Fikir

Sizlere ömür Batı uygarlığı

Abone Ol

Günümüzde, Batı ülkelerine bakıp da: “onlar zengin; bir avro şu kadar, bir dolar bu kadar lira ediyor, demek ki onlar bizden 50 kat zengin” diyen, düşünme özürlüdür, beyni yerine gözlerini kullanmaktadır. Cebindeki paraya değil, insanın kendisine bakıldığında görülen şudur: Batı Avrupa ülkelerinde insanla hayvan arasındaki fark, azalmağa devâm etmektedir: Batı’da, babası bilinmeden dünyaya gelen, gayrı meşru çocuk oranı, gittikçe artmaktadır.

Kendi istatistiklerine göre, durum şöyledir: (Children born out of wedlock)

Ülke

% Evlilik dışı doğan (piç) çocuk oranı

Yıl

İngiltere

% 47.6

2024

Fransa

% 58.5

2023

Norveç

% 61.2

2023

Almanya

% 33.1

2023

Portekiz

% 59.5

2023

ABD

% 40

2023

İsveç

%57.4

2023

Danimarka

%54.7

2021

Belçika

%52.4

2018

İspanya

%50

2023

Hollanda

%42.1

2023

İtalya

%40.5

2023

Avusturya

%40

2023

Israil

%8.6

2023

Türkiye

% 3.1

2023

Demek ki, İslâm’ın olmadığı ülkelerde, bu iş, “hayvanlar kadar, hayvanlar gibi, hayvanca özgürlük” anlayışıyla buralara kadar gelmiş. Ülkemiz, İslâm adına feth edilmiş olan, toprağı şehîd kanlarıyla sulanmış olan vatanımız, Türkiyemiz de Rahmetli Üçüncü Selîm’in karar verdiği, çağdaşlık, “her şeyimizle ve her bakımdan” Avrupa’lı olmak akımı yüzünden ve 10 nesildir devam eden resmî tutumla bu duruma gelmiş! Doğan 100 çocuktan 3 ü, babası belirsiz olarak hayata gözlerini açıyor!!!

Malezya’da bulunduğum sırada (1991-95) çok yüksek tirajlı New Straits Times adlı gazetede okumuştum: Bir Amerikalı, soyunu, kimliğini araştırır, annesinin telefon numarasını bulur. Haber göndererek görüşmek istediğini belirtir. Yanıt, annesinin avukatından gelir: “Anneniz, kocası tarafından, sizin varlığınızın bilinmesini istemiyor.” Dolayısıyla, görüşmeyi kabûl etmiyor.

Annesinin, kendisiyle görüşmeyi kabul etmediği o adam için, Amerika’nın Ay’a, Mars’a füze göndermesinin, vatandaşı olduğu ülkenin askerî, siyâsî gücünün, maddî refah seviyesinin ne anlamı vardır? Almanya’da “babamı arıyorum” ilânlarının sürekli çıktığı bildiriliyor. Amerika’da ve Batı Avrupa ülkelerindeki, böyle dünyaya gelmiş, bu durumda olanların oranı gün geçtikçe daha da arttığına göre, üzerinde yaşadığımız bu yerküreyi NE bekliyor dersiniz?

Görünen, kaskatı, çarpıcı gerçek, vâkıa şudur:

İslâm değerlerinin, yâni fıtratın hâkim olmadığı, düzenlemediği insan toplulukları, maddî olarak ne kadar ilerlemiş olurlarsa olsunlar, insanı “insan” yapan değerlere uygun olarak yaşadıkları bir medeniyet seviyesine ulaşmamışlarsa, yaşayışları hayvanlarınkine benzeme yolunda ise, tuttukları yol, çıkmaz sokaktır, sonu hüsrandır. Sömürülmüş, maddeten geri bırakılmış ülkeler, Batı hegemonyasından kurtulmağa çalışıyorlar. Afrika’daki bir ülkede, eski sömürgeci bir Avrupa ülkesine karşı gösteri yapanların ellerinde Türk bayrakları görülüyor. Binlerce kilometre uzaktan gelip ülkelerini yaşanmaz hâle getiren sözde medenî ülkelerin perîşân ettiği zavallılar, Avrupa’nın kapılarından biri olan Yunanistan’a sığınmak isterken, bindikleri lastik botları Yunanlı resmî görevliler -milletlerarası hukuka göre SUÇ olmasına rağmen- mızrakla delerek onları ölüme terk ediyorlar. Avrupa Birliğinin Başkanı da bu korkunç olayı, hiç olmazsa kınayacağı yerde, bu faciaya destek çıkıyor, “Yunanistan’ın, kendisini korumağa hakkı vardır” diyebiliyor! Sanki, o zavallılar, Yunanistan’ı işgal için gitmişler gibi! Bu olay, münferid, rastgele bir olay değildir; Batı’nın, Avrupa’nın zihin kesitini gösteren bir röntgen durumudur.

Kısacası: Batı uygarlığı, Avrupa Medeniyeti, ölmüştür de ağlayanı yoktur.

Bir de Osmanlı’nın seviyesine bakalım: (Batı, medeniyet ve “insana saygı” konusunda Osmanlı’nın topuğuna bile erişemez, yerlerde sürünür.)

Son büyük devletimiz Osmanlı, feth ettiği yerleri vatan yaptı, sömürge yapmadı. Belgrad, Atina, Sofya; Bursa, Konya, Sivas, Erzurum gibi idi, aralarında hiçbir fark yoktu. Yıldırım Bâyezîd Hân, Ankara Savaşı’nda tutsak düşünce, şehzâdeler arasında 1402-1413 yılları arasında, aralıklarla süren iktidâr mücâdelesi oldu. Avrupa’da Yıldırım’ın, Hristiyanlardan yeni feth ettiği ülkelerde Osmanlı’dan kurtulmak için hiçbir hareket olmadı; “istemiyoruz” demeleri kâfi idi, şehzâdeler, birbirleriyle uğraşıyorlardı, Hristiyan ahaliyle uğraşacak hâlleri yoktu. Balkanlar’da Osmanlı’ya karşı ayaklanma olmadığı gibi, akıncılar, arada, Almanya’daki Mötting’e kadar uzanan akınlar yapıyordu.

Sebep ne ola?

Çünkü, Osmanlı emperyalist değildi, Avrupalıların gâvurca inatla iddia ettiği gibi, imparatorluk değildi, kanuna, inandığı Şeriata bağlı olarak iş görüyordu. Feth ettiği yerlerdeki Hristiyan halktan, onları zimmetine aldığı, koruduğu, âsâyişi sağladığı için, çıkardığı üründen vergi (haraç) ve genç erkeklerden de, askerlik görevi yapmadıkları için, “bir nevi karşılık” demek olan, cizye denilen vergiyi alıyor, dillerine karışmıyor, insanca yaşamalarını sağlıyordu. Osmanlı’dan önce başlarındaki Hristiyan liderlere haftada 2 gün (yılda 52 hafta: 104 gün) ücretsiz olarak çalışırlarken (angarya), Osmanlı idâresinde, bağlı oldukları Tımar sâhibi için yılda sâdece 3 gün ücretsiz çalışırlardı. Osmanlı’dan önce, halktan bir kız evlendiğinde, zavallı, ilk gecesini, kocası ile değil, feodal lord’la geçirirdi, bu, kanundu, latincesi: jus primae noctis. (ilk gece kanunu). Osmanlı idâresinde ise, böyle bir rezâlet şöyle dursun, o bölgenin hâkimi Tımarlı Sipâhi, halkın, hangi dîn ve kavimden olursa olsun, can, mal ve nâmûs güvenliğinden sorumlu idi, halkın canını, malını ve nâmûsunu korumakla görevli idi.

