Avrupa’da bazı çevreler, Grönland krizini savunma alanında daha fazla öz-yeterlilik için bir fırsat olarak görmeye başladı. Bunun temel sebebi, Amerika Birleşik Devletleri’nin artık en yakın müttefikleri için dahi potansiyel bir tehdit olarak algılanması. Ancak bu sürecin bir başka sonucu daha var: Avrupa, uluslararası hukuku yeniden keşfetmeye başladı.
Avrupalı liderler ve onlara eşlik eden yorumcu çevreler, bugün uluslararası hukuktan söz ediyor. Oysa uzun yıllar boyunca bu hukuk, pek çok vakada ya görmezden gelindi ya da seçici biçimde uygulandı. Özellikle ihlaller müttefikler tarafından işlendiğinde ya da Avrupa sınırlarının dışındaki halklara yöneldiğinde, uluslararası hukuk sistematik biçimde kenara itildi.
ABD yönetiminin Grönland meselesindeki son tırmandırıcı hamlesi, yılın ilk günlerinde geldi. Daha doğrusu, Venezuela’nın başkenti Karakas’a düzenlenen ani saldırının hemen ardından. Bu saldırıda Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşi kaçırılarak New York’a götürüldü ve kameralar önünde aşağılayıcı biçimde teşhir edildi.
Avrupa bu olaya ne dedi?
Avrupa Birliği, Macaristan hariç –ki Macaristan Başbakanı Viktor Orban, ABD Başkanı Donald Trump’ın yakın müttefiki olarak biliniyor– son derece çekingen bir ortak açıklama yayımladı. Açıklamada olayın mahiyetine, devlet egemenliğinin ihlaline ya da uluslararası hukuka dair tek bir ifade bile yer almadı. Kınama yoktu, kaygı yoktu, itiraz yoktu. Bu sessizlik, Avrupa’nın olan bitene itiraz etmediğini ve bunu açık bir ihlal olarak görmediğini ortaya koydu.
Bu tutumun ardından Trump, Danimarka’ya ait olan ve yüzölçümü Avrupa Birliği topraklarının yarısına denk gelen Grönland’ı ele geçirme tehdidini aleni bir kampanyaya dönüştürdü.
İşte tam bu noktadan sonra Avrupa’da “uluslararası hukuk” kavramı birdenbire yeniden kıymet kazandı. Resmî bildirilerde, lider açıklamalarında ve siyasi programlarda sıkça yer almaya başladı. Avrupalı liderler, sanki yeni fark etmişçesine, uluslararası hukukun korunması gereken bir ilke olduğunu hatırladı.
Seçici hukuk anlayışı
Avrupa’nın siyasi elitleri, uluslararası hukuku seçici biçimde kullanma konusunda uzun bir sicile sahip. Bunun en açık örneği, terörist İsrail’in Gazze’de yürüttüğü soykırıma verdikleri tepkide görülüyor.
İki yılı aşkın süredir devam eden Gazze saldırıları hakkında yapılan Avrupa açıklamalarında, uluslararası hukuka açık atıflar neredeyse yok denecek kadar az. Birkaç Avrupa başkenti dışında, ne AB düzeyinde ne de ulusal düzeyde liderler, Gazze’de ve genel olarak Filistin’de hukukun alenen çiğnendiğini dile getirme konusunda istekli davrandı.
Bu sessizlik; kitlesel katliamlar, geniş çaplı yıkım, açlığa mahkûm etme ve sivillerin sistematik terörize edilmesi sürerken devam etti. Üstelik bu vahşet, dünyanın gözü önünde, anbean yayımlanırken bile.
Avrupa siyasi liderliği, Uluslararası Adalet Divanı’nın 19 Temmuz 2024 tarihli danışma görüşünü dahi ciddiyetle ele almadı. Söz konusu görüşte, İsrail işgalinin açıkça hukuka aykırı olduğu ve sona erdirilmesi gerektiği belirtilmişti. Ardından Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, bu karara dayanarak Eylül 2024’te İsrail’e işgali sona erdirmesi için 12 aylık süre tanıdı.
Bu sürenin dolması beklendiği gibi sonuçsuz kaldı ve Avrupa bu durumu hatırlatma gereği bile duymadı.
Bunun yerine, Avrupalı liderler iki devletli çözüm söylemini tekrar edip durdu; fakat BM kararını hayata geçirecek hiçbir somut adım atmadı, İsrail’in AB ile olan ayrıcalıklı ortaklığını askıya almadı, bağımsız Filistin devletinin önünü açabilecek herhangi bir yaptırım uygulamadı.
