Modern çağın en tehlikeli salgınlarından biri olan görünürlük ihtirası, insanın en sığınaklı kalesi olan evi ve aileyi bir vitrine dönüştürüyor. Eskiden dört duvar arasında, sadece hane halkına ait olan hususi anlar, bugün dijital ağlarda binlerce yabancının nazarına sunuluyor. Mahremiyetin tasfiyesi, içtimai dokuyu zedeleyerek insanı şahsiyetsizleştiriyor. Her anını sergileyen fert, zamanla kendi hayatının öznesi olmaktan çıkıp, takipçileri için içerik üreten bir nesneye dönüşüyor.
Onaylanma açlığı
İşin ruhiyat cephesine bakıldığında, beğeni ve takipçi sayılarının insanın değer ölçüsü haline geldiği görülüyor. İngiltere merkezli Royal Society for Public Health kurumunun hazırladığı detaylı raporlar, dijital platformların gençlerde yetersizlik hissi, yoğun kaygı ve ağır depresyona sebep olduğunu apaçık ortaya koyuyor. İnsan, kendi hakikati ile başkalarının kurgulanmış hayatlarını kıyasladıkça iç huzurunu bütünüyle kaybediyor. Fotoğraf karelerine sığdırılan sahte mutluluklar, ekran kapandığında yerini büyük bir boşluğa ve tükenmişliğe bırakıyor. Sürekli başkalarının gözünde var olma gayreti, ferdin kendi iç sesini duymasına mâni oluyor.
Görünmüyorsam yokum yanılgısı
Görünürlük vebası, insanın varlık tasavvurunu altüst ederek derin bir felsefi buhran doğuruyor. Düşünür Byung-Chul Han, "Şeffaflık Toplumu" adlı eserinde, her şeyin sergilenmesinin eşyanın ve insanın sırrını ifşa ederek kıymetini düşürdüğünü ifade ediyor. Ananevi hikmette insanın kendi içindeki saklı derinliği kıymet taşırken, bugün "Görünmüyorsam yokum" anlayışı hâkimiyet kuruyor. Yaşanan bir an, yenilen bir yemek veya gidilen bir mekân, ancak başkaları tarafından izlendiğinde geçerlilik kazanıyor. Bu durum, anın ruhunu öldürüyor ve insanı sadece bir "görüntü" seviyesine hapsediyor.
Görünürlük hastalığı, fıtrata işlenen haya duygusunun ağır yara almasına sebep oluyor. Hüzün, ibadet, hastalık veya aile içi hususi muhabbetler bile birer "etkileşim" malzemesi olarak kullanılıyor. İnsanların ağlarken veya dua ederken kendi fotoğraflarını çekip paylaşması, samimiyetin yerini riyakârlığa bıraktığını gösteriyor. Kendine saklaması icap eden hisleri pazarlayan fert, iç dünyasındaki alanı kendi elleriyle yıkıyor. Sırrını ve hususiyetini kaybeden insan, kalabalıklar içinde giderek daha fazla yalnızlaşıyor.
Mahremiyeti yeniden inşa etmek ve bu ruhi buhrandan kurtulmak, kati bir irade ortaya koymayı icap ettiriyor. Hususi hayatın sınırlarını yeniden çizmek, aile içindeki mahrem anları dijital nazarlardan sakınmak hayatî bir ehemmiyet taşıyor. İnsanın kıymeti, aldığı beğeni sayısıyla ölçülmekten çıkıp, kendi iç dünyasındaki derinliğiyle mana buluyor. Dijital vitrinlerden çekilip hakiki hayata, tefekküre ve sükûnete yönelmek, modern çağın bu yakıcı hastalığına karşı yegâne kalkan görevi görüyor.




