Filistin’e dair haberlerin bugün nasıl sunulduğunu ve bunun Filistin mücadelesi açısından ne anlama geldiğini düşünmek gerekiyor.
İsrail’in soykırımının üzerinden iki buçuk yıl geçmişken, Filistin halkı Britanya ana akım medyasının gündeminden neredeyse tamamen silinmiş durumda. Bu, Filistin’den —ya da daha özelde Gazze Şeridi’nden— hiç söz edilmediği anlamına gelmiyor; fakat artık mesele Filistinlilerin yaşadığı insani felaket üzerinden değil, emperyal güçlerin küresel satranç hamleleri üzerinden ele alınıyor.
Gazze’yi Donald Trump’ın sözde “Barış Kurulu”ndan, yani Filistin üzerinde sömürgeci hâkimiyeti daha da pekiştirmeyi hedefleyen o karanlık Amerikan planından duyuyoruz. Bu plan Gazze’yi, üzerinde milyonlarca Filistinlinin yaşadığı bir yurt olmaktan çıkarıp alınıp satılabilecek bir gayrimenkul parçası gibi sunuyor. Sanki Gazze, halkından kopuk, boş bir araziymiş gibi konuşuluyor.
Oysa İsrail’in benzeri görülmemiş bombardımanları —belki de tam da bu yüzden— bir zamanlar portakal ve zeytin bahçeleriyle, canlı pazarlarıyla dolu şehirlerin bulunduğu o güzelim toprakları nükleer bir felaket sonrası manzarasına çevirmiş durumda.
Filistinlilerin acıları artık Britanya gazetelerinin manşetlerinde yer bulmasa da, yaşanan dehşet sona ermiş değil. Ekim 2025’te yürürlüğe giren sözde ateşkesten bu yana İsrail savaş uçakları ve insansız hava araçları neredeyse her gün Gazze’yi bombalamaya devam ediyor. O günden bu yana yüzlerce Filistinli öldürüldü; sağlık çalışanları, gazeteciler ve çocuklar yine hedef alındı.
Ateşkesin temel koşulu olarak sunulan insani yardım ise neredeyse hiçbir şeyi değiştirmedi; çünkü İsrail yardımların Gazze’ye girişini engellemeyi sürdürdü. Yetersiz beslenme, soğuktan donma ve hastalıklardan ölüm oranları felaket boyutlarına ulaşıyor. Gazze halkı kışı, yağmur ve kanalizasyon sularıyla dolan çadırlarda, dondurucu soğuğa karşı neredeyse hiçbir koruma olmadan geçirmek zorunda bırakılıyor.
İşgal altındaki Batı Şeria’da ise İsrailli yerleşimciler Filistin köylerine saldırıyor; evleri ateşe veriyor, malları yağmalıyor, koyunları ve hayvan sürülerini çalıyor, karşılarına çıkan herkesi dövüyor. İsrail ordusu bu saldırılara açıkça destek veriyor ve kasaba ile şehirlerde terör estiriyor.
Bu hafta ordu Batı Şeria genelinde geniş çaplı gözaltı operasyonları düzenledi; tek bir gecede en az 100 kişi sorgulandı. Bazıları dövüldükten sonra serbest bırakıldı, ancak pek çoğu —aralarında yüzlerce çocuk bulunan— 9 binden fazla Filistinliyle birlikte İsrail hapishanelerine gönderildi.
Gazze’den kaçırılan binlerce Filistinli ise hiçbir suçlama dahi yöneltilmeden işkence kamplarında tutuluyor.
Son raporlar, hapishane görevlilerinin Filistinli tutuklulara uyguladığı cinsel saldırılar dahil korkunç işkenceleri ortaya koydu. Rapor yayımlandıktan sonra geçen hafta Batı Şeria’da bir Filistinli insan hakları avukatıyla konuştum. Bana, bugüne kadar sahip oldukları işkence kanıtlarının bile şu an gördükleriyle kıyaslanamayacak kadar “hafif” kaldığını söyledi.
İngiliz hükümetinin hiçbir şey yapmadığını söylemek yanlış olur. Tam tersine; soykırım boyunca İsrail’e silah satmaya devam etti. Buna Gazze’yi yerle bir eden F-35 savaş uçaklarının parçaları ve çadırlarda uyuyan aileleri “hedefli saldırılarla” öldüren insansız hava araçları da dahil.
2024 yılında kampanyacıların büyük baskısı sonucu İngiliz hükümeti 30 silah ihracat lisansını askıya aldı —ki bu yapılması gerekenlerin yanında devede kulaktı. Ancak şimdi Filistinli ölü sayısı 70 bini, çocuk ölümleri ise 20 bini aşmışken ve katliam sürerken, hükümet bu lisansları yeniden devreye sokabileceğinin sinyalini veriyor.
İsrail bombardımanı, baskınları ve işkence kamplarını tamamen durdurmuş olsaydı bile, bu lisansların yenilenmesi tüm Birleşmiş Milletler kurumlarının ve insan hakları uzmanlarının tavsiyelerine aykırı olurdu. Dahası, silahların uluslararası hukukun ihlalinde kullanılma riski varsa satışın durdurulmasını öngören hükümetin kendi resmi politikasına da ters düşerdi.
İngiliz hükümeti tehlikeli bir hesap yapıyor: Ana akım medya Filistin’i gündemden düşürdüyse, halkın da unutacağını sanıyor. Dayanışma hareketi olarak görevimiz bunun tam tersini göstermek.
Son iki yıldaki yorulmak bilmeyen mücadele bunun için güçlü bir zemin oluşturdu. Britanya genelinde yaklaşık 30 yerel meclis, İsrail’in Filistinlilere yönelik baskısına karışan şirketlerden yatırımların çekilmesi yönünde karar aldı. Son aylarda bine yakın yerel meclis üyesi Filistin için harekete geçme sözü verdi.
Binlerce insan Barclays Bank’taki hesaplarını kapattı ve bankaya, Elbit Systems gibi —Filistin ve Lübnan’da sayısız ölüme yol açan insansız hava araçları ve misket bombaları üreten— şirketlerle çalışan bir kurumda paralarını tutmayacaklarını açıkça belirten mektuplar gönderdi.
Bu eylemlerin gerçek etkisi var. Son raporlar, İsrailli tarım ihracatçılarının (çalınmış) ürünleri için uluslararası pazarlarda alıcı bulmakta zorlandığını gösteriyor. Elbette Britanya genelinde milyonlarca insanın Filistin için düzenlenen devasa yürüyüşlere katıldığını da anmadan geçemem.
Biz ulusal Filistin yürüyüşümüz için yeniden sokaklarda olacağız. Trump yönetimine Filistin’i bir emlak oyunu gibi yönetme planlarına karşı küresel bir direniş olacağını göstermek için; İngiliz hükümetine susmayacağımızı ve İsrail’e derhal silah ambargosu talep etmeye devam edeceğimizi anlatmak için; Filistin halkına ise mücadeleleri artık televizyon ekranlarında görünmese bile onlara sırtımızı dönmediğimizi göstermek için orada olacağız.