Suçları alkışlamak
Avrupa, Filistin bağımsızlığını desteklemek yerine, Trump’ın Gazze planını büyük bir hevesle karşıladı. Üstelik bu plan, Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından savaş suçlarından aranan İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu ile birlikte açıklandı.
Avrupalı liderler, Mısır’ın Şarm el-Şeyh kentinde, Trump’ın sözde “barış planını” coşkuyla alkışladı, onunla poz verdi. Oysa planın içeriği son derece ürkütücüydü.
Trump, Gazze Şeridi’nin adeta mutlak hâkimi gibi davrandı; Filistin halkının onurunu hiçe sayan, mevcut Filistin otoritelerini yok sayan ve iki devletli çözümle bağdaşmayan sömürgeci bir yönetim tasavvuru ortaya koydu.
Bu sırada Avrupa, uluslararası hukuku hatırlama ihtiyacı duymadı. O hukuk zaten Gazze’deki soykırımla ayaklar altına alınmış, Trump’ın BM’yi fiilen devre dışı bırakmasıyla tamamen çiğnenmişti.
Trump, bu toprak edinmeye dayalı modeli daha sonra Avrupalı müttefikleri üzerinde denemeye kalktı. Ancak o zaman Avrupa’dan, sömürgecilik uyarıları yükselmeye başladı.
Oysa Avrupa’nın siyasi sınıfı, Washington’un bu aşırılıklarını bizzat teşvik edenler arasında yer aldı. Biden ve Trump dönemlerinde sergilenen tutumlar, uluslararası hukuku ya tamamen görmezden geldi ya da ağır ihlallere kılıf uydurdu.
Bugün Danimarka dâhil olmak üzere Avrupalı yetkililerin, kendi egemenlikleri tehdit altına girdiğinde uluslararası hukuka sarılması, acınası bir manzara ortaya koyuyor.
Görmezden gelinen dersler
Grönland krizi aslında sürpriz değil. Gazze’de işlenen vahşetlere göz yumulmasının, uluslararası düzeni nasıl çürüteceği konusunda çok sayıda uyarı yapılmıştı.
Ocak 2024’te yayımlanan “Gazze’deki Gelişen Vahşetler, Tüm Dünyanın Ahlakını Sorgulatıyor” başlıklı küresel deklarasyon, tam olarak bugünkü tabloya dikkat çekmişti. Metin, uluslararası hukuk ve insancıl hukukun kenara itilmesinin, küresel barışı tehlikeye attığını vurguluyordu.
Deklarasyonda, değerlerin ve hukuk normlarının siyasi çıkarlara göre seçici biçimde uygulanmasının, bu ilkelerin inandırıcılığını yok ettiği belirtiliyordu. İnsan hayatının eşit görülmediği bir dünyanın, öfke ve kaos üreteceği açıkça ifade ediliyordu.
Bu uyarılara rağmen Avrupa ve Batı’daki karar alma merkezleri, ahlaki bir özeleştiriye kapalı kaldı.
AB Dış Politika Yüksek Temsilcisi Josep Borrell’in 18 Ekim 2023’te Avrupa Parlamentosu’nda yaptığı uyarılar bile karşılık bulmadı. Borrell, Gazze’deki tutumun Ukrayna’daki duruşla çeliştiğini ve bu durumun Avrupa’nın ahlaki otoritesini yok edeceğini söylemişti.
Avrupa Birliği, Gazze için ateşkes çağrısında bile ancak 21 Mart 2024’te, yani savaşın başlamasından yaklaşık altı ay sonra uzlaşabildi; o da uluslararası hukuk ihlallerini açıkça kınamadan.
Hesaplaşma
Avrupa, Eylül 2025’te Trump’ı Gazze üzerinde yarı-sömürgeci bir kontrol planı izlemeye teşvik etti. Aynı mantık Grönland’a yöneldiğinde ise bunu reddetti.
Latin Amerika’da bir ülkenin işgal edilmesine ve devlet başkanının kaçırılmasına sessiz kalan Avrupa’nın, benzer bir ihlalin kuzeye kaymasına şaşırması çelişkidir.
Filistin’de uluslararası hukuk yıkılırken sessiz kalanların, askerî gücüyle övünen bir süper gücün iştahını dizginleyebileceğini düşünmesi gerçekçi değildir.





