1892 yılında Adana’da, bölgenin en köklü ailelerinden Ramazanoğulları’na mensup Mücteba Efendi’nin mahdumu olarak dünyaya geldi.

Adana Mülkiye Rüşdiyesi’ni bitirdikten sonra İstanbul’a geldi. 1914 yılında İstanbul Darülfünun Hukuk Fakültesi’ni birincilikle bitirdi. Ancak hukuk diploması onun için sadece bir "başlangıç"tı. O, eşyanın ve hadiselerin hakiki hukukunu aramaya koyuldu.

Kelâmî Dergâhı ve Es’ad Efendi (1914 - 1931)

Hukuk tahsilinden sonra memleketine dönmek yerine manevi açlığını dindirmek için İstanbul’da kaldı.

  • İntisap: Gümüşhaneli Dergâhı’nda bir süre bulunduysa da, asıl aradığı nefesi Erbilli Es’ad Efendi’de (k.s.) buldu. Es'ad Efendi, bu vakur genci görür görmez istidadını fark etti.

  • Seyr-i Sülûk: Kısa sürede manevi mertebeleri aşarak icazetini aldı. Ancak bu dönem, aynı zamanda "Tekke ve Zaviyelerin" kapatılmasıyla (1925) çakışan zorlu bir dönemeçti. O, tasavvufu binalara değil, gönüllere hapseden bir gizli direnişin öncüsü oldu.

Menemen Hadisesi ve Çile Yılları (1930 - 1931)

Cumhuriyet tarihinin en karanlık sayfalarından biri olan Menemen Hadisesi (1930) sırasında, mürşidi Es’ad Efendi ile birlikte tutuklanarak İzmir’e götürüldü.

Mürşidi Es’ad Efendi yaşlılık ve hastalık sebebiyle hapishanede vefat ederken (bir rivayete göre zehirlenerek), Sâmi Efendi de idamla yargılandı ancak beraat etti. Bu dönem, onun büyük imtihanlarındandı; zindanı bir medreseye çevirdi.

Helal Lokma ve İnziva (1931 - 1951)

İstanbul’daki fırtınalı yıllardan sonra Adana’ya döndü. Bu yıllarda bir kereste fabrikasında muhasebecilik yaptı. Bir "mürşid-i kâmil" olmasına rağmen, kimseye yük olmadan, kendi el emeğiyle geçindi. "Büyük Doğu"nun "iş ahlakı" dediği şeyin canlı numunesi oldu. Sessizce insan yetiştirdi.

İstanbul Yılları ve Erenköy Cemaati (1951 - 1979)

Adana’daki 20 yıllık sükûnetten sonra, manevi bir işaretle İstanbul’a davet edildi. Önce Laleli’ye, sonra Erenköy’e yerleşti.

İstanbul’un kalburüstü esnafından üniversite gençliğine kadar geniş bir yelpazeye "edeb" aşıladı. Zihnindeki İslâm'ı hayatına nakşeden bir neslin mimarı oldu. Haftalık sohbetleri, kuru birer vaaz değil, ruhun ameliyat masası gibiydi.

Büyük Hicret: Medine-i Münevvere (1979 - 1984)

Ömrünün son demlerinde, her müminin hayali olan "Hicret" nasip oldu.

1979 yılında tamamen Medine-i Münevvere’ye yerleşti. Artık o, "Harem-i Şerif"in ayrılmaz bir parçasıydı. Gözleri yaşlı, kalbi her daim zikirle meşgul bir halde "Sevgili"nin komşuluğuna sığındı.

12 Şubat 1984 günü, bir seher vakti ruhunu teslim etti. Cenazesi, binlerce seveninin omuzlarında Cennetü’l-Bakî Kabristanı’na, Ehl-i Beyt’in yanı başına defnedildi.