Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi’nde gerçekleştirilen kültür söyleşisine tarihçi, akademisyen ve yazar Prof. Dr. Mim Kemal Öke konuk oldu. Aylık Baran Dergisi yazarlarından Handan Özduygu’nun yönelttiği soruları cevaplandıran Öke; modern bilim anlayışından kapitalizme, dijital çağın insan üzerindeki tesirlerinden üniversitelerin durumuna, Filistin meselesinden tasavvufa kadar birçok başlıkta değerlendirmelerde bulundu.
Sohbet geleneğine atıfla başlayan programda Özduygu, içinde bulunulan dönemde teknolojik ilerlemeye rağmen derinleşen ahlâkî çözülmeye dikkat çekti. Modern akademi ile tasavvuf geleneği arasında bir bağ kuran Öke’ye, Muhammedî eğitim metodunun günümüz gençlerine nasıl aktarılabileceğini sordu.
“Makamın ve şöhretin değil, ilmin peşinden gittim”
Konuşmasına ilim yolculuğunu anlatarak başlayan Mim Kemal Öke, hayatı boyunca makam, servet veya şöhret elde etmek için çalışmadığını, esas arzusunun öğrenmek ve bilmek olduğunu söyledi.
Türkiye’nin en genç profesörü olmak gibi bir hedefle hareket etmediğini belirten Öke, beşerî ve sosyal bilimlere yönelmesinin arkasında da ilme duyduğu aşkın bulunduğunu ifade etti. Zaman içerisinde eserden müessire ulaşmak gerektiğini idrak ettiğini söyleyen Öke, bilginin insanı yalnızca dünyaya değil, varlığın hakikatine de götürmesi gerektiğini vurguladı.
Öke, ilmin yalnızca veri ve enformasyondan ibaret görülemeyeceğini belirterek, hakiki ilmin irfan ve hikmetle tamamlanması gerektiğini dile getirdi.

“Dijital bir tapınma hâline sürüklendik”
Öke, 21. yüzyılın teknoloji merkezli bilim ve hayat anlayışını “dijital tapınma” olarak nitelendirdi. İnsanların kullandıkları teknolojik araçlara giderek bağımlı hâle geldiğini belirten Öke, dijital sistemlerin yalnızca gündelik hayatı kolaylaştırmadığını, insanın zihnini ve manevî dünyasını da şekillendirdiğini söyledi.
Teknoloji, ekonomi ve küresel şirketler arasında karşılıklı bir ilişki bulunduğunu ifade eden Öke, modern insanın bu düzen içerisinde giderek tüketici bir varlığa dönüştürüldüğünü kaydetti.
Öke, postmodern ve neoliberal kapitalizmi çağımızdaki birçok toplumsal ve ahlâkî problemin temel kaynaklarından biri olarak gördüğünü belirterek, kapitalist sistemin insanı para, tüketim ve haz merkezli bir hayat anlayışına sevk ettiğini söyledi.
“Çalışmanın yerini tüketmek aldı”
Kapitalizmin gelişmesinde pozitivizm ve sekülerleşmenin önemli bir rol oynadığını anlatan Öke, metafizikten koparılan insanın bütünüyle dünyevî hedeflere yöneltildiğini ifade etti.
Öke, geçmişte çalışmanın ve üretmenin kutsandığı bir anlayış varken günümüzde harcamanın ve tüketmenin kutsallaştırıldığını söyledi. İnsanların nasıl kazandığından ziyade ne kadar harcadığının önemsendiği bir düzene geçildiğini belirten Öke, modern bilim ve ekonomi anlayışının insanı yalnızca tüketici bir mahlûk olarak tanımladığını dile getirdi.
Yaklaşık yarım asırlık akademik hayatında kendi kendisine “Hangi bilimi ve kimin bilimini öğretiyorum?” sorusunu yönelttiğini aktaran Öke, bilimin bütünüyle tarafsız ve masum bir alan olarak kabul edilemeyeceğini savundu.
Batı kaynaklı bilimsel birikimin bilinmesi gerektiğini, fakat bunun yanında Türkiye’nin kendi kültürel ve fikrî kaynaklarından hareketle yeni bir bilim anlayışı geliştirmesinin şart olduğunu belirtti.

