanan yazısında Mevlüt Tezel, deepfake videoların ilk çıktığı dönemde “yakalamanın” nispeten kolay olduğunu, fakat bugün görüntü ve ses üretiminin insan gözünü yanıltacak düzeye geldiğini anlatıyor. Yazının omurgası, teknik bir uyarıdan ibaret değil; sahteciliğin kitleleri sürükleyen bir endüstriye dönüşmesi ve bunun toplumdaki güven duygusunu kemirmesi üzerine kurulu. Tezel’in örnekleri de bu dönüşümü somutlaştırıyor: Ünlü isimlerin ses ve görüntülerinin taklit edilmesiyle kurgulanan yatırım reklamları, otorite figürlerinin görüntüsüyle kurulan “güven tuzağı”, bir telefon aramasında bile ses klonuyla insanın kendisine “kendi sesiyle” hitap edilebilmesi.

Bu tabloyu “siber güvenlik” başlığına sıkıştırmak, meseleye dar bir pencereden bakmak olur. Çünkü deepfake, gerçeğin taklidini üretmekle kalmıyor; toplumsal psikolojiyi hedef alıyor. Korku, panik, aciliyet, otorite baskısı ve umut vaadi devreye girdiğinde, insan aklı teyit mekanizmasını askıya almaya daha yatkın hâle geliyor. Tam da burada Tezel’in yazısı, teknik ipuçlarından çok insanın duygusal reflekslerine odaklanan bir çizgiye yaslanıyor: Sahte içerik, çoğu zaman “kanıt sunarak” değil “duygu üreterek” ikna ediyor.

Tezel’in metninde yer verdiği Türkiye örnekleri, deepfake’in dolandırıcılıkta nasıl kullanıldığını gösteriyor. Ünlü veya otorite figürlerinin yüzü ve sesiyle hazırlanmış videolar, sosyal medyada “yatırım fırsatı” diliyle dolaşıma sokuluyor; hedef kitle kısa sürede ikna edilerek link tıklamaya, form doldurmaya, para göndermeye yönlendiriliyor. Burada hedeflenen şey, kişinin teknik aklını yenmek değil; onun güven duygusunu ve aceleci karar verme eğilimini işletmek. Görüntü gerçek gibi akınca, muhakeme geri çekiliyor. Bu sebebiyle dolandırıcılık, klasik “telefonla arayıp kandırma” kalıbından çıkarak “görüntüyle mühürleme” safhasına ilerliyor.

Düzce merkezli yürütülen bir operasyonda, yapay zekâ ile ünlü isimlerin ses ve görüntülerini işleyip sahte yatırım reklamları hazırlayan bir yapının tespit edilmesi, bu işin münferit bir vaka olmadığını da gösteriyor. Hesap hareketlerinden, transfer ağlarından ve platform reklam trafiğinden beslenen daha örgütlü bir zeminden söz ediyoruz. Yani deepfake, tek başına bir video üretimi değil; pazarlama dili, psikolojik ikna ve para transferi altyapısıyla birleşen bütünlüklü bir “dolandırıcılık zinciri” hâline geliyor.

Ruhun deepfakeleşmesi

İşin önemli kısmı ise burada başlıyor. Deepfake meselesi, yalnızca görüntü ve ses sahteciliği olarak ele alındığında eksik kalıyor. Çünkü bu teknoloji, kendisine uygun bir insan tipini de üretiyor. Sahteye hızla ikna olan, doğrulamayı yük gören, duygularıyla hareket eden ve hakikati değil işine geleni benimseyen bir insan profili. Bu noktada sahteleşen yalnızca ekranlardaki yüzler değil; insanın kendisi de yavaş yavaş sahteleşiyor.

Yalanın cazibesi, modern hayatın hız ve haz merkezli yapısıyla birleştiğinde gerçeğin önüne geçiyor. Doğru; sabır ister, emek ister, sorumluluk yükler. Yalan ise kolaydır, hızlıdır, sonuç vaat eder. Deepfake içerikler tam da bu eğilime yaslanıyor. İnsan, görmek istediğini gördüğü, duymak istediğini duyduğu için ikna oluyor. Böylece sahte içerik, teknik becerisiyle değil, insanın zaafıyla güç kazanıyor. Hakikat itibardan düştükçe, sahte olan “makul” hale geliyor.

Bu durum insanî hasletleri doğrudan aşındırıyor. Güven zayıflıyor, sözün kıymeti düşüyor, iyi niyet temkinle veriliyor. İnsan, karşısındakinin gerçekten kim olduğundan emin olamadıkça, ilişkiler yüzeyselleşiyor. Merhamet yerini şüpheye, samimiyet yerini role bırakıyor. Herkes bir vitrin kuruyor; görünürlük, şahsiyetin önüne geçiyor. Vitrin büyüdükçe sahihlik daralıyor. Bu da insanı, kendi iç dünyasında bile tutarsız ve parçalı bir hale sürüklüyor.

Deepfake’in dolandırıcılık ve şantaj boyutu bu zeminde büyüyor. Sahte yatırım reklamları, sahte sesli aramalar, sahte görüntülerle kurulan güven tuzakları; hepsi, zaten zedelenmiş bir güven ikliminde daha hızlı sonuç alıyor. Kadınlar ve çocuklara yönelik dijital istismar vakaları ise bu sahteleşmenin en yıkıcı yüzünü oluşturuyor. Burada mesele, bir videonun sahte olmasıyla bitmiyor; sahte görüntünün gerçek hayatta açtığı yara başlıyor. İtibar suikastları, psikolojik yıkımlar ve sosyal baskı, teknolojik sahteciliğin insanî bedelini ortaya koyuyor.

Dijitalleşen çağla birlikte insan, hızla insanî hasletlerini yitirirken, teknolojinin açtığı bu kapanmaz yara sebebiyle kendi insanlığını unutmaya doğru sürükleniyor. Sahte görüntüler, sahte ilişkiler ve sahte kimlikler arasında bireysel olarak kaybolduğumuz gibi, topluca da yön duygumuzu kaybediyoruz. Bu yüzden mesele yalnızca dijital mecralarda aldatılmaktan ibaret değil; çok daha vahimi, insanın sahteleşmeye evrilmesi, ruhunun sahte bir forma bürünmesidir. Dijitalleşmenin bu yıkıcı etkileri karşısında her alanda önlem almak artık bir zorunluluktur. Sosyologlardan hukukçulara, pedagoglardan eğitimcilere kadar geniş bir çerçevede dijital mecraları denetleyen, yönlendiren ve sınır çizen ortak kurullar oluşturulmalı; fert ve toplum düzeyinde insanî değerleri koruyacak bir düzen tesis edilmelidir.

Baran Dergisi

{ "vars": { "account": "UA-216063560-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }