İktibas

Üç Dünya

Abone Ol

Madde, hayat, ruh insan idrakinde içiçedir. Duyumlara bağlı kaldığı sürece, insan idraki sadece izafi değerlere yataklık eder, izafi değerleri seyredebilir. Mutlak, hür, tek ve ebedî olan, duyulara daima gizli kalmaktadır. Ondan etkilenmekle beraber onu çıplak bir idrâkle ele geçirememektedir. Mutlak, varlığın sırrıdır, onu varlığın dışından seyretmek çabası boşunadır. Süje için varlığın dışında durma çabası sun'i bir çırpınmadır. Ne doğmadan önce, ne doğduktan sonra, ne de öldükten sonra varlığın dışında olabiliriz.

Eflatun'dan, bilhassa Aristo'dan sonra, fizik âlem ile metafizik âlemleri ayrı mütalâa etmek ve insanı bu iki âlem arasında çırpınan subjektif bir kıymet durumunda ele almak moda olmuştur. İlim adamları fiziği, filozoflar metafiziği kurcalarken, sanatkâr insanın iç dünyasını çığlık çığlık ifade etmeye çalışmıştır. Öte yandan bazıları, fizik âlemi, bazıları metafizik âlemi, bazıları da insanın ruh dünyasını inkâr etmeye çalışmışlardır. Gerçek âlemin hangisi olduğu hususunda Eflatuncu, Hegelci, Demokritçi, Marksçı görüş ve diyalektikler ortaya konmuştur. Âlemler gerçek gölge, madde-ruh, tez-antitez... durumuna sokulmuş; ikiliklerden bir türlü kurtulmak mümkün olamamıştır.

Gerçekten de, kitabımızın başından beri açıklamaya çalıştığımız gibi, duyularımızın yakaladığı varlık fikri ile şuurumuzun aradığı varlık fikri biribiri ile çatışıp durmaktadır. Varlık insan idrakine aynı anda başka türlü görünmektedir. Duyularımızda somutlaşan dünya, şuurumuzda soyutlaşmaktadır. Duyularımdan gelen sınırlılık fikri, şuurumdaki sonsuzluk fikri ile karşılaşmakta, objelere ait verilerin bana telkin ettiği fânilik fikri yerine, şuurumda ebedîlik özlemini yakalamaktayım. Duyularıma kalırsa, âlem objeler mahşeri halindedir, sınırlı, fâni, esir, maddî parçacıkların içinde çırpınmaktayım. Şuuruma bakarsam sonsuz, ebedî hür ve ruhî bir tek varlık dünyasına bağlanmaktan başka çıkar yol yoktur. Duyularım sınırlı, fâni, esir maddî parçacıkların dünyasını; şuurum, sonsuz, ebedî, hür, manevî bir tek Mutlak Var'a ait âlemi işaret etmektedir. Subjektif benliğim önce duyular dünyasına eğiliyor, sonra içimden buna karşı bir isyan çığlığı yükseliyor. Acaba ben şu anda hangi âlemde yaşamaktayım. İdrakim, duyular dünyasında, sınırlı, fâni, esir, maddî parçacıkların ateşli boğuşmalarını gözlüyor ve bundan irkiliyor. Hürriyete, ebediyete, sonsuzluğa ve birliğe doğru büyük bir hamle ile atılmaya çalışıyor.

Bir tarafta duyularımın yakaladığı objeler dünyası, ki bazan bana hararet farklarından doğan kaotik bir âlem, bazan da katı determinizmin sımsıkı ilişkileri içinde hapsedilmiş parçacıklar âlemi olarak gözüküyor. Öte yandan şuurumun özlediği sonsuzluk, ebedîlik, hürriyet, birlik ve mutlaklık âleminde yaşıyorum. İkisinin arasında bir köprü gibi subjektif benliğimin bu iki âleme kendini katma çabası içinde nasıl çırpındığını gözlüyorum. Bir tarafta objektif âlem, arada subjektif âlem, diğer tarafta mutlak âlem. Duyularımın yakaladığı âlem, şuurumun yakaladığı âlem ve ikisi arasında kendini arayan insan.

Duyularım termodinamik âlemden etkilenirken, şuurumda Mutlak'a, sonsuza, hürriyete ve ebediyete karşı bitmez ve tükenmez bir özlem ve hayranlık bulmaktayım. Subjektif benliğim, elem ve haz arasında gidip gelirken kendi içinde tamamen kendine has bir âlem bulmaktadır. Böylece bir tarafta ateş ve buharın çevrelediği esaret, diğer tarafta hürriyet ve ebediyet; ara yerde dramatik bir subjektif dünya.

Cehennem, Âraf ve Cennet'in gölgeleri sanki insanın idrakine kadar uzanmış durumda. Bu kavramların varlıklarını insanın idrakinde de sürdürdüklerini apaçık görüyoruz. Bir bütün ifade eden ruhî hayatımızın tahlilinden bu üç âleme ait izler ve çizgiler yakalayabiliriz. Duyularım Cehennemin kokusunu aldığı halde, şuurum Cennet'in özlemi ile dolu. Subjektif varlığımı ise, mahşer yerinin kavurucu ve ürpertici muhasebesi içinde görmekteyim. Sanki ateş ve buhar dünyasındaki kaos yahut esaret, öte'de kaynayıp duran Cehennemin idrâkimdeki ifadesidir. Ebediyete, hürriyete, sonsuza, birliğe, kısacası Kâdir-i Mutlak'a inanmayan; gerçeği duyularında arayan idrakler, cehennemî azaptan ölmeden önce de kurtulamayacaklardır. Kaosla determinizm arasında çırpınacak, kendilerini manasız, fâni, sınırlı, esir bir idam mahkûmu gibi hissedeceklerdir. Duyulara dayanan bir varlık, bir yaşama, bir lezzet ve haz arayacaklardır. Bu konuda bitmez ve tükenmez bir açlık hissedeceklerdir. İçlerindeki ve şuura ait ebedîlik, hürlük, sonsuzluk ve birlik özlemini, ya şuurlarını uyuşturmak sureti ile yatıştırmaya, ya da bu özlemlerini duyular dünyasında gerçekleştirmeye çalışarak boşuna ve ümitsizce bir çaba ile ömür tüketeceklerdir. Çünkü duyular dünyasında ebedîlik, sonsuzluk, hürlük, birlik ve mutlaklık gerçekleştirilemez.

Cennet duyular üstü âleme ait bir gerçek olarak, şuurumun Mutlak Varlık'ta ebedîleşme, hürleşme, sonsuzlaşma, birlik'te ve mutlaklıkta erime veya var olma çabasına ve arzusuna cevaptır. Sınırlılık fânilik, esirlik ve izafilik duygularından kurtulan insan idraki artık ölmeyeceğine inanır. Duyuların yakaladığı izafi değerlerde tatmin aramaz. İdrakini birlik, ebedîlik, hürlük ve hayranlık havası sarar. Duyular dünyasını ayakları altında hisseder. Orada rüyada yaşar gibi yaşar; etrafındaki fâni kıpırdanışlara bir şehit gibi bakar. Herşeyini feda ettikten sonra sonsuzlukta, ebediyette, hürriyette her şeyi bulan ve her şeye sahip bir şehit gibi.

Böyle bir idrak, bir şizofren gibi objeler dünyasına kapalı değildir; bilakis objeler dünyasını şuurlu bir kritiğe tâbi tutarak o dünyanın sınırlayıcı, hapsedici, esir edici, öldürücü ve geçici çehresini ürpererek görür.

Âraf, Cehennem ve Cennet arasındaki bu geçit dönemi, subjektif âlemime ne kadar benziyor? Altında Cehennemi, üstünde Cenneti arayan ve çırılçıplak bir nefs muhasebesi içinde kıvranan insan, herşeye rağmen Cenneti özlemektedir. Hem duyuların elem ve hazzını yaşar, hem de ebediyete, hürriyete hasret duyar. Hem Cehennemden kaçan, hem de Cennete uzak kalan insanın hazin macerası Âraftaki bekleyiş gibidir. Şimdi soralım: İnsan acaba hangi dünyada yaşamanın çilesini çekiyor? Bizce insan idraki henüz bu problemi çözememiştir. Gerçekten de biz hangi âlemin adamlarıyız? Sınırlılığa, sonluluğa, esirliğe... karşı kendi idrâkinde isyan haykırışları duyan insan acaba hangi dünyanın adamıdır?

İçinde doğduğumuz, yaşadığımız ve ölümü tattığımız dünya sınırlılığı, sonluluğu, esareti, kemmiyeti ifade ettiğine göre, bu dünyaya Mutlak Dünya diyebilir miyiz? Duyularımla kontrol ettiğim dünya izafi ve zahirî bir dünyadan ibaret gözükmektedir. Madde dünyası, kendini çevreleyen yokluk fikrinden kurtulamaz. Varlık fikri, sınırlılığı, sonluluğu, parçalılığı, esareti reddetmek mecburiyetindedir. Varlığın tükeneceği bir sınır ve son olamaz, aksi halde varlık yoklukla sınırlı olacaktır ki, bu çelişik bir hükme varmayı gerektirecektir. Daha önceden de belirttiğimiz gibi sınırlı parçacıkları istediğiniz kadar yanyana koyunuz, sonsuza ulaşamazsınız, esir parçacıklar dünyasını asla hürleştiremezsiniz. Bu, duruma göre, duyuların dünyası, insan idrakinin özlediği ebedîlik, sonsuzluk, hürriyet konularında yetersiz kalmakta, insanı tatmin edememektedir. İnsan idraki, duyular dünyasını aşma cehdini de beraber getirmiştir. İnsan sonsuzluğa, ebediyete, hürriyete ve mutlaklığa hasrettir. Bu konuda tatmin aramaktadır. Aksi halde fânilik, esaret, mânâsızlık ve izafilik bizi bunaltır. Duyular dünyası bir ıstırap dünyası hâline gelir. Birçok canlılar varlığın duyumuna varıyor, ancak onu kaostan düzene, düzenden hürriyete doğru idraklerinde yüceltemiyorlar. Ancak insan idrakidir ki bu merhaleleri aşabilmektedir. Dr. S. Freud, insanın bu realitesini marazîlikle damgalamaya çalışırken, hayvan idrakini ölçü olarak almışa benziyor. Bizim şuurumuz gerçekte Varın Şuuru'dur. İnsan şuuru çoktan bir'e, sınırlıdan sonsuza, esaretten hürriyete, ölümlüden ebediyete, izafiden mutlak'a yaklaştıkça Gerçek Var'ın şuuruna yaklaşır. Zaman zaman peygamber idraki bu şuuru temsilde insan idrakinin zirvesini ifade eder. Bu muhteşem idrakin Mutlak Var ile en yakın olduğu ân Vahiy ânıdır.

İlim adamı, kaosu düzene doğru zorlarken, sanatkâr bu düzeni insanîleştirmek ister. Peygamberler de, zahirî olan kaosu ve düzeni mutlak ve hür bir yaratma iradesinde eritmek çabasını getirirler.

Peygamberler öte dünyayı mutlak olarak ve duyular dünyasını zahirî olarak gösterirlerken insan idrakinin ulaşabileceği nihai gerçeği işaret etmektedirler. Davaların davası, duyular dünyasında bulunurken öte dünyayı anlayabilmekte ve yaşayabilmektedir. Büyük peygamber Hazret-i Muhammed, bir hadisinde "Siz şimdi uykudasınız, öldüğünüzde uyanacaksınız." diye bildiriyor. Bu idrake ulaşan insan ölümsüzlüğü, Kâdir-i Mutlak'a teslimiyeti en yakıcı bir gerçek olarak bilir. Kur'an-ı Kerim'de bu hususu açıklayan ayetlerden ikisini okuyalım:

"Onlar (bu) dünya hayatından (yalnız) bir dış (tarafı) bilirler. Ahiretten ise onlar gafillerin tâ kendileridir." (2)

"Bu dünya hayatı bir eğlenceden, bir oyundan başka bir şey değildir. Ahiret yurdu(na gelince) şüphe yok ki o, (asıl) hayatın tâ kendisidir; (bunu) bilmiş olsalardı." (3)

(2) Kur'an-ı Kerim, (Er-Rûm suresi, ayet 7).

(3) Kur'an-ı Kerim, (El-Ankebût suresi, ayet 64).

Seyyid Ahmet Arvasî, İnsan ve İnsan Ötesi, s.48-52

{ "vars": { "account": "UA-216063560-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }