Server Vakfı’nda düzenlenen “Bir Kitap Bir Yazar” programında, araştırmacı-yazar Dr. Kâzım Albayrak’ın “Necip Fazıl’ın Eserlerinde Hadis: Hikmet, Estetik ve Toplum” adlı eseri konuşuldu.
23 Mayıs 2026 Cumartesi günü yapılan programda Albayrak, Necip Fazıl’ın fikir dünyasında hadislerin tuttuğu yeri, hikmet ve toplum ekseninde ele alırken; Av. Mehmet Ali Bulut da sohbetin program yöneticiliğini üstlendi.

Kâzım Albayrak, Necip Fazıl’ın yalnızca şair kimliğiyle sınırlandırılamayacağını, onun eserlerinde İslâmî ölçü, Ehl-i Sünnet hassasiyeti ve cemiyet tasavvurunun merkezi bir yer tuttuğunu vurguladı. Konuşmasında, Büyük Doğu fikriyatının Peygamber merkezli yapısı ve Necip Fazıl’ın hadisleri bir dünya nizamı fikrine dönüştüren yaklaşımı öne çıktı.
Eser etrafında şekillenen konuşma, Necip Fazıl’ın İslâmî idrak, estetik anlayış ve cemiyet tasavvuruna uzanan bir çerçeve sundu.
İşte Albayrak’ın konuşması:
"Kıymetli misafirler, hepiniz hoş geldiniz. Necip Fazıl’ın vefatının 43. sene-i devriyesindeyiz. Dolayısıyla Üstad’ımıza rahmet dileyerek konuşmama başlamak istiyorum. Server Vakfı’na da bu nazik davetleri için teşekkür ederim. Şimdi Necip Fazıl’ı kitap vesilesiyle anıyoruz. Maksadımız aslında Necip Fazıl’ı anlatmak. Kitabın da amacı buydu. Ben de bu yaşımda yeni şeyler öğrendim. 18 yaşından beri Büyük Doğu okuruyum. 21 yaşında Necip Fazıl ile müşerref oldum. Allah’a şükür, Necip Fazıl takipçiliği böyle oluyor; yazdığı, yaptığı hiçbir şeyi kaçırmazdık.
Necip Fazıl rahmetli olduğu zaman gençtik, 20’li yaşlardaydık. Ondan sonra eserlerini okumaya devam ettik. Fakat 40 sene sonra böyle bir eser ortaya koyuyorsun ve diyorsun ki; 'Ya ben bunları bilmiyormuşum, bunlar da mı varmış?' Okuduğum şeyler, hepsini biliyorum fakat terkip yapınca ve yoğunlaşınca bunu görüyorsun. Necip Fazıl bu kadar mı hadislerle ilgilenmiş? Hadis ilmiyle, İslâm ilimlerinden müktesebat olunca insan daha iyi anlıyor. Mevzumuzda derinleştikçe Büyük Doğu’yu daha iyi anlarız. Kıymeti bu, temeli almak için okumak lazım. Bunun yanından mevzuunda uzman bir kişinin -Büyük Doğu bir dünya görüşü ya- Büyük Doğu’daki bu terkiplerle karşılaşınca o kişinin tespitleri, hayranlıkları bizden kat kat iyi oluyor. Ben 40 senelik okuruyum ama o benden daha iyi anlıyor.
Hadis ilmiyle ilgili araştırma yapınca, Necip Fazıl’ın usul-ü hadis ile ilgili, hadis ilmiyle ilgili kullandığı ifadelere dikkatim yoğunlaştı. Baktım ne kadar hadis ilmi kriterlerine riayet ediyor. Çok dikkatli, sanki bir hadisçi gibi bahisleri almış, kavramları kullanmış. Necip Fazıl’ın böyle bir hassasiyeti var. Necip Fazıl, İslâm ilimlerinde bir kaynaktır. Temel İslâm Bilimlerinde yüksek lisans, doktora yaparken Necip Fazıl deyince hocalar duruyor. “Necip Fazıl İslâmî ilimlerde kaynak mıdır? Neden kaynaktır? Yani ben şimdi Temel İslâm İlimleri’nde yüksek lisans, doktora yapıyorum. Necip Fazıl deyince hocalar duruyor: “Necip Fazıl kaynak mı?” diyorlar. Tabii ben kendi kendime “Sabır” diyorum. Ondan sonra, “Hocam, o kaynak mevzusuna çok girmeden Necip Fazıl’ın bu hususta şu şu eserleri var.” diyorum. Siyer’de olsa Siyer’de söylüyorum. Kelam’da olsa Kelam’da söylüyorum. Hadis’te olsa Hadis’te söylüyorum. Hadis’te işte buyurun, bu eser çıktı. Kaç tane daha eser yazılabilir? Çünkü akademi, bir kaynak kitapla gitmek istiyor. Bu sefer bir şey diyemiyorlar. Yani kusura bakmasınlar da çoğu Necip Fazıl’ı okumamış.
Ve böylece bir şekilde ikna ediyorum. Şimdi bu çalışma ortaya çıkınca, “Vay, Necip Fazıl’da bu kadar şey var mı, bu kadar müktesebat var mı, bu kadar hadis var mı?” diyorlar. 2700 küsur hadis kullanmış, hadis ilmi literatürüne dâhil olmuş, hadislerden süzme yapmış ve hadislerden dünya nizamı kurmuş. Yani bakıyorsun, Büyük Doğu fikriyatının temelinde hadisler var. Bakıyorsun, Büyük Doğu fikriyatının dünya görüşünde zaten mündemiç. Büyük Doğu’nun temel niteliklerini sayarsak en başta mesela Peygamber merkezli bir dünya görüşü olduğunu fark edersiniz.
Şimdi onun Peygamber merkezli olmasına bakıyorsun; Üstad bunu hem hadislerde hem diğer eserlerinde, Siyer’le ilgili Çöle İnen Nur, Peygamber Halkası, Hz. Ali gibi eserlerinde de kullanmış. “O ki o yüzden varız, varlık o yüzden.” Büyük Doğu’nun 7 umdesinde anlatacaktım, hemen birinci umdesini söyleyeyim: Birincisi, Necip Fazıl Hazret-i Peygamber merkezlidir. “En evvel, en üstün” diyor. Muhammedî Nur, Muhammedî Hakikat... “Varlık o yüzden; o olmasaydı varlık olmayacaktı.” Yani varlığı, Allah’ın yaratmasının sebeb-i hikmeti o. Varlık o yüzden tecelli ediyor. O yüzden Muhammedî Nur hakikati... Levlake hadisi malum... Bunların tarihçeleri var, hepsi orada. Necip Fazıl bu geleneğe bağlı tabii ki. Dünya görüşünde bunlar var.
Şimdi yoğunlaşınca arkadaşlar bunları anlıyor. Öteki türlü parça parça. Mesela birini okudu, sonra öteki çıktı onu okudu, sonra öteki çıktı... Ama bu mevzuyla alakalı olanları bir yere toplayınca bir hazine çıkıyor. Bunu 40 sene sonra gördüm. Bir de orada kaçırdığım, Üstad’ın böyle bazı tespitleri var. Diyor ki Üstad, “Şer’î bir ölçüde aldığım zevki hiçbir şiirimde almadım.” diyor. Mesela ben bunu İslâmî ilimler kökenli biri olarak daha önce görmüş olmalıydım. Okumuşumdur ama oraya bir spot olarak altını birkaç kez çizmem gerekiyormuş.
Şimdi arkadaşlar, Necip Fazıl’ı şair diye biliyor değil mi? Ama bakın bu sözü söylüyor. Bu sözü söylediğine göre şairin üstünde. Diyor ki: “Şer’î ölçülerde aldığım hazzı hiçbir şiirimde almadım.” Şimdi bu bir tekerleme değil, bu tahkikî imandır. Bunu ancak tahkikî iman sahibi söyleyebilir.
Şimdi aslında amacım buydu. Yani Necip Fazıl’a yönelik indirgemeci bakışlar beni rahatsız etti. Bu çalışma aslında oradan doğdu. Yani -kusura bakmasın kimse-, karşı tarafın da çapını biliyorum. Şimdi sen küçük gördüğünü, kendi unvanına bakarak küçük görüyorsun. Sen kimsin? Ondan sonra diğerleri de, tabii bazıları isim vermeyeyim, “Necip Fazıl çalışılır mı? Bunlar İslâmcı...” diyor. Yani dünya görüşümüzün dışında olanlar değil bunlar. Ondan sonra bu çalışma ortaya çıkınca danışman hocam da “Çalışılır.” diyor. Bakın ne kadar malzeme çıktı. Neler var, daha neler çalışılır.
Şimdi Necip Fazıl’ı söyleyeyim. Görülmemişleri, el-Mevâhibü’l-Ledünniye’yi sadeleştirmiş, Türkçeye kazandırmış. Siyer’le, Hz. Peygamber’in hayatı ile ilgili mümtaz bir eser, çok güzel bir eser. Necip Fazıl bunu yapıyor. Çöle İnen Nur’dan önce bunu yapıyor. Şimdi Necip Fazıl’ın o eserde düştüğü şerhler var. İslâmî hassasiyetle düştüğü şerhler var. O düştüğü şerhlerden bir akademik çalışma olur. Bütün eserlerini toplayıp bunu çıkarmak bir yana, Necip Fazıl’ın İmam Kastallânî Hazretleri gibi birinin eserine düştüğü şerhlerden ayrıca bir akademik çalışma olur. O kadar hassasiyet gösteriyor orada.
Bir mucizeyle ilgili yorumu oluyor. Üstad, İmam Kastallânî’nin akılla mucizeleri izah eder gibi bir imaj verdiğini yahut o görüşlere biraz meyleder gibi olduğunu görünce hemen oraya şerh düşüyor. Bakın, bu kadar önemli bir şey. Hangi hassasiyetle yapıyor ve sahih yapıyor. Nedir? 7 umdede anlatılan Üstad’ın kaynaklarına geliyor: Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri. Ve ondan sonra Üstad, meşayihle ve ulemayla da çok dirsek teması içerisinde. Burada kaynakları da var: Ömer Nasuhi Bilmen’le görüşüyor, soruyor. Hacı Bayram Veli’ye soruyor. İbrahim Boğalalı’ya soruyor. Üçışık’a soruyor, Bekir Sıtkı Er’e soruyor dinî metin ifade ve ibareleriyle ilgili. İman ve İslâm Atlası var, bunu cezaevinde hazırlıyor. Üstad bunları niye hazırlamış? Aslında gençliğe İslâm’ı öğretmek durumunda olan bir Necip Fazıl var karşımızda.
Bu dile biraz geri gidersek, ikincisi, Necip Fazıl’ın edebî dilini dinî tebliğ dilinde ön plana almak lazım. Tebliğde telkinci bir dil lazım, sanat dili lazım. Bunu yapacak kişinin de başta şer’î hassasiyetinin kuvvetli olması lazım. Şer’î ölçülere, hikmet ölçülerine bağlılığının kuvvetli olması lazım. Bu da Necip Fazıl’da var. Dolayısıyla bunların başa alınması lazım. Yani Temel İslâm Bilimleri’ni okuyup da hoca olan birinin, “Bizim alanımızla alakası ne?” demesi çok yadırganacak, acınacak bir durum arkadaşlar.
Necip Fazıl’ın hadis tanımı var. Öyle güzel bir tanım ki, o mübarek dudaklardan çıkan kudsî hadislerle ilgili ifadeyi alıp hadis kitaplarına koymak gerekir.
Üstad’ın kudsî hadis tanımı, hadis ilminin inceliklerini irfanî boyutta bildiğine dair ipucu verir: “Hadîs-i Kudsî, Allah’ın kelâmıdır. Kur’ân da Allah’ın kelâmı... Fark nedir derlerse bu bir şer’î mesele olur. Kur’ân melek vasıtasıyla tebliğ edilen Allah’ın kelâmıdır. Hadîs-i Kudsî ise şöyle: Resûlullah’ı bir nur kaplar ve Allah kelâmına mukaddes dudakları bir mecra olur. Melek vasıta olmadan... buna Hadîs-i Kudsî denir.”
İlim haricinde Necip Fazıl’ın tanımlarında hikmet var. Hikmet boyutunu veriyor ifadelerine. Kuru ilim dediği şey soğuk olur. İlim dili soğuk olur, itici olur. Biz halka ilim diliyle hitap etmekten ziyade hikmet diliyle hitap ederiz. Kardeşim, öğrenciye de ilim dilinden ziyade önce hikmet dilini ver. O hikmet dilini alsın, sevsin. Peki bunu neden öğrenciye öğretiyor? O da öğretsin diye, hocalık yapsın diye değil mi? Peki bu hikmet dilini almadan nasıl hocalık yapacak? Ona da bunu vermemiz lazım.
Şimdi mesela biri “Necip Fazıl iyi bir ediptir.” dese hemen itiraz ederim: “Hayır.” Niye itiraz ediyorsun? Necip Fazıl büyük şair, Sultânü’ş-Şuarâ. Bak şimdi tanımlama yapıyorsun, damgalama yapıyorsun, vasıflandırma yapıyorsun. O kişinin başta alınacak, en önde gelen vasfını söylüyorsun değil mi? “Necip Fazıl büyük bir ediptir.” Nokta koyuyorsun. Ona itiraz ediyorum. Hayır, Necip Fazıl mütefekkir, sanatçı ve aksiyon adamıdır. Fikir, sanat ve aksiyon adamıdır. Bak, sanatçı bunun içerisine girdi. Cemiyetçi mütefekkirdir. Tek kelimeyle söylemek gerekirse Necip Fazıl aksiyon adamıdır. Ama aksiyona indirgiyorsun? Aksiyonun tanımını verelim: Büyük fikir ve onun büyük iş hâline inkılâbı. Bak şimdi burada aksiyon tanımı var. İkincisi, aksiyon yaşanmışlıktır değil mi arkadaşlar? Yaşanmışlık. Büyük fikri koyduk, fikirsiz olmayacağını gördük.
Peki hikmet nedir? İlimde yaşanmışlık yoktur; ilim bilgidir, malumattır. Hikmet; amel, ilim ve irfan kademesiyle olan derecedir, daha yukarıdadır. Yani hikmet, içselleştirilmiş bilgidir. İrfan da diyoruz buna; içselleştirilmiş bilgi, bünyeleştirilmiş bilgi. İlim malumat yığınıdır, bilgidir, kalıp bilgisidir. Bilmek, itikadın aynısı değildir. Biliyor ama inancı ne, inanıyor mu mesela? Bilginin inanç hâline dönmesi irfan oluyor. Asr-ı Saadet’te ilmin tarifi, bugünkü ilmin tarifi değildi. Bugünkü ilim Descartesçı, Kartezyen bilimdir; akademi ilmi de budur. Yani ilim kelimesi örtüşüyor diye aynı şey zannedilmemeli. Bizde ilimde ahlâk var. İlim ahlâktan ayrılır mı? Ahlâk var, metafizik var, amel var. Biz ilmi niçin öğreniyoruz? Satmak için mi, kürsülere çıkıp anlatmak için mi? Anlatan kişi bu ilme sahip çıkmasa dinler miyiz mesela? Dinlemek ister miyiz arkadaşlar? Ben dinlemem. Mecbur kalsam belki dinlerim. “Bu ilmi de alayım, ne yapalım; bu adamda bazı taraflar bozuk.” diyerek mecburen alırsın, o ayrı bir şey. Ama kişinin o kişiye tabi olması, peşine gitmesi başka bir meseledir.
Şimdi aksiyon tanımında ne oldu? Aksiyon tanımına irfan girdi arkadaşlar. Büyük fikirle büyük iş hâline inkılâbı; ilim de girdi. O süzülmüş hâli, süzülmüş hâli... Müslümandan da istenen budur. “Faydasız ilimden Allah’a sığınırım.” hadisi var. Ne demek bu? Şimdi buraya örtüşüyor değil mi arkadaşlar? Ne yapalım o malumatı? Bir arkadaş söylemişti, ilahiyatlarda Mu’tezile propagandası yapılıyor. Bir hoca bana demişti ki: “Akılcı, akılcı.” diyerek Mu’tezile’yi öne çıkarıyorlar. O zaman demiştim: “Madem akılcı dedin, o zaman Descartesçı ol.” Akılcının şahı o. Ne diye Mu’tezile oluyorsun? Ehl-i Sünnet aklı bilmiyor mu? Akılcılığın yerini bilmiyor mu? Selim akıl ne? Hikmet ne? Kur’ân... Akılla nereye gidebilirsin? Ondan sonra mucizeyi inkâr etme, Peygambersiz İslâm, hadisleri tartışma, akla vurma... Aklın almadığı şeyi reddetmek şart değil ki. Akla aykırı, bedihî olan şeyler ayrı bir şeydir; tevil edilebilir. Biz Hanefî ekolü olarak Ehl-i Rey ekolüne bağlıyız. Ama akliyecilik, rasyonalizm denen şey ayrı bir şeydir. Yani insanın manevî hayatını kabul etmiyor bir kere. Akılla ölçecek, her şeyi akılla ölçecek. İman, vahiy, mucizeler akılla ölçülür mü? Ölümden sonraki hayat akılla ölçülür mü? Müslüman bunları imanla kabul eder.
Şimdi bu Peygamber merkezli olmasının fikrî altyapısı olarak zaten ona dayanıyor, inanç sistemine dayanıyor. İkinci bir sebebi de var, amelî bir sebebi. Üstad’ın burada güttüğü bir amaç var. Bunları ben çıkarıyorum. Tabii bu daha da zenginleştirilebilir. Ben Üstad’ın gözbebeğiyle konuşacak hâlim yok. Biz onun öğrencisiyiz, dilini şuurumuzla konuşuyoruz. İkinci sebebi, onu hissediyorum, görülüyor zaten, siz de katılıyorsunuz: Topluma İslâm’ı Hazret-i Peygamber veya hadisler üzerinden verme merkezli siyasetini, anlayışını biliyor. Neden bu? Bunu hocamla da paylaştım. Hocam da bana söyledi: “Osmanlı böyle yapmıştı.” dedi. Necip Fazıl ile ilgili hocalarla sohbet ediyoruz, ilmî münazarada bulunuyoruz. Hocam dedi ki; o dönemle burayı da örtüştürürsek çok faydalı oluyor, benim de bilmediğim şeyleri öğreniyorum. Mesela Osmanlı bunu görmüş; topluma İslâm’ı Kur’ân’dan, ayetlerden değil; hadislerden, Hazret-i Peygamber’in hayatından vermiş. Necip Fazıl bunun için Çöle İnen Nur’u yazmış. Sebeplerinden biri de bu. Tabii mürşidinin de tesiri var.
