Marmaray’da 10 gün içinde peş peşe yaşanan intihar vakaları neyin habercisi? Gençliği manevî bakımdan boşaltan, suçu ve sapkınlığı medya eliyle sıradanlaştıran, ruhî çöküşü ise ilaçla bastırmaya çalışan büyük bir toplumsal kriz var. Bu tablo, aileden eğitime, medyadan kültür endüstrisine kadar her cephenin yeniden sorgulanmasını mecbur kılıyor.

Marmaray’da 10 gün içinde dört ayrı vakanın yaşanması, münferit bir hadise ile karşı karşıya olmadığımızı açıkça ortaya koyuyor.

Böyle vakalar arttıkça, meseleye birkaç resmî açıklama ve kısa haber diliyle yaklaşmak daha büyük bir körlüğe yol açıyor. Yani bugün medyanın yaptığı tam olarak bu.

Fakat ortada sıradan bir hadise yok. Bu yüzden mesele, bütün yönleriyle ele alınmalıdır. Sosyologlar toplum yapısındaki çözülmeyi, psikologlar gençliğin içine itildiği yalnızlaşmayı, eğitimciler okulun insan yetiştirme vasfını kaybedişini, ilahiyatçılar ve hocalar ise manevî boşluğun derinleşmesini konuşmalıdır.

Aile kurumunun zayıflaması, gençlerin aidiyet duygusunu kaybetmesi, başarı ve haz merkezli hayat telkinleri, insanı büyük bir anlamsızlığa sürüklüyor. İnsanın neden yaşadığına dair sağlam bir fikri kalmayınca, karşısına çıkan ilk buhran onu yutabiliyor.

Bir başka ağır mesele de intihar ve suç hadiselerinin medya ve sosyal mecralarda işleniş biçimi.

Her gün ekranlara ve telefonlara düşen içerikler, çoğu zaman haber vermenin ötesine geçip kötülüğü görünür, cazip, meşru ve taklit edilebilir hale getiriyor.

Aile içi vahşeti saatlerce konuşan programlar, ahlâksızlığı magazinleştiren yayınlar, sapkınlığı normalleştiren dijital içerikler, genç dimağlarda yıkıcı bir tesir meydana getiriyor.

İntihar haberlerinin peş peşe, çarpıcı ve dikkat çekici biçimde servis edilmesi de ayrıca düşünülmelidir. Toplum, bir felaketle yüzleşirken aynı anda o felaketin diliyle zehirleniyor.

Bugün gençlik, ruhî bunalımları hikmetle, iradeyle ve manevî terbiye ile aşmaya yönlendirilmek yerine, çoğu zaman hızlı çözümlerle uyuşturulmak isteniyor. Ruh sancısını anlamak yerine onu baskılamaya çalışan yaklaşım, insanı hakiki bir toparlanmaya götürmüyor. Üstelik bu boşluk, medya ve popüler kültür tarafından daha da derinleştiriliyor.

Uyuşturucu ile gündeme gelen sanatçılar, ahlâkî savrulmaları hayat tarzı gibi sunan meşhurlar, ölçüsüzlüğü özgürlük diye pazarlayan çevreler, gençler için fiilî rol modele dönüşüyor. Genç nesil de önüne sürülen bu sahte ihtişama bakarak aynı bataklığı hayat yolu zannedebiliyor.

Bu tablo, gençleri emek ve istikamet yerine kısa yoldan kazanç hayaline sürüklüyor. Sosyal medyada parlatılan influencer figürleri, üretmeden kazanmayı bir norm gibi dayatıyor. Alın teri değersizleşirken, kolay para cazibesi meşrulaştırılıyor. Bu anlayış, meslek ahlâkını aşındırıyor ve gençliği gerçek hayattan koparıyor.

RTÜK’ten eğitim kurumlarına, aile politikalarından kültür-sanat alanına kadar herkesin bu mesele karşısında sorumluluğu vardır.

Toplumu kemiren yayınlara, suçu sıradanlaştıran içeriklere, ahlâkı çözen teşhirlere karşı ciddi bir irade ortaya konulmadan bu tablo değişmez.

İntihar, kendiliğinden artan bir istatistik değildir, insanı köksüz, inançsız, idealsiz ve başıboş bırakan düzenin acı bir neticesidir.

Kaybolmaya yüz tutan, yitip giden gençliği korumak istiyorsak, önce onu kuşatan kültürel ve ahlâkî yozlaşmayı dağıtmak zorundayız.

Bu felaket karşısında parçalı ve yüzeysel yaklaşımlar yeterli değildir. Sosyologlardan profesörlere, psikologlardan din âlimlerine kadar her kesimin aynı masada buluştuğu, ilim ve hikmet merkezli bir seferberlik zaruridir. Akademik çevreler modernleşmenin doğurduğu yalnızlaşmayı ve yabancılaşmayı derinlemesine tahlil etmeli, manevî önderler gençliğin “neden yaşamalıyım?”, “Ben kimim?” sorusuna köklü ve tatmin edici cevaplar sunmalı, devlet ve denetim mekanizmaları ise medyada şiddeti, sapkınlığı ve ahlâk dışılığı yayan unsurlara karşı caydırıcı adımlar atmalıdır.

Toplumu ayakta tutan esas, insanın ruh ve istikamet bütünlüğüdür; bu bütünlük yeniden tesis edilmeden hiçbir yara kalıcı biçimde sarılamaz.