Yeni Milli Eğitim Bakanımızın aldığı bazı isabetli kararları dillerine dolayarak İslam düşmanlığı yapan bir takım köşe yazarları yine gemi azıya aldılar. Kuruldukları köşelerinde laikliği kendilerine maske yapıp her gün bu milletin dinine, imanına saldırıyorlar. Ortaçağ karanlığı, şeriat tehlikesi, aydınlanma düşmanları, hortlayan gericilik gibi sloganlarla kafaları karıştırmayı, cehalet örnekleri sergilemeyi mezbuhane bir gayretle sürdürüyorlar.

Bu arada sinsice hareket ederek ve “İslam” kelimesinin yerine daha çok “şeriat” sözünü kullanarak kinlerini kusmaya devam ediyorlar. Hâlbuki şeriat, İslamiyet’in tâ kendisidir, sahibi de Allah ve Resulü’dür. Demek ki şeriat düşmanlığı yapan bu güruh-u lâ yüflihun hem cehaletlerini sergiliyorlar, hem de Müslüman halkımızın dini değerlerine hakaret etmiş oluyorlar. Halbuki bu durum onların dillerine pelesenk ettikleri laiklik prensiplerine bile aykırıdır.

Öyleyse cühela takımının öcü haline getirmek için büyük çaba harcadığı “şeriat”ın anlamı üzerinde biraz duralım. Şeriat lafız ve sözlük itibariyle insanı bir ırmağa, bir su kaynağına götüren yol demektir. Görüldüğü üzere, bu kelimenin lügat mânâsı bile insanı hem faydalı, hem gerekli bir istikamete sevk ediyor. Öyle ya, ister ırmak, ister göl, isterse çeşme olsun suya kavuşan adam ondan içerek, yıkanarak, temizlik yaparak istifade etmiş olur.


Istılahi anlamına gelince, yukarıda da belirtildiği üzere şeriat İslam demektir. Şâri-i Hakiki’nin yani Cenab-ı Hakk’ın vaz’ ettiği bu ilahi kanunlar topluluğunun, yani İslam’ın ne olduğunu da dini kaynaklar ve sözlükler en doğru şekilde açıklıyorlar. Öyleyse buna çarpıcı bir örnek verelim:

İkinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü zamanında, Türk Dil Kurumu tarafından yayınlanmış olan ve dört büyük ciltten meydana gelen lügatin üçüncü cildinin 220. sayfasında şeriat şöyle tarif ediliyor:

“Şeriat: Vaz’-ı ilahiye müstenid olan ahkâm ki, zevi’l-ukûla mahsus ve ihtiyara muallaktır. Gayesi insanlara dünyada saadet ve salah-ı hali ve ahirette ukûbattan necatı müstelzimdir; din, millet.”


Bu cümlelerin bugünkü Türkçe ile anlamı şöyledir:

Şeriat: Allah’ın koymuş olduğu ilahi hükümlerdir ki, akıl sahiplerine mahsustur ve kendi arzu ve iradeleriyle kabul etmelerine bağlıdır. Amacı insanlara dünyada mutluluk ve iyi hal ve öteki dünyada cezadan kurtulmayı sağlamaktır. (Din ve millet anlamına da kullanılır)

1940’lı yıllarda laikliğin hem de en koyu devrinde Maarif, yani Milli Eğitim Matbaası’nda basılmış olan bu sözlükteki izahattan anlaşılıyor ki, şeriat din kelimesiyle özdeştir. İslam ile şeriat eş anlamlıdır. Durum böyle olunca, bir Müslümanın şeriatın aleyhinde bulunması, şeriata hakaret etmesi asla söz konusu olamaz. Böyle bir şey yapan Müslüman kesinlikle dinden çıkmış olur. Müslüman olmayan bir adamın şeriatı tahkir etmesi ise, insan haklarına karşı işlenmiş bir suç teşkil eder. Hiçbir medeni, terbiyeli, efendi insan başkasının mukaddesatına saldırmaz.


Son devrin büyük İslam âlimlerinden merhum Ömer Nasuhi Bilmen de, 1964 tarihli “İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü Dergisi”nin ikinci sayısında, “Ahkâm-ı Şer’iyye ve Ahkâm-ı Fıkhiyye” başlığıyla yayımladığı hayli uzun makalesinin girişinde şeriatı şöyle tanımlıyor:

Türkiye, Kalkınma Yolu Projesi'nin vazgeçilmez bir parçası Türkiye, Kalkınma Yolu Projesi'nin vazgeçilmez bir parçası

Şeriat, din lisanında Cenab-ı Hakk’ın kulları için koyduğu dini ve dünyevi hükümlerin cümlesidir. Bu itibarla şeriat tabiri ile din tabiri aynı anlama gelmektedir. Bu cihetle şeriat, hem asli hükümler denilen inançla ilgili konuları, hem de fer’î hükümler denilen ibadetleri içine almaktadır. Keza ahlâkî, iktisadi ve içtimai muameleler de bu tanımın içine girmektedir. Bu arada aynı hocamızın “Dini ve Felsefi Ahlak Lügatçesi” adıyla neşrettiği değerli bir eseri daha bulunmaktadır.

