Modernist ve mealci çevrelerin son dönemde piyasaya sürdüğü isimlerden Fatih Ergenekon, konuşmalarında hadis, sünnet, mezhep, icma ve kıyas gibi Ehl-i Sünnet’in temel dayanaklarını hedef alan sapkın ifadeler kullanıyor. Kur’an’ı, Peygamber Efendimiz’in beyanı ve ümmetin ilmî birikiminden kopararak şahsî yorumlarına göre açıklayan Ergenekon, dinin hükümlerini şahsi kanaatlerinin konusu hâline getirerek İslâm'ı pasifize etmeye çalışıyor.
Ergenekon, Peygamber Efendimiz’i vahyi tebliğ eden bir “postacı” seviyesine indirgeyen modernist düşüncenin yeni bir ürünü olarak karşımıza çıkıyor. Bu tip Kur'anın hüküm bildiren ayetlerini nefsine göre tevil eden, Peygamberi devreden çıkarıp ilmî müktesebatı inkar edenleri de kendileri benzediği nispette gerici Kemalist çevreler sahipleniyor.
Sapık İslamoğlu çizgisinin yeni temsilcisi
Fatih Ergenekon’un görüşleri, Mustafa İslamoğlu, Yaşar Nuri Öztürk gibi milletin imanına tasallut eden, Müslüman Anadolu'nun inancına zehir katan isimler tarafından temsil edilen batıl modernist din anlayışının devamı mahiyetindedir. Bu çizgi, hadis ve mezhep otoritesini kırarak Kur’an’ı kendi keyfî yorumlarına açık bir metne dönüştürmeye çalışıyor.
Kemalist ve seküler çevrelerin bu isimlere gösterdiği ilgi de tesadüf sayılamaz. İslâm’ın hukuk, ahlâk, siyaset ve cemiyet hayatına dair hükümlerinden rahatsız olan çevreler, dini merdiven altına hapseden hoca tipini dün olduğu gibi bugün de desteklemeye devam ediyor.
Onların aradığı din adamı; şeriat talep etmeyen, haram ve helal sınırlarını gevşeten, sünneti bağlayıcı görmeyen ve İslâm’ı modern hayatın kalıplarına göre yeniden yorumlayan kişidir. Ergenekon’un açıklamaları da bu projenin günümüzdeki tezahürlerinden biri olarak görülüyor.
Fatih Ergenekon’un sapıklıkları
- İslâm’da mezhep bulunmadığını ve herhangi bir mezhebe bağlanmanın gerekli olmadığını savunuyor.
- Mezhep imamlarının görüşlerinin tarihî şartlarda ortaya çıktığını, günümüz meselelerinde bağlayıcı sayılamayacağını ileri sürüyor.
- Herkesin kendi Kur’an anlayışı ve şahsî aklıyla dinî hüküm belirleyebileceğini savunuyor.
- Sahih hadislerin dahi dinde hüküm ve kaynak olarak kullanılamayacağını savunuyor.
- Haram koyma yetkisinin yalnız Kur’an’a ait olduğunu, hadislerin haram belirleyemeyeceğini ileri sürüyor.
- Hadislerin insan ölçüleriyle tasnif edildiğini, bu sebeple zan bildirdiğini ve bağlayıcı olamayacağını söylüyor.
- Peygamber’in her söz ve fiilinin din kapsamında değerlendirilemeyeceğini savunuyor.
- Peygamber’in bazı içtihatlarında yanıldığını ve sonradan görüş değiştirdiğini iddia ediyor.
- Âlimlere bağlılığı “sürüleşmek”, mezhep ve tarikat bağlılığını ise aklı ayaklar altına almak şeklinde nitelendiriyor.
- Namazdaki birçok uygulamanın sabit hüküm olmadığını, kişinin bunları kendi tercihine göre belirleyebileceğini söylüyor.
- Tahiyyat duasının bağlayıcı olmadığını, kişinin namazda kendi duasını okuyabileceğini savunuyor.
- Hacdaki sa‘y gibi sünnetlerin sevap ümidiyle yapılmaması gerektiğini ileri sürüyor.
- Kadere imanın siyasî maksatlarla uydurulduğunu ve imanın şartları arasında bulunmadığını iddia ediyor.
- Hazreti Muaviye’nin Hazreti Ali’ye “sudan sebeplerle” isyan ettiğini ve hilafeti siyasî hileyle ele geçirdiğini iddia ediyor.
- Hazreti Muaviye’nin Bedir’de öldürülen atalarının intikamını almak amacıyla hareket ettiğini ileri sürüyor.
- Hazreti Muaviye’yi, hilafeti saltanata çeviren ve İslâm’a ilk büyük darbeyi vuran kişi olarak gösteriyor.
- Hazreti Ali’ye hutbelerde küfür ve lanet ettirdiğini, cuma hutbesinin sırasını bu maksatla değiştirdiğini iddia ediyor.
- Kadere imanın Hazreti Muaviye tarafından zulümleri meşrulaştırmak için İslâm’a sokulduğunu öne sürüyor.
- Salavatın dinde bulunmadığını, Peygamber’e salavat getirmenin sonradan oluşturulmuş bir anlayış olduğunu ileri sürüyor.
- Salavat getirenlerin şefaat kazanacağına ve cennette mükâfat göreceğine dair inançları alaya alarak reddediyor.
- “Asıl sünnet ehli”nin hadis ve salavat geleneğine bağlı olanlar değil, Peygamber’i yalnız Kur’an’dan öğrenenler olduğunu savunuyor.
- Ehl-i sünnetin Peygamber’i beşerlikten çıkarıp ilah konumuna yükselttiğini ve Hristiyanların Hazreti İsa’ya yaptığını yaptığını iddia ediyor.
- Müslümanların sorumlu olduğu ve bağlayıcı kabul etmesi gereken tek kaynağın Kur’an olduğunu savunuyor.
- Sahih olduğu kabul edilen hadislerin bile ümmet için bağlayıcı hüküm taşıyamayacağını ileri sürüyor.
- Her Müslümanın dinî hükümleri kendi aklıyla değerlendirip Kur’an’a uygunluğuna kendisinin karar vereceğini söylüyor.
- Sünnet adı altında Arapların örf, âdet ve günlük hayatının dine ilave edilerek farklı bir din oluşturulduğunu iddia ediyor.
- Namazın tek ön şartının abdest olduğunu, Kur’an’da bulunmayan diğer şartların dinî zorunluluk sayılamayacağını savunuyor.
- Namazda örtünmenin şart olmadığını, kadın ve erkeğin rahat ettiği kıyafetle namaz kılabileceğini ileri sürüyor.
- Namazın şekil ve ayrıntılarla sınırlandırıldığını, birçok fıkhî uygulamanın Allah’ın emri olmadığını iddia ediyor.
- İbadetlerin haram, caiz ve sevap hükümleriyle ele alınmasına karşı çıkarak gönüllülük esasının öne alınmasını savunuyor.
Bu görüşlerin ortak noktası, dinî hükümlerin asırlardır kabul edilmiş ilmî usullerden koparılması ve ferdin kendi aklını mutlak ölçü hâline getirip milleti saptırmak olduğu su götürmez bir gerçek. Böyle bir yaklaşımda namazın rekâtı, ibadetlerin şekli, helal-haram ölçüsü ve dinî hükümlerin tatbiki ortak bir disipline dayanmıyor. Ve bu sapkınlığın akıbeti de yaşayan insan kadar dinin olması ve herkesin Fatih Ergenekon gibi kendi aklıyla imâl ettiği dinin adeta "tanrısı" olmasıdır.
“Kur’an bize yeter” söylemi ile Peygambere iftira!
Mealci çevrelerin sıkça kullandığı “Kur’an bize yeter” sözü, ilk bakışta Kur’an’a bağlılık görüntüsü verse de pratikte sünnetin ve Peygamber Efendimiz’in açıklayıcı vazifesinin devre dışı bırakılmasına hizmet ediyor.
Kur’an namazı emrediyor ancak namazın vakitleri, rekâtları, rükûsu, secdesi ve cemaat düzeni sünnetle öğrenilebiliyor. Kur’an zekâtı emrediyor ancak nisap miktarları ve uygulama şartları sünnet ve fıkıh yoluyla anlaşılabiliyor.
Sünnet ortadan kaldırıldığında Kur’an’ın hükümleri şahsî yorumlara açık hâle geliyor. Böylece din, hayatı tanzim eden bir nizam olmaktan çıkarılarak insanların kalbinde taşıdığı belirsiz bir “maneviyat” alanına hapsediliyor. Sapkın modernist anlayış ve onların satıcısı Fatih Ergenekon gibiler ise İslâm’ın içtimaî, hukukî ve ahlâkî nizam kurucu vasfını zayıflatmaya çalışıyor.
Modernist-reformist çevrelerin Peygamber Efendimiz’e yaklaşımı da ciddi bir sapıklık meselesidir. Bu çevreler, Resûlullah’ın vazifesini Allah'tan aldığı ayetleri insanlara bırakıp direkt gitmiş gibi anlatarak onun hayatını, örnek oluşunu, sözlerini, fiillerini ve takrirlerini bağlayıcı ölçü olmaktan çıkarmaya çalışıyor.
Baran Dergisi