“Platon biliniyor, Farabî bilinmiyor”
Türkiye’deki sosyal bilimler eğitimini eleştiren Öke, üniversitelerde Batılı düşünürlerin ayrıntılı biçimde okutulmasına rağmen İslam düşünce geleneğinin büyük isimlerinin ihmal edildiğini söyledi.
Siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler alanlarında insanın çoğunlukla kötü, çıkarcı ve iktidar peşinde koşan bir varlık olarak ele alındığını belirten Öke, İslam kültüründeki insan tasavvurunun bundan farklı olduğunu ifade etti.
“Mümin müminin aynasıdır” ve “İnsan insanın dostudur” anlayışını hatırlatan Öke, kendi siyaset ve toplum düşüncesini üretmeyen bir akademik yapının Batı’daki teorileri tekrarlamaktan öteye geçemeyeceğini söyledi.
Doçentlik jürilerinde adaylara Farabî’yi sorduğunu ancak çoğu zaman yeterli cevap alamadığını anlatan Öke, “Platon’u biliyorlar, Aristo’yu biliyorlar fakat Farabî’yi bilmiyorlar” sözleriyle akademideki kültürel kopuşa dikkat çekti.
Öke, yapılması gerekenin Batılı düşünceyi bütünüyle reddetmek değil, Farabî başta olmak üzere kendi düşünürlerimizi bu birikimin karşısına koyarak mukayeseli ve özgün bir ilim anlayışı geliştirmek olduğunu kaydetti.

İbn Sina, İbn Arabî ve Mevlâna üzerinden hikmet çağrısı
Beşerî ve sosyal bilimlerin yeniden kurulmasında varlık meselesinin merkeze alınması gerektiğini ifade eden Öke, İbn Sina, Muhyiddin İbn Arabî ve Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî’nin oluşturduğu düşünce çizgisine dikkat çekti.
İbn Sina’nın varlık ve yaratılışa ilişkin büyük bir ilmî birikim ortaya koyduğunu belirten Öke, İbn Arabî’nin bu birikime metafizik derinlik kazandırdığını söyledi. Mevlâna’nın ise bu düşünceye aşkı ekleyerek yeni bir merhale oluşturduğunu ifade etti.
Öke, metafiziğin bütün ilimlerin çıkış noktası olduğunu savunarak, tasavvuf hikmetinin yalnızca Müslümanların değil, çağdaş insanın yaşadığı anlam, yalnızlık ve ruh bunalımlarına da cevap verebilecek bir imkân taşıdığını söyledi.
“Dijital cahiliye hiçbir şeye inanmıyor”
Söyleşide Necip Fazıl Kısakürek’in, din üzerindeki baskıların sona ermesinin ardından ortaya çıkan yozlaşmaya işaret eden “Buzları erittik, şimdi geçebilirsen çamurdan geç” sözü de gündeme geldi.
Bu değerlendirme üzerinden günümüz toplumundaki dünyevileşmeye temas eden Öke, 21. yüzyılı “dijital cahiliye” kavramıyla tarif etti.
Cahiliye dönemindeki insanların yanlış biçimde de olsa bir inanç dünyasına sahip olduklarını belirten Öke, bugünün dijital cahiliyesinde ise inançsızlığın ve anlamsızlığın öne çıktığını söyledi. Günümüz insanının bir dava arayışından önce mana arayışında olduğunu ifade eden Öke, bu arayışın yanlış mecralara yönlendirilmesinin gençleri büyük bir boşluğa sürüklediğini kaydetti.
Kapitalist düzenin kâr krizini aşmak için suç, haz ve sapkınlık endüstrilerini büyüttüğünü savunan Öke, gençlerin sembollerinden tüketim biçimlerine kadar geniş bir alanda karanlık kültürlerin etkisi altına girdiğini söyledi.
Öke’ye göre çağın en büyük tehlikelerinden biri değerlerin ortadan kaldırılması değil, değerlerin içinin boşaltılarak değersizleştirilmesi. Bu sürecin nihilizmi beslediğini belirten Öke, millî, dinî ve ahlâkî kavramların yozlaştırılarak toplumun savunmasız bırakıldığını dile getirdi.
“Tebliğden önce temsil edebilmek gerekir”
Müslümanların içinde bulunduğu duruma ilişkin de özeleştirilerde bulunan Öke, dinin yalnızca sözle anlatılamayacağını, asıl olanın İslam’ı yaşayarak temsil etmek olduğunu söyledi.
İyi Müslümanlığın bazı ifadeleri ezberlemekten ibaret olmadığını belirten Öke, Hazreti Ebubekir ve Hazreti Ali’nin hâlleriyle İslam’ı temsil ettiklerini hatırlattı.
Öke, özellikle Gazze’de yaşananlar karşısında Müslüman toplumların sergilediği yetersiz tavrı eleştirdi. Yapılan bazı gösterilerin ve açıklamaların gerçek bir mücadeleye dönüşmediğini söyleyen Öke, Müslümanların önce kendi samimiyetlerini ve temsil güçlerini sorgulamaları gerektiğini dile getirdi.
“Üniversite sistemi âlim ve bilge yetiştirmiyor”
Söyleşide Türkiye’deki üniversitelerin ve akademik yükselme ölçütlerinin durumu da ele alındı. Mevcut sistemin âlim, arif veya bilge yetiştirmeye elverişli olmadığını savunan Öke, üniversitelerde büyük ölçüde küresel düzenin ihtiyaç duyduğu uzman ve danışman tipinin üretildiğini ifade etti.
Akademik çalışmaların çoğu zaman toplumun, kültürün ve medeniyetin temel meselelerinden uzaklaştığını belirten Öke, “Kral çıplak” diyebilecek ilim insanlarının sayısının azaldığını söyledi.
Öke, bilgi üretmeyen, yalnızca yayın ve unvan ölçütlerine bağlanan bir sistemin Türkiye’yi fikrî bakımdan bağımlı hâle getirdiğini kaydetti. Bilgeliğin peşinde olduğunu vurgulayan Öke, bilginin insanı ve toplumu dönüştürmediği müddetçe kuru bir akademik faaliyetten ibaret kalacağını söyledi.
Filistin meselesinin geçirdiği dönüşümü anlattı
Birleşmiş Milletler’in Filistin’le ilgili biriminde görev yapan ve 1970’li yıllardan itibaren Filistin meselesi üzerine çalışan Öke, sorunun tarih içerisinde geçirdiği dönüşümü de anlattı.
Filistin meselesinin ilk dönemde büyük ölçüde mülteciler üzerinden ele alındığını belirten Öke, daha sonra Filistin halkının vatan edinme ve devlet kurma hakkının uluslararası gündeme taşındığını söyledi. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda bu yönde kararlar alınmasına rağmen Amerika Birleşik Devletleri’nin Güvenlik Konseyi’ndeki vetolarının süreci engellediğini ifade etti.
Bağlantısızlar Hareketi ve Üçüncü Dünya ülkelerinin bir dönem Filistin’e güçlü şekilde sahip çıktığını hatırlatan Öke, bu ülkelerin Filistin’deki işgali aynı zamanda eski sömürgeci düzenin devamı olarak değerlendirdiklerini kaydetti.
Filistin Kurtuluş Örgütünün zaman içerisinde devrimci iddialarından uzaklaştırılarak etkisizleştirildiğini savunan Öke, daha sonra Filistin davasının Hamas tarafından sahiplenilmesinin bazı Arap rejimlerini tedirgin ettiğini söyledi.
Öke’ye göre bölgedeki yönetimler, Filistin’deki direnişin kendi ülkelerinde benzer hareketlere ilham vermesinden çekindiği için mesafeli bir politika izledi. Filistin içerisindeki siyasi ayrışmaların da işgalci İsrail’in elini güçlendirdiğini belirten Öke, parçalanmışlığın Filistin davasına zarar verdiğini dile getirdi.
Gazze için Birleşmiş Milletler barış gücü teklifi
Gazze’deki katliamlar karşısında Birleşmiş Milletler mekanizmalarının işletilemediğini belirten Öke, Güvenlik Konseyi’nin Amerikan vetoları sebebiyle işlevsiz bırakıldığını söyledi.
Meselenin Birleşmiş Milletler Genel Kuruluna taşınabileceğini ifade eden Öke, burada sağlanacak çoğunlukla Genel Sekreterlik koordinasyonunda bir barış gücü oluşturulmasının mümkün olabileceğini dile getirdi.
Türkiye’nin bu barış gücünün Gazze’ye gönderilmesi için öncü rol üstlenebileceğini belirten Öke, böyle bir girişimin savaşmak için değil, çatışan tarafları ayırmak ve sivilleri korumak amacıyla gerçekleştirilebileceğini söyledi.
Batılı ülkelerin Libya gibi örneklerde müdahale mekanizmalarını kullandıklarını hatırlatan Öke, aynı yöntemlerin Gazze halkı için devreye sokulmamasını eleştirdi.
İşgalci İsrail’in Gazze’de yürüttüğü politikaların dünyanın gözleri önünde cereyan ettiğini belirten Öke, İsrail yönetiminin İkinci Dünya Savaşı sırasında Yahudilere karşı işlenen soykırımı bugünkü saldırılarını meşrulaştıran bir kalkan olarak kullanmasının artık geniş kitleleri ikna etmediğini savundu.
Batılı ülkelerde düzenlenen Filistin yanlısı gösterilere dikkat çeken Öke, İsrail’in gerçek yüzünün Batı kamuoyunda da giderek daha fazla görüldüğünü söyledi.
“İslam dünyasının Türk dünyasına ihtiyacı var”
Öke, Türkiye’nin yalnızca bölgesel değil, medeniyet bakımından da önemli bir konuma sahip olduğunu ifade etti. Küresel güç merkezlerinin İslam’ın içi boşaltılmış ve parçalanmış biçimlerinden rahatsızlık duymadığını; asıl olarak Anadolu’da teşekkül eden İslam anlayışını hedef aldığını savundu.
Maturidî, İbn Sina, Mevlâna, Hacı Bektaş-ı Velî ve Bediüzzaman Said Nursî gibi isimlerle temsil edilen düşünce geleneğinin yeniden anlaşılması gerektiğini belirten Öke, Türkiye’nin kendi aslını ve hakikatini bulmasının zorunlu olduğunu söyledi.
Türk dünyası ile İslam âlemi arasında güçlü bir dayanışmaya ihtiyaç bulunduğunu ifade eden Öke, İslam dünyasının içinde bulunduğu dağınıklıktan çıkmasında Türkiye’nin önemli bir sorumluluk taşıdığını dile getirdi.
“Popülizm ve avamlaşma toplumu bitirir”
Programın ilerleyen bölümünde toplumdaki popülizm, avamlaşma ve kültürel seviye kaybı ele alındı. Öke, bilenle bilmeyenin bir tutulmasının demokrasi veya halkçılık olarak sunulamayacağını söyledi.
Osmanlı’nın son döneminden yakın tarihe uzanan kültür ve düşünce hayatında İbnülemin Mahmut Kemal İnal ve Reşat Ekrem Koçu gibi güçlü isimlerin bulunduğunu hatırlatan Öke, geçmişte ilim ve irfan sahiplerine karşı ciddi bir hürmet ve edep bulunduğunu ifade etti.
Günümüzde ise avamlığın yüceltildiğini ve ne kadar avam bir dil kullanılırsa o kadar makbul görüldüğünü söyleyen Öke, bunun toplumu aşağıya çeken tehlikeli bir süreç olduğunu kaydetti.
Her insanın kendisini geliştirmek ve yaratılışındaki değeri yükseltmekle sorumlu olduğunu belirten Öke, popülizmin kaliteyi, liyakati ve fikrî derinliği tasfiye ettiğini söyledi.
“Süpermarket toplumuna dönüştük”
Modern toplumun kayıtsız ve yalnızca kendi mutluluğuyla ilgilenen bir yapıya dönüştüğünü belirten Öke, insanların başkalarının acılarından uzaklaşmayı bir kişisel gelişim ilkesi gibi benimsediğini söyledi.
İdeolojilerin kötülenmesiyle birlikte fikir, dava ve ideal sahibi olmanın da itibarsızlaştırıldığını savunan Öke, felsefeden ve idealizmden kopan toplumun popülizme teslim olduğunu ifade etti.
Öke, bu yeni toplumsal düzeni “süpermarket toplumu” olarak nitelendirdi. Her şeyin tüketilecek bir ürüne çevrildiğini söyleyen Öke, sağcı veya solcu olmasından önce insanın kaliteli, fikir sahibi ve konuşulabilir olması gerektiğini vurguladı.
İdris Küçükömer, Sencer Divitçioğlu ve Toktamış Ateş gibi farklı düşünce çevrelerinden isimleri örnek gösteren Öke, eski dönemde karşıt fikir sahiplerinin birbirinden öğrenebildiğini, bugünkü fikrî çöküşün ise bunu da ortadan kaldırdığını söyledi.
“Mana olmadan dava olmaz”
Söyleşinin önemli başlıklarından biri de “mana adamı” ile “dava adamı” arasındaki ilişki oldu. Dava sahibi olmanın tek başına yeterli olmadığını belirten Öke, insanın önce mana ile olgunlaşması gerektiğini ifade etti.
Kızı Nazlı ile yaşadığı tecrübelerin kendisine manayı öğrettiğini anlatan Öke, “Asıl davayı orada buldum” dedi. Gençlerin dünyanın her yerinde büyük bir anlam arayışı içerisinde olduğunu belirten Öke, İslam dünyasının bu arayışa kendi büyük irfan birikimiyle cevap vermekte yetersiz kaldığını söyledi.
Gençlerin çeşitli mistik hareketlere, kişisel gelişim kamplarına ve sahte maneviyat biçimlerine yöneldiğini ifade eden Öke, bunun sebebinin gençlerin yalnızca yanlış tercihi değil, Müslümanların kendi değerlerini çağın dili ve yöntemleriyle sunamaması olduğunu kaydetti.
Sürekli gençlerden şikâyet etmek yerine, onların kalbine ve zihnine ulaşacak yeni vasıtaların geliştirilmesi gerektiğini belirten Öke, manevî atmosferin ancak samimiyet, aşk ve Allah’ın zikriyle temizlenebileceğini söyledi.

Kur’an’ı anlamak için gönlün de açılması gerekiyor
Kur’an-ı Kerim’i doğru anlamanın önemi üzerinde duran Öke, Arapça bilmenin ve farklı tefsirlerden yararlanmanın gerekli olduğunu ifade etti.
Kelime tercümelerinin Kur’an’daki aslî manayı her zaman tam olarak aktaramayabileceğini belirten Öke, tasavvufî tefsirlerin işaret ettiği derinliğin de dikkate alınması gerektiğini söyledi.
Elmalılı Hamdi Yazır ve İsmail Hakkı İzmirli gibi isimlerin çalışmalarına değinen Öke, kendisinin tasavvufî tefsirlere özel bir ilgi duyduğunu ve Kuşeyrî tefsirini önemsediğini dile getirdi.
Kur’an’ı anlamak için yalnızca ilmî vasıtaların yeterli olmadığını söyleyen Öke, insanın Kur’an’ın manasını kabul edebilecek açık bir gönle de sahip olması gerektiğini belirtti. Kalbin kapalı olması durumunda ayetlerin insanın içine sirayet etmesinin zorlaşacağını ifade etti.
“Dervişlik mertlik ve cömertliktir”
Kendisini “zamane dervişi” olarak tanımlayan Öke, 21. yüzyılda dervişliğin ne anlama geldiğini de anlattı. Tasavvufun yalnızca bir yere intisap etme arzusuyla elde edilemeyeceğini belirten Öke, hakiki aşkın insanı bulduğunu söyledi.
Dervişliğin ağır bir sorumluluk olduğunu ifade eden Öke, bunun dünyadan el etek çekmek veya miskinleşmek anlamına gelmediğini kaydetti. Zamane dervişliğinin iki temel vasfını “mertlik ve cömertlik” olarak tarif eden Öke, bu özelliklerin Hazreti Ali’nin ahlâkında toplandığını söyledi.
Makam, para ve şöhret peşinde koşmamanın; yetimlere, engellilere ve ihtiyaç sahiplerine hizmet etmenin dervişliğin ayrılmaz parçaları olduğunu belirten Öke, ibadetin sevabını dahi paylaşma şuuruyla hareket edilmesi gerektiğini ifade etti.
Öke, öksüz, yetim ve engelli çocuklara yönelik yürüttükleri müzik terapi çalışmalarını da anlatarak, cennetin insanlara hizmet edilen yerde bulunduğunu söyledi.
Kültür ve sanat alanındaki samimiyet problemi
Müslümanların müzik, sinema ve dijital medya alanlarında yeterli bir üretim ortaya koyamamasına da değinen Öke, çocuklara yönelik üç boyutlu animasyon filmleri hazırlamak amacıyla geçmişte bir çalışma başlattığını anlattı.
Millî ve muhafazakâr olarak tanımlanan iş çevrelerinden bekledikleri desteği bulamadıklarını belirten Öke, kültürel faaliyetler konusunda samimiyet problemi bulunduğunu söyledi.
Büyük konserlerin on binlerce genci bir araya getirebildiğini, buna karşılık düşünce ve kültür programlarının sınırlı bir ilgi gördüğünü ifade eden Öke, Müslümanların gençlere ulaşacak sanat ve iletişim dilini geliştirmesi gerektiğini belirtti.
Konferans salonlarının boş kalmasına rağmen kültür ve medeniyet adına büyük sözler söylenmesini eleştiren Öke, bu çelişkinin ancak samimi, nitelikli ve çağın vasıtalarını kullanan çalışmalarla aşılabileceğini dile getirdi.
“Medeniyet süfliden letafete yükselmektir”
Medeniyet kavramını “süfliden letafete yükselme sanatı” şeklinde tarif eden Öke, tasavvufun da insanı kaba, nefsanî ve aşağı olandan ince, güzel ve ulvî olana taşıdığını söyledi.
Medeniyetin farklılıkları ortadan kaldırmak değil, onları bir bütün içerisinde buluşturmak olduğunu belirten Öke, vahdet-i vücut anlayışının birlikte yaşama ve barış fikri bakımından büyük bir imkân taşıdığını ifade etti.
Down sendromlu kızı Nazlı’nın kendisine farklılıkların nasıl tevhid edileceğini öğrettiğini anlatan Öke, engelli bireyin topluma uymasını beklemek yerine toplumun ona göre hazırlanması gerektiğini söyledi.
Öke, vahdet-i vücut düşüncesini barışın metafizik temeli olarak değerlendirdi. İnsanların farklılıklarına riayet ederek bir arada yaşamasının ancak insanı bütün varlıkla irtibatlı gören bir anlayışla mümkün olabileceğini ifade etti.
“Beni adam eden Nazlı oldu”
Kızı Nazlı’nın hayatındaki yerine özel bir bölüm ayıran Öke, 1991 yılında baba olmasının aynı zamanda tasavvuf yolculuğunun da başlangıcı olduğunu anlattı.
Nazlı’nın kendisine “Baba, ben niçin böyleyim?” diye sorduğunu aktaran Öke, yıllar sonra bu sorunun cevabını “Benim adam olmam için” şeklinde verdiğini söyledi.
Akademik unvanların ve büyük okullarda alınan eğitimin insanı tek başına olgunlaştırmadığını belirten Öke, kızının kendisine insanı, merhameti, farklılığı ve tasavvufu öğrettiğini ifade etti.
Tasavvufun sağlam bir iman ve şeriat temeli üzerine kurulması gerektiğini vurgulayan Öke, bu temel bulunmadan ortaya çıkan maneviyat arayışlarının çeşitli sapmalara dönüşebileceğini kaydetti.
“Ümitsiz değilim, son ana kadar fidan dikeceğiz”
Bütün eleştirilerine rağmen gelecekten ümitli olduğunu belirten Mim Kemal Öke, şartlar ne kadar ağır olursa olsun çalışmaya ve hakikati anlatmaya devam edilmesi gerektiğini söyledi.
İslam’ın korunmak için insanlara muhtaç olmadığını ifade eden Öke, asıl meselenin Müslümanların İslam’ı temsil etme şerefini kaybetmemesi olduğunu dile getirdi.
Batı toplumlarında İslam’a karşı ciddi bir ilgi bulunduğunu belirten Öke, bazı Batılı araştırmacıların İslam düşüncesini Müslümanlardan daha derin biçimde inceleyebildiğini söyledi. Müslümanların kendi din ve medeniyetlerine layık bir temsil ortaya koyamamaları hâlinde büyük bir mahcubiyet yaşayabilecekleri uyarısında bulundu.
Program, ilmin insanı Allah’a ulaştırması, insanın kendi kalbinin derinliklerine yönelmesi ve manevî yolculuğunu sürdürmesi gerektiğine ilişkin değerlendirmelerle sona erdi.
Öke, insanın ilmi Allah’a varmak için öğrenmesi gerektiğini belirterek, hakiki Müslümanlığın büyük bir şahitlik ve sorumluluk makamı olduğunu söyledi. Söyleşinin sonunda katılımcılara teşekkür eden Öke, hakikat yolunda istikamet, gönül genişliği ve manevî yükseliş temennisinde bulundu.
Baran Dergisi