İslâm topluma Hazret-i Peygamber’in hayatından, hadislerden verilir; doğrudan Kur’ân’dan değil. Kur’ân’dan ulema beslenecek. Neden Hazret-i Peygamber’in hayatından? Çünkü yaşanmış örnek. İnsan ve beşer olarak bize daha yakın; yaşanmış örnekliği var, hayatımıza daha çok dokunuyor. Kur’ân ilahî görüşte yukarıda, daha çok teorik. Aslında kıssalarda da bu maksadın olduğunu tahmin ediyorum, ayetlerde de var. Ama hadislerde bu daha çok. İslâm’ın yaşanmışlığı hadislerde tezahür ediyor. “Yaşayan Kur’ân” deniyor ya Allah Resulü’ne; Hz. Âişe Radıyallahu Anhâ bunu neden diyor? Bunun için. Bakın, Necip Fazıl bunu görmüş. İşte bunu ilahiyatçılara anlatamıyorum. Necip Fazıl bunu görmüş, demek ki bu benden kat kat ileride.
Ve hadislerle dünya nizamı... İman ve İslâm Atlası’nda bir bölüm var: “Hadislerle Dünya Nizamı.” Çöle İnen Nur, Görülmemişleri, el-Mevâhibü’l-Ledünniye’yi İmam Kastallânî’den sadeleştirmesi... Es-Selâm manzum siyerdir. Yani oturuyor ve Allah Resulü’nün 63 yıllık hayatını ele alıyor. Şiirle, sanatla ilgilenen bilir. Allah Resulü’nün hayatını manzumeleştireceksin, hiçbir şeyi de kaçırmayacaksın. Hazret-i Peygamber’in hayatında hiçbir hadiseyi atlamayacaksın. Bütün savaşları, hicreti ve diğer hadiseleri anlatacaksın. Peki bunu bir de manzum yapacaksın. Manzum demek şiir demek; şiirin ölçüleri, vezin, kafiye, hece gibi unsurların içine bunu sığdıracaksın ve Allah Resulü’nün hayatını tablo hâlinde ulaştırıp vereceksin. Bir şey atlayamazsın, olmaz. Hepsini vereceksin. Es-Selâm diye bir eser ortaya çıkıyor. Bu cehde, bu çabaya niye giriyor? Bence şiir yazmak için girmiyor. Takdir edersiniz ki şiir yazmak için girmiyor. Biraz önce bahsettiğim sebeplerden dolayı giriyor. “Varlık o yüzden” anlayışıyla giriyor.
Ben Necip Fazıl’ı 7 umdede anlatırken dördüncü umdede Hazret-i Peygamber temelli anlayışı anlatıyordum. Şimdi böyle bir şey geldi. Bu şekilde kitapla doğrudan alakalı bir durum oluyor. Bu hususta Necip Fazıl’ın hadisleriyle ilgilenmem bana çok manevî bir zevk kattı, bunu size söyleyeyim. Burada dinleyicilerin de Büyük Doğu’ya bakışında böyle bir sinerji oluşturalım. Bunu söyleyeyim. Yoksa söyler geçerdim. Şimdi bu videolar her yere gidecek ama ne yapalım, biz samimiyetimizi, sohbetimizi bozmadan devam edelim.
Şimdi Necip Fazıl, bir, şeriattan zerre taviz vermeden onu eşya ve hadiselere tatbik edebilmenin, eşya ve hadiseleri ona hâkim kılmanın dünya görüşünü örgüleştirmiş adamdır.
Arkadaşlar, şeriattan zerre taviz vermemesi birinci umdesidir. Onu eşya ve hadiselere tatbik edebilmenin dünya görüşü... Eşya ve hadiseye tatbik etmek için dünya görüşüne ihtiyacımız var. Bu da Büyük Doğu ideolocyasının tanımıdır. Necip Fazıl’da kimse şeriata zerre muhalif, şeriata zerre aykırı bir harf, bir kelime gösteremez. Gösteremedi Allah’ın izniyle. Onun vasfı bu, çilesi o, içecek nefesi o. Biliyorsunuz mücadelesi de bunun içindi. Bizim için bulunmaz bir nimet oluyor bu.
İkincisi, şeriattan zerre taviz vermemesi ve Ehl-i Sünnet hassasiyetidir Necip Fazıl’ın. Büyük Doğu, İslâmiyet’in emir subaylığıdır. Büyük Doğu, İslâm içinde ne yeni bir mezhep ne de yeni bir içtihat kapısıdır. Sadece Sünnet ve Cemaat Ehli tabirinin ifade ettiği mutlak ve pazarlıksız çerçeve içinde, olanca safvet ve asliyetiyle İslâmiyet’e yol açma geçididir. Ve çoktan beri kaybedilmiş bulunan bu safvet ve asliyeti, 20. asrın eşiğinde eşya ve hadiseye tatbik etme işidir. Galiba işlerin en değerli ve pahalısı budur. Bunu ezberimden okudum. Necip Fazıl’ın Büyük Doğu tanımlaması bu, tavizsiz çizgisi budur.
Üçüncüsü, tarih muhasebesi. Necip Fazıl’ın Ulu Hakan Abdülhamid Han eseri, Vatan Haini Değil Büyük Vatan Dostu Sultan Vahidüddin eseri... Bu, tarihimizi, hafızamızı, kimliğimizi, kişiliğimizi yok etmek isteyenlere karşı bir tavırdır. Yani bir canımıza kastetmiyorlar; imanımızı da almak istiyorlar. Musallat oluyorlar. Şeytanın örgücü adamları, ahbesin örgücü adamları... İşte Necip Fazıl burada çıkıyor. Onların düzmece tarihlerini bozuyor. O dönemde Ulu Hakan Abdülhamid Han demek başlı başına aykırı bir çıkıştır. İlk hapisleri de zaten bunlardan oluyor. Sultan Vahidüddin Han eserinden dolayı mahkûmiyet alıyor.
Bakın arkadaşlar, tarihine küfreden, geldiği nesebine küfreden haramzadedir. Bizim neslimiz belli, soyumuz belli. Biz Hazret-i Peygamber’e mensubuz, onun ümmetindeniz. Neslimiz de soyumuz da her şeyimiz belli. İslâm inancı budur. Soysuzlara bu ülkeyi bırakmayacağız Allah’ın izniyle. Şimdi Sultan Vahidüddin eserinden dolayı 18 ay mahkûmiyet aldı ve eyvallah deyip huzura gitti Necip Fazıl. Biliyorsunuz, mahkûmiyet cezası aldı.
Dördüncüsü, Necip Fazıl’ın bir dünya görüşü ortaya koymasıdır. Yani fikir adamı olabilir ama o dünya görüşü koyuyor. İdeolocya Örgüsü temel kitaptır. İdeolocya Örgüsü’nü bileceğiz, o pusuladır, bizim rehberimizdir. İdeolocya Örgüsü temel eserdir. Şiirlerinden alacağımız zevki alalım fakat fikrî yapımızı da bunun üzerine kuralım. Necip Fazıl, şiiri iman için bir kürsü olarak görüyor. Şiir için de “duygulaşmış fikir” diyor. O imanın merkezine de İdeolocya Örgüsü’nü koyuyor.
Yani İslâmî bir dünya görüşü ortaya koymuştur. Sosyal ve siyasi meselelerde bizim yürüyeceğimiz, devrimizde bize lazım olan yolu göstermiştir. Batı’dan gelen esarete, Batılılaşmanın kültürel sömürgesine karşı durma zarureti içindeydik; hâlâ da bu sömürgeden kurtulma durumundayız. Necip Fazıl, buna karşı Batı ve Doğu muhasebesi yaptıktan sonra Batı eleştirisini ortaya koyuyor. İdeolocya Örgüsü budur. Orada bozulmanın köklerine gidiyor, oradan ideolocyasını kuruyor. “Beklediğimiz İnkılap” diyerek kendi dünya görüşünü ortaya koyuyor. Dördüncüsü dünya görüşü dedik. Bu şarttır, elzemdir.
Hülasa olarak şunu söyleyeyim, ondan sonra sorular kısmına geçebiliriz. Necip Fazıl, şeriata sımsıkı bağlı bir dünya görüşü kurmuş, öncü ve merkezî bir mütefekkirdir. İçtimaî, siyasî ve hukukî bir nizam olan Başyücelik Devlet ve İdare Mefkûresi’ni ortaya koymuştur; özet olarak bunları söylüyorum.
Dikey ve yatay oluşu aynı anda çalışan yani zihnimizi ve kalbimizi dolduran bir sistemdir. O entelektüel çilesi sonunda, “Verin cüceye, onun olsun şairlik.” demiştir. Bu yüzden onun mütefekkirlik ve aksiyon vasfını ön plana çıkarmamız gerekiyor.
Necip Fazıl ümit ve aksiyonumuzdur. Zaten Salih Mirzabeyoğlu’nun İstikbal İslâm’ındır kitabını da kendisi hazırlatmıştır. Son olarak hepinizi “İstikbal İslâm’ındır” şuuruyla, bugünün hakkını veren gönüldaşlar olma temennisiyle kalbî duygularımla selamlarım. Dinlediğiniz için teşekkür ederim."

Programın ardından Dr. Kâzım Albayrak, okuyucuların yoğun ilgisiyle karşılaştı.
Katılımcılarla sohbet eden Albayrak, “Necip Fazıl’ın Eserlerinde Hadis: Hikmet, Estetik ve Toplum” adlı eserini imzalayarak okurlarıyla bir araya geldi.
Program, kitap takdimi ve imza faslının ardından hatıra fotoğraflarıyla sona erdi.




Konuşmanın ardından soru cevaplara geçildi.
Said Anlar: Hukuk mezunuyum. İki sorum var. Birincisi; girişte “Hikmet diliyle halka hitap etmeliyiz.” buyurdunuz. Biraz da açtınız ama ben bunu daha geniş şekilde sormak istiyorum. Hikmet diliyle halka hitap etmenin unsurları nelerdir, bu konuda neler yapmalıyız? Diğer sorum da konuyla doğrudan bağımsız ama bahsettiğiniz için sormak istiyorum: Sultan Vahidüddin Han hakkındaki kitabından ötürü Üstad’ın 18 ay ceza aldığını ifade ettiniz. O hukukî süreci izah eder misiniz? Neden ve nasıl yargılandı Üstad? Teşekkür ederim.
Dr. Kâzım Albayrak: Hikmet dili, telkin dilidir. Sır idraki, telkin dilinin sır idrakidir. Ruhî bir tarafı vardır; sadece akla hitap etmez, kalbe de hitap eder hikmet. Hikmette ilim akıldır; hikmet, aklın yanında kalptir. Biz şimdi... İslâm kalbin yoludur. Biz sadece ilim dersek, bu devirdeki anlaşılma biçimi ilimde kalsın diye söylüyorum, kalp ihmal edilir, irfan ihmal edilir. Dolayısıyla Necip Fazıl, Çöle İnen Nur’da diyor ki: “Bu eser sanat edasıyla ele alınmıştır.” Yine Allah Resulü’nün ilim diliyle değil, sanat diliyle anlatılması gerektiğini söylüyor. İlim dilinin bunu kurcalayacak, hesap soracak durumda olmadığını ifade ediyor. Çünkü bizim peşin kabulümüz var. Biz onu Muhammedî Nur olarak görüyoruz. Zaten Peygamber. Dolayısıyla burada ilim dili hesap sorar, mutlaka bir ölçüye bağlamak ister, aklın kıstaslarına bağlamak ister. Aklın üstünde hikmet dili, ruhî ve kalbî oluş, sezgi olduğu için hikmet dilini söyledim. Yani arif, âlimden üstündür. Arif, âlimden üstündür.
Şimdi o Sultan Vahidüddin eseri... Önceleri, 60’lı 70’li tarihlerde beraat ediyor. Üçüncü baskıda tekrar bir şikâyet oluyor. Önce ilk baskıda beraat ediyor, üçüncü baskıda tekrar yargılama oluyor ve bu sefer mahkûmiyet alıyor. 18 ay ceza alıyor. Bu, 1980’li yıllarda oluyor. Üstad’ın da çok yaşlılık dönemi. Malumunuz, 1983 yılında vefat ediyor. Üstad’ın bu yaşta cezaevine girip girmemesi mevzu oluyor. Doktor dostları var; Süleyman Yalçın gibi isimler. Raporlarla infazı geciktiriyorlar. Yoksa infaz aşamasına gelmişti. Sonunda Üstad vefat ediyor.
Said Anlar: Sebepleri neydi, onu merak ettim.
Dr. Kâzım Albayrak: Malum kişinin manevî şahsiyetine hakaret iddiası. Hâlbuki öyle bir şey yok. Kitabın adı da zaten Vatan Haini Değil, Büyük Vatan Dostu Sultan Vahidüddin. Hakaret yok, hiçbir şey yok. Bazıları bundan rahatsız olmuş. Yani “Onu övüyorsun.” diye rahatsız olmuşlar. Ona karşı olanlar hakkında bir şey söylemiyorsun, bakın; bir şey yok. Hiçbir şey yok. Buna rağmen, “Onu övdün.” diye mahkûm ediyorlar. Yoksa 5816 sayılı yasayla ilgili de doğrudan bir şey yoktu. “Övüyorsun.” diyorlar. Evet, ama hukuk da böyle işte.
Bahattin Yeşiloğlu: Üstad’ın kalbinin Başyücelik olduğunu söylediniz. Bugün sistem tartışmalarında bir taraf parlamenter rejime tekrar dönülmesi gerektiğini söylüyor, bir taraf da başkanlık sistemini savunuyor. Başyücelik’in bu iki sistemden farkı nedir acaba? Belli başlı ölçülerle anlatabilir misiniz?
Dr. Kâzım Albayrak: Başyücelik devlet modeli... Tabii insan bu sistemlerle de mukayese ediyor; aklımız öyle çalışıyor. Yani bir şeyi hep başka bir şeyle mukayese ederek değerlendiriyoruz. Bu, bir noktada haklı bir yaklaşım. Başyücelik sisteminde Yüceler Kurultayı merkezde yer alır ve Başyüce’nin yetkisi vardır. Başyüce’nin yetkisi itibarıyla, ben kanaatimi söyleyeyim, icraat hızı açısından başkanlık sistemine benziyor. Fakat derinliğine indiği zaman Yüceler Kurultayı’nın ağırlığı var. Yani Ehl-i Hal ve’l-Akd, Meşveret Meclisi diyebileceğimiz bir ağırlık var.
Necip Fazıl aslında İslâm’da şûra prensibini başa almış. Fakat bizde baş sistemi de vardır; yani baş vardır. Üç kişi yola gitseniz baş seçersiniz. Bu baş, ilkelere bağlıdır ama. Yani diktatörlüğe kapalıdır. Başa icraat için yetki veriliyor. Halife’ye yetki veriliyor; Halife’nin danışmanları var, mürşid olarak gördüğü kimseler var. Fakat Halife de yetkilidir ama Kur’ân ve Sünnet’e aykırı bir şey yapamaz, böyle bir davranışta bulunamaz. O hususta Yüceler Kurultayı’nın denetlemesine ve otoritesine bağlıdır.
Necip Fazıl böyle bir sistem ortaya koyuyor. Tamamen İslâmî kaynaklardan, Mâverdî’nin eserlerinden, Ahkâm-ı Sultâniyye’den ve benzeri kaynaklardan süzülmüş bir model. Mesela “Cumhuriyet rejimlerinin en ilerisi” diye bir ifadesi var. Mukayese ediyor. Bunu şûradan ve meşveretten çıkartabiliriz. Fakat Başyüce’nin baş nizam olarak yetkisi var. Yasama, yürütme ve yargı ona bağlı. Yönetimde hızlı hareket etme açısından başkanlık sistemine yakın oluyor ama Başyüce’yi Yüceler Kurultayı seçiyor. Ayrıca karşılıklı fesih yetkileri var. İnşallah çıkacak çalışmamda bunu detaylı şekilde anlatacağım.
Gürkan Can: Hocam, sunumunuz için teşekkür ediyorum. Tarih öğretmeniyim. Bizde tarihte milattan önce, milattan sonra kavramları vardır. Necip Fazıl’da da A.Ö., A.S.; yani Arvâsî Hazretleri’nden Önce, Arvâsî Hazretleri’nden Sonra gibi bir ayrım yapmamız abesle iştigal olur mu? Bir de Arvâsî Hazretleri’ni tanımadan önceki hayatını nasıl değerlendirmemiz gerekiyor?
Dr. Kâzım Albayrak: O ve Ben kitabı, Necip Fazıl’ın hayat hikâyesini zaten tanımadan önce ve tanıdıktan sonra diye iki bölüme ayırmıştır. O ve Ben kitabında dediğiniz doğru, o şekilde bir ayrım var. Necip Fazıl’ın Arvâsî Hazretleri’nden önceki hayatını da kendisi anlatıyor. Babıâli’de de bu var, O ve Ben kitabında da var. Zaten kendisi de hayatını tanımadan önce ve tanıdıktan sonra diye ayırıyor. Bohem bir hayatı olduğunu söylüyor. Genç şair olarak çok pohpohlandığını söylüyor. Fakat Necip Fazıl itikatsız biri değil; bunu da söyleyebiliriz. Hiçbir zaman materyalist biri olmamış. Fakat İslâmî ölçülere ram olmamış, raptolmamış, bağlanmamış. O dönemde de güzel şiirleri var, metafizik şiirleri var. Allah’ın Ayşesi gibi şiirleri var. Bunun yanında, o dönemden çöpe attığı şiirleri de var. Ama Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri’nden İslâmî şuuru aldığında Sakarya Türküsü’nü yazıyor, dava ve cemiyet meydanına atılıyor, İdeolocya Örgüsü’nü yazıyor, Çöle İnen Nur gibi bir destanı kaleme alıyor. Yani ona bambaşka bir aşk düşüyor, bir ateş düşüyor. Yolunu buluyor. Bir deha olduğu zaten belli. Gençliğinden, çocukluğundan beri bir deha. Arvâsî Hazretleri’yle tanışması hoş bir tevafuk değil mi? Tabii kader sırrını bilemeyiz; Allah’ın bir lütfu. Yani bir de karşı tarafın adamı o. O tarafın silahı... Torunu bana söylemişti. “Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri, Necip Fazıl’ı oradan aldı, o silahı doldurdu ve onlara doğrulttu.” demişti. Necip Fazıl, karşı tarafın adamı diye biliniyor. Her ne kadar itikadı olsa da o çevrenin büyük adamı, o çevrenin mensubu olarak görülüyor. Zaten mevcut rejimde sanat çevreleri de onların elinde. Şimdi Necip Fazıl oradan, genç şair ve büyük şair olarak bu tarafa dönünce ne oldu? Dava şairi oldu. Ama bir dede var, bir anne var namazında... Dedesi tabii ki dinî terbiyesini veriyor. Huzur ve Gönül’ü okuyun. Dedesi Abdülhamid Han adliyesinde görev yapmış Mehmet Hilmi Efendi. İlk dinî terbiyesini ondan alıyor, 12 yaşına kadar. Bu tarafı iyi ama şeriat kavgası, İslâm kavgası, bunun fikriyatını ortaya koymak başka bir şey; bir dert işi, çile işi değil mi? Mesele bu.
Hacı Bayram Erdur: Hocam sorum şu: Türkiye’de bu durumu yaşadık. 70-74 dönemlerinde şehir şehir dolaşıp bizlere karizmasıyla önder olurdu, hakikaten peşine giderdik ve dinlerdik. Necip Fazıl gibi bir deha, bambaşka bir deha ve bazen de farklı görüşleriyle radikal yaklaşımlar sergileyen bir isim. Size göre 21. yüzyılın karmaşıklığı içinde ufkumuzu açacak, Necip Fazıl gibi bir şahıs kim olabilir?
Dr. Kâzım Albayrak: Hepiniz, hepiniz, hepiniz. Siyasi tarafından bahsetmiyorum. Aylık Baran Dergisi’ni takip edebilirsiniz. Necip Fazıl olmak ayrı bir meseledir. Necip Fazıl bambaşka bir dehaydı. Bu çizgiyi takip edenler var, bendeniz de bu çizgiyi takip ediyorum ama Necip Fazıl olmak ayrı bir dert. Şunu söyleyeyim: Necip Fazıl olunamaz. Salih Mirzabeyoğlu olunamaz. Onların ancak takipçisi olunur. Bunlar kurucu mütefekkir, deha ve nadir eşhastır. Biz bunların kıymetini bilmeli, onların yolundan kendi alanımızda ışık sızdırmalıyız. Yıldızlar çıksın yani. İslâm’ın önderleri çıksın, meyveleri çıksın.
Reis Erken: Bu sunum çok güzel oldu, hoşuma gitti ve istifade ettik. Ama dikkat ettiğim, merak ettiğim bir şey var: Bu Başyüceler Meclisi kimlerden oluşacak? Atamayla mı, seçimle mi belirlenecek? Beşer olarak azli nasıl olacak? Çünkü bunlar da mutlak varlıklar değil. Bir de Mu’tezile kavramını biraz açarsanız iyi olur. Çünkü Mu’tezile kenarda durma anlamındadır. İtizal hareketlerine baktığımızda Hasan Basrî’nin meclisinden itizal eden, kenara çekilen, fikir beyan etmeyen veya başka şekilde tavır alan bir yapı görüyoruz. Bunu biraz açarsanız iyi olur diye düşünüyorum.
Dr. Kâzım Albayrak: Başyücelik Devlet ve İdare Mefkûresi’ne ikinci soru oluyor galiba. Memnun oldum. Demek ki yeni çalışmam ilgi uyandıracak, muhataplarını bulacak. Burada şimdi iki hukukçu var. Yüceler Kurultayı’nı kim seçecek? Seçim olayı... Biz seçime çok endeksli bir toplum olduk. Bireyi sosyal yoluyla tüketiyoruz kendimizi. Yani her şeyi sandığa bırakmayalım. Necip Fazıl diyor ki: “Bir çobanın oyuyla İmam Gazâlî’nin oyunu bir tutan anlayış...” İşte Necip Fazıl bunu eleştiriyor. Yoksa bu devirde Müslümanların söz sahibi olmalarına imkân veren halktır, asıl olan halktır. Tabii ki seçim hakkını sonuna kadar kullanın. Dolayısıyla işi ehline verme ölçüsü, iş bilenlerle bilmeyenlerin bir olmaması ölçüsü Başyücelik devletinde rehber olacaktır.
Kur’ân ve Sünnet yolunda gidecek bir sistem olduğu için, bir çobanın oyuyla İmam Gazâlî’nin oyu bir olmaz. Ehl-i Hal ve’l-Akd vardır. Şimdi İmam Mâverdî’nin şöyle bir tasnifi var: Seçen zümre, seçilen ve onun haricinde kalanlar. Seçen zümre... Yani halkın her yerde her şeyi bilmesi söz konusu olamaz. Belediye ile ilgili bir şey olacak, onların hayatıyla ilgili bir mesele olacak, tabii ki halka soracaksın. Ama ulemanın bildiği bir mevzu halka sorulur mu? Hakikat halka sorulur mu? Necip Fazıl’ın dediği budur.
Yüceler Kurultayı nasıl oluşacak, onu da ifade edeyim. Necip Fazıl, “Büyük Doğu İslâm İnkılâbı” diyor. İslâm İnkılâbı diyor. İslâmî bir nizamdan bahsediyor. Bu Büyük Doğu’dan sonra, İslâm İnkılâbı’ndan sonra ehliyetler, çilekeşler, münevverler, aydın tabaka... Yani böyle mevki, makam, şimdiki gibi itibar, para, müteahhit anlayışı değil. Yüceler Kurultayı’nı onlar oluşturacak. Seçkinler, erdemliler, çilekeşler, fikir soyluları oluşturacak. Bunlar kendi içlerinden Başyüce’yi seçecekler.
Başyüce 5 yıllığına seçilecek. 5 yıl sonra tekrar intihap edilebilir. Olmazsa yine Başyüce, Yüceler Kurultayı içinden seçilecek. Yüceler Kurultayı nasıl yenilenecek? Yüceler Kurultayı, bu özelliklere uygun şekilde yetişen milletin ileri gelenlerinden, seçkinlerinden, çilekeşlerinden namzetlik unvanı verecek. Onları takip edecek, belki onlara dosya hazırlayacak. Dolayısıyla Yüceler Kurultayı’nda boşalan koltuklar yine bu şekilde ehliyetlerin devirdaimiyle dolacak.
Devlet bu şekilde düzenleneceği için bütün diğer kurul ve kuruluşlar da buna göre şekillenecek. Halk Divanı oluşacak. Burada seçimler olabilir. Halk Divanı bir denetleme mekanizmasıdır. Belli bölgelerin, belli bir partileşme şeklinde olmayacak yalnız. Partileşme, hizipleşme değil. Yani neyin partisindesin? Halk Divanı’na üyeler gönderilecek. Necip Fazıl, Halk Divanı’nın Başyücelik Sarayı’nda yapılacağını söylüyor. Halk Divanı, Başyüce’ye hesap sorabilecek ve onu denetleyebilecek.
Yani Halk Divanı’nın, Başyüce’nin evinde kaç kap yemek yediğini sorma yetkisi var. Bu anayasal bir yetki arkadaşlar. Mesela Üstad diyor ki: Sokağa tükürmek kabahatler kanununa göre suçsa, bunu Başyüce de yapsa zaptiye ensesine yapışacak. Bizde ruhbanlık sınıfı yok. Başyüce olsan dahi günah işlediğinde günah olmaktan çıkmıyor. Bizde ise “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” anlayışı var. Necip Fazıl bunu da eleştiriyor.
Resul Efe: Allah razı olsun, istifade ettik. Benim sormak istediğim şu: Başlarda Büyük Doğu-İbda dünya görüşünün ana gayesinin İslâm temelli olduğunu söyledikten sonra şu noktaya çok dikkat çektiniz: “Bu görüş Peygamber temelli bir görüştür.” Bunu size söyleten yaşanmış anlatının ne olduğunu açıklarsanız memnun olurum.
Dr. Kâzım Albayrak: Aslında Necip Fazıl’da bu çok açık. Tabii ben hadislerle ilgili bu çalışmamda, bu yaşımda çok şey gördüm. Fakat konferanslarında, İdeolocya Örgüsü’nde, Üstad’ın Peygamber’i kâinatın efendisi, resuller resulü, Muhammedî Nur olarak anlatması, kâinatın onun yüzü suyu hürmetine yaratıldığı vurgusu, “Levlâke” hakikatleri... Bu vurgu Necip Fazıl’ın eserlerinde var. Bunu görüyoruz. Yani bir Peygamber sevgisi işleniyor ve onu alıyorsunuz. Mesela Allah Resulü’nün has ismini, Muhammed ismini Necip Fazıl eserlerinde doğrudan kullanmamış. Ben İslâmî ilimler kökenliyim. Bunu gençlik yaşımda okuyunca, Necip Fazıl’ın bu hassasiyetini fark ediyorsunuz. Mesela ben bu hassasiyeti ilahiyatta göremiyorum. Bakın, Necip Fazıl has ismini kullanmıyor. Tefsirlerde “Ya Muhammed” diye başlayan kul hitapları olur. Necip Fazıl oraya da eleştiri düşüyor. Tabii bunu Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri’nden alıyor. “Kul ya Muhammed” ibaresinin yanlış olduğunu, Allah’ın da Resulü’ne öz ismiyle hitap etmediğini söylüyor. Mesela Kur’ân’da Allah Resulü’ne öz ismiyle hitap edilmiyor. Dolayısıyla Üstad bu hassasiyetlerin altını çiziyor ve bunu edebî olarak ortaya koyuyor. Allah Resulü’nün ismini yazmak zorunda kaldığı zaman “M” büyük harf ve yedi nokta şeklinde yazıyor. Sevgili Salih Mirzabeyoğlu’nun anlattığı bir şey var. Üstad, “Evet, ismi öyle yazdırdı mı?” diyor. Salih Mirzabeyoğlu “Evet.” diyor. “M ve yedi nokta.” Üstad, “Güzel.” diyor. Onu öyle eğitiyordu. Onu da öyle yetiştiriyor.
Çöle İnen Nur da çok esaslı bir eser. Fıkıh da var orada, hadis var, kelam var, tefsir var. Bana bunları söyleten şeyler bunlar. Kendi zaten belirtiyor. Çöle İnen Nur’un başlangıç kısmını okursanız orada da görürsünüz. Bunu birçok yerde söylüyor. Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu’nda da giriş kısmında böyle bahisler var galiba. O derinlik orada da görülüyor.
Bir de çağımızda Üstad’ın topluma Hazret-i Peygamber sevgisiyle gitmesinin ne kadar önemli olduğunu görüyorsunuz. Osmanlı bunu görmüş. Osmanlı, Şifâ-i Şerif ve benzeri siyer okumalarıyla dinî hayatı canlı tutmaya çalışmış. Şifâ-i Şerif bir siyer kitabıdır. Topluma bunu vereceksin. Peygamber sevgisi böyle verilir. Bu toplumda Peygamber sevgisi çok kuvvetli zaten.
Necati Koca: Felsefî görüşü hakkında çok derin düşünen bir Üstad. Okuduklarımızı yorumlamak için bayağı düşünmek lazım; bir matematik problemi gibi. Sizin zamanınızda bu derinlik var mıydı, sonradan mı derinleşti? Her okumamda bir şiiri düşünüyorum: Ne demek istiyor? Bu da okuyucu için çekici oluyor. Mesela: “Başta hiç, sonda hiç. Hiç olur mu hiç arasında bir hiç?” gibi. “Tüm âlemin kütlesine göre her baş ve her son hiç. İki hiç arasında varlık olur mu?” Bu tabii okuyucuyu cezbediyor ve düşündürüyor. Ben İmam Hatip öğretmeniyim. Çocuklarıma, kızlarıma lisede bu gibi şiirler verdiğimde bir iki gün sonra geliyorlar: “Hocam bu ne demek istiyor?” ya da “Bu söz ne demek istiyor?” diye soruyorlar. Ben de bundan mutlu oluyorum. Öğrencilerim araştırıyor. Mesela benim bir öğrencim vardı, belki şu anda gündemdedir; Hümeyra Yarbücü diye bir şair oldu. Biz zamanında ona “Kızım çok okuma.” derdik, korkuyorduk. Yani kafayı yorar diye endişe ediyorduk. Mezun oldu, şu anda kitap yazıyor, Destan Yazdılar diye. Benim sorum şu: Üstad’ın bu felsefî derinliği nereden geliyor? Bu Allah’ın hikmeti mi mutlak?
Dr. Kâzım Albayrak: Bilmiyorum anlatabildim mi. Şimdi bizim zamanımızda Üstad’ın mücerret fikirlerini kavrayabiliyor muydunuz, onu mu sormak istiyorsunuz?
Necati Koca: Evet, evet. Yani bu gibi şiirlerde zorlanıyor muydunuz?
Dr. Kâzım Albayrak: Aşk beladan üstündü. Yani zorluğu anlıyorsun ama okuyarak yeni şeyler görüyorsun. Ondan kaçmıyorduk, okuyorduk. Anlamasak bile zevkini, aşinalığını almaya çalışıyorduk. İşte o çok önemli. Mesela İdeolocya Örgüsü’nü tam olarak ne zaman okuduğumu hatırlamıyorum. Salih Mirzabeyoğlu yazdıktan sonra okumuş olabilirim. Üstad’a karşı böyle bir kabulümüz, sevgimiz vardı. Üstad’la ilgili bir şey olursa alıyorduk, okuyorduk. Yani Üstad ne yazarsa okunur. Büyük Doğu dergileri... Eskilerimiz anlatır mesela, benden öncekiler. Biliyorsunuz, Büyük Doğu dergilerini alırlardı, satır satır okuyup ezberlerlerdi. Anadolu’nun esnafından farklı kesimlerine kadar herkes Büyük Doğu dergilerini böyle okudu.