Şimdi bu konuyla ilgili belge mahiyetinde çok önemli bir yazıdan söz edeceğim. Ömer Nasuhi Bilmen, 1949 yılında, İslami değerlerin fena halde yıpratıldığı, yanlış laiklik uygulamalarının yoğunlaştığı, irtica yaygaralarının ayyuka çıktığı bir devirde İslam şeriatını konu alan altı ciltlik bir külliyat neşretti. “Hukuk-ı İslamiye ve Istılâhât-ı Fıkhıyye Kâmusu” adını taşıyan bu âbide eseri İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi yayımladı. Daha bitmedi, Ordinaryus Profesör Dr. Sıddık Sami Onar, Ordinaryüs Profesör Dr. Hüseyin Nail Kubalı, Ordinaryüs Profesör Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu gibi o devrin anlı şanlı hukukçuları bu abide eseri ve tabii ki müellifini öven takrizler ve takdimler yazdılar. Bunlardan Cumhuriyet gazetesinin eski yazarlarından olan Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’nun “Hukuk-ı İslamiye Kamusu Niçin ve Nasıl Neşredildi?” başlığını taşıyan takdimini aşağıya alıyorum. Bugünlerde şeriata olan husumetleri daha fazla nükseden aynı gazetenin yazarlarının dikkatle okumaları dileğiyle…


Hukuk Fakültesi Medeni Hukuk Ordinaryüs Profesörü Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu diyor ki:

“Uzun asırlardan beri milletimizin hukuk nizamını temin etmiş ve 1926 yılında Türk Medeni Kanunu’nun kabulüne kadar memleketimizde tatbik edilmiş bulunan İslam hukukuna ait tam ve müdevven bir Kâmusun yapılmamış olması hukuki hayatımızda çok büyük bir eksiklik teşkil ediyordu.

İstanbul Müftüsü, Fatih müderrislerinden çok muhterem Ömer Nasuhi Bilmen’in uzun yılların mesaisi neticesinde böyle bir eser meydana getirdiğini, Hukuk Fakültesi Dekanı bulunduğum sırada haber alınca hemen Fakültemiz hesabına neşretmeyi düşündüm. O sırada eserin Fakültemizce tab ettirilmesine (basılmasına) mütedair muhterem müellifinden de yazılı bir teklif aldım.


Ancak herhangi bir hukuki eserin Fakülte hesabına bastırılabilmesi için Üniversitemizde müesses bir usule göre o eserin salahiyetli fakülte öğretim üyeleri tarafından incelenmesi ve bu hususta bir rapor verilmesi iktiza ettiğinden, İslam Hukuku Kâmusu’nun müsveddelerinin tetkiki işi, bu sahadaki geniş salahiyeti, vukufu malum ve müsellem olan Medeni Hukuk ve Toprak Hukuku Ordinaryüs Profesörü çok muhterem üstad, Ebu’l-Ulâ Mardin’den rica olundu. Eseri baştan başa inceleyen muhterem Profesör, Dekanlığa bu kamusun Fakültemizce bastırılmasının fayda ve lüzumuna dair müdellel bir rapor verdi ve bu suretle hukuk edebiyatımıza büyük bir kıymet ilave edecek olan eserin basılması imkân dahiline girdi.

Bu defa Kamusun birinci cildinin tamamlanması müyesser olmakla, eserin takdimi zımnında bir mukaddime yazılması, gerek muhterem müellif ve gerek muhterem üstadım Ord. Prof. Ebu’l- Ulâ Mardin tarafından istendiğinden şu birkaç satırı yazdım.

Böyle muhalled bir eseri Türk hukuk âlemine ihda etmeye muvaffak oldukları için, onun değerli ve muhterem müellifini bütün samimiyetimle tebrik ve kendilerine teşekkür etmeyi bir vazife bilirim.”


Bu bahsi İbn-i Kemal’in şu beytiyle bitirelim:

Şeriat kim sarây-ı Kibriyâ’dır.

Hakikat mülküdür muhkem binâdır

Ânın bir taşını her kim koparsa

Yerine başını koymak revâdır!...

Dursun Gürlek, Yeni Şafak