Bu arada, not etmeden geçmeyelim:

Ukrayna’nın Nato üyeliği girişimiyle patlak veren Rusya ile arasındaki savaş, çok mühim gerçekleri gözler önüne serdi. Eski parçası Ukrayna’nın Nato üyeliği, Rusya için kolayca kabûl edilecek bir durum değildi; Nato güçleri, sınırının dibine kadar yerleşmiş olacaktı, ister istemez Ukrayna’ya savaş açtı. Açtı ama, Rusya’nın Ukrayna’yı kısa zamanda ezivereceği zannedilirken, gelişmeler hiç de öyle olmadı. Batı’nın Ukrayna’ya silâh yardımı vb. olaylar bir yana, şu yadsınamaz gerçekler ortaya çıktı:

*Rusya, sanıldığı kadar güçlü değildir.

*Rus gençlerine, bir savaşta güvenilemez.

Bu, son derece mühim bir noktadır. Savaş başlayınca, ülke dışına çıkan Rus gençleri görüldü. (Bu durum, Batı Avrupa’da da görüldü: Almanya’daki gurbetçilerimizin çocukları, arabalara doluşup, Putin’e meydan okuyan sloganlar atarak dolaşırlarken, bir Alman kadın önlerine çıktı ve: “benim torunum, askere alınmamak için tâ Avustralya’ya kaçtı, siz burada böyle gösteri yapıyorsunuz” diye takdîrlerini bildirdi.)

Rusya, Kuzey Kore’den asker getirtti. Bu, ne demek? “kendi askerim yetmiyor” demek değil mi?

Dahası: Çeşitli Afrika ülkelerinden, “öğrenim için” diye öğrenciler getirip, bunlar gelince, ellerinden pasaportlarını alarak, askerlik hizmetine sevk etmeleri, katmerli fâcia: kendi askerinin yetmezliği yanında, “devlet ciddiyeti”, “güvenilirlik” de sıfır oluyor!

Bunlara bakarak: “biz, Türkler iyiyiz!” diye de kendimizi aldatmayalım. Mayamızın bozulma yolunda olduğunu gösteren çarpıcı bir misâli esefle anmak zorundayım: 1997 yılında ordumuzun Irak içine 30 km kadar girmesi gerekmişti. Yüksek öğrenim görmüş iki genç, kısa dönem askerlik yapmaktadır.

Birisi, Türkiye’nin gözde üniversitelerinden birinden mezun olmuştur, diğeri de İlâhiyât Fakültesi mezunudur. O, gözde bir üniversite mezunu olan genç, arkadaşına sorar: “bizi de harekâta dâhil ederler mi?” İlâhiyât mezunu da: “bizden önceki devreyi bile bu işe katabilirler” deyince: “kimin için ölecekmişim, bir uçağa atlar, yurt dışına giderim. Yabancı dilim de var, başımın çaresine bakarım” der. İlâhiyât mezunu ise: “ben, yurt dışında olsam bile, uçağa atlar gelirim” der. Gözde üniversite mezunu: “Ahmak! Zenginler para veriyor, bedelli oluyor” der.

1997 yılında, kısa dönem yedek subaylık yapan iki gencimiz arasında geçen konuşma aynen böyledir.

Düşündürücü değil mi?

İslâm’a bîgâne kalmış, “laik” denilen eğitim ürünü yüksek tahsilli bir gencimiz, savaş çıkınca yurt dışına kaçmayı düşünüyor. İsteyene, o iki kişiden birinin telefon numarasını verebilirim.

***

Afrika’da, eski sömürücüsü Avrupalı ülkeye karşı gösteri yürüyüşü yapanlardan bazılarının ellerindeki Türk bayraklarına ne demeli?

Makedonyalı esnaf, dükkânının üst kısmına astığı Türk bayrağını göstererek ve Türkçe olarak: “sanmayın ki bu bayrak yalnız Türklerin bayrağıdır; bu bayrak, hepimizin bayrağıdır. Türkiye için ölecek çok adam vardır. Ben Türk değilim ha! ama, Türkiye için ölürüm!” demektedir.

Tarihî birikim, yaşanmışlıklar, kısacası; durum, manzara budur:

Türk, Türkiye, beklenendir.

Ancak, biz, ne kadar hazırız?

Kendimizin, potansiyelimizin ve sorumluluğumuzun farkında mıyız?

Mehmet Maksudoğlu

{ "vars": { "account": "UA-216063560-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }