Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in fikir dünyasının, Büyük Doğu idealinin ve gençlik tasavvurunun ele alındığı seminere üniversiteli gençler yoğun ilgi gösterdi. Program, Üstad’ın çileli hayatını ve davasını özetleyen kapsamlı bir sinevizyon gösterimi ile başladı. Sinevizyonun ardından, her biri Üstad Necip Fazıl ile bizzat mülaki olmuş, onun rahle-i tedrisinden ve sohbetinden geçmiş kıymetli isimler; Prof. Dr. Sami Şener, Dr. Kâzım Albayrak ve Muzaffer Doğan birer konuşma gerçekleştirdi.
Etkinlik kapsamında katılımcı öğrencilere Üstad Necip Fazıl Kısakürek ve Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun eserleri ile Aylık Baran Dergisi’nin Mayıs sayısı hediye edildi. Program sonunda öğrencilere yemek fişi temin edilerek yemek ikramı yapıldı.
Okuyucularımız için programın tam metnini paylaşıyoruz:
Açılış Konuşması
"Selamünaleyküm değerli hocalarımız ve kıymetli arkadaşlar.
Bugün burada fikir, edebiyat ve dava şuuru dendiğinde akla gelen en önemli isimlerden biri olan Necip Fazıl Kısakürek'i anlamak üzere bir araya gelmiş bulunuyoruz. İslâmî Araştırmalar Topluluğu olarak düzenlediğimiz Necip Fazıl ve Gençlik programına hepiniz hoş geldiniz, sefalar getirdiniz.
Programımız kapsamında Necip Fazıl'ın gençlik anlayışını, fikir dünyasını, Büyük Doğu düşüncesini ve aksiyon yönünü kıymetli hocalarımızın değerlendirmesiyle dinleme fırsatı bulacağız. Bugün bizlerle birlikte Öğrenci İşleri Dekanımız, sosyolog ve yazar Prof. Dr. Sami Şener hocamız, araştırmacı yazar Dr. Kâzım Albayrak hocamız ve araştırmacı yazar Muzaffer Doğan hocamız bulunuyor. Kıymetli hocalarımızın teşriflerinden dolayı teşekkür ediyoruz.
Programımız kısa bir sinevizyon gösterimiyle başlayacaktır. Ardından Prof. Dr. Sami Şener hocamızın konuşmasıyla devam edecek, Üstad Necip Fazıl'ın Gençliğe Hitabesi'ni kendi sesinden hep birlikte dinleyeceğiz. Devamında Dr. Kâzım Albayrak ve Muzaffer Doğan hocamızın konuşmalarıyla programımız sürecektir. Şimdi programımızın başlangıcı olan sinevizyon gösterimine geçiyoruz."
Sinevizyon Gösterimi
Üstad Necip Fazıl Kısakürek, 26 Mayıs 1904 yılında Abdülhamid Han devri ricalinden Mehmed Hilmi Efendi'nin torunu ve Abdülbaki Fazıl Bey'in oğlu olarak İstanbul Çemberlitaş'ta doğdu. İlk dinî terbiyesini dedesinden aldı. Üstad, Bahriye Mektebi'ndeki öğrencilik döneminde şiirle meşgul olmuş, ardından 1925 yılında Örümcek Ağı, 1928 yılında Kaldırımlar, 1932 yılında ise Ben ve Ötesi isimli şiir kitaplarıyla meydana çıkmıştır. Bu süreçte sürekli bir arayış içerisinde bulunmuştur:
“Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi; Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır. Kaldırımlar, duyulur, ses kesilince sesi; Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır.”
Genç şair diye ünlenmesine rağmen şöhret onun ruhunu doyurmamış, derin bir arayış içerisine girmiş ve 1934 yılında Seyyid Abdülhakim Arvasi Hazretleri ile tanışarak büyük bir dönüşüm ve değişim yaşamıştır.
Üstad böylece destansı bir nefis muhasebesine girmiş, nur yoluna erdirici bir hâlle İmam-ı Rabbani Hazretleri'nin ocağında pişmiş, İmam-ı Gazali Hazretleri'nin otağında yer edinmiş, İslâm tasavvufu önünde Batı tefekkürünü hesaba çekmiş ve Batı tefekkürünün arayıcı ve tarayıcı yolda bulduklarını asli yerine oturtmuştur. Cumhuriyet rejiminin batılılaşma harekâtına karşılık fikirleriyle büyük bir meydan savaşı vermiş, öncü rolüyle çağdaş İslâmî tefekkürün kurucusu ve İslâmî hareketin doğurucusu olmuştur. Öyle ki, Üstad'ın doğduğu ve savaşını verdiği dönemler; tepeden inme zorlama inkılapların getirdiği yabancı havayla gittikçe yavanlaşan, kuraklaşan, ruhsuzlaşan, dünyevileşen, geçmişle bağları koparılan bir sosyal ve siyasi hayatın içine itilmiş bir dönemdir. Necip Fazıl böyle bir iklimde zuhur etmiş, küfür dağlarını böyle bir dönemde eritmiştir.
Üstad Necip Fazıl, felsefenin şemsiyesi gölgesinde yer alan ilim dallarının hususi olarak son iki asırdır kendi alanlarında adeta istiklalini ilan ederek tezahür ettiği, bin bir kola ayrılarak uzmanlaşma adı altında bütünlük şuurunu kaybettiği, gerçek ilmi yok etme noktasına getirdiği bir durumda Ehl-i Sünnet ve Cemaat ölçülerine sımsıkı perçinli olarak bir fikir sistemi kurmuş ve bütünlük şuurunun yeniden tesis edileceği vasıta sistemini örgüleştirmiştir. Örgüleştirdiği sistem olan Büyük Doğu İdeolocyasıyla bozulmanın tarihî köklerine kadar gitmiş, beş asırlık tarih muhasebesini yapmış, Batı'yı kritik etmiş, yine bu ideolocya ile yeni bir toplum projesi hâlinde dünya görüşünü kurmuştur. Bu bakımdan Büyük Doğu davası, şeriattan zerre tavizsiz bir şekilde onu eşyaya ve hâdiselere hâkim kılmanın dünya görüşü olmuştur.
Mütefekkir Necip Fazıl, bir gençlik yetiştirmek için büyük gayret göstermiş, Anadolu'yu bir ağ gibi örmüş, 300'e yakın konferans vermiş ve bu dünya görüşünü Müslümanların şuuruna nakşetmiştir.
"Bu eser benim bütün varlığım, vücut hikmetim, her şeyim. Ben arının peteğini hendeseleştirmeye memur bulunması gibi bu eseri örgüleştirmek için yaratıldım. Şiirlerim de, piyeslerim de, hikâyelerim de, ilim ve fikir yazılarım da sadece bu eserin belirttiği bina etrafında bir takım müştemilattan ibarettir. İşte ezel kadar eski ve ebed kadar yeni, topyekûn insanlık çapındaki davanın bu eserini tamamlarken onu gıdasını Büyük Doğu ekmeğine borçlu bildiğim Anadolu gençliğine ithaf ederim." dediği İdeolocya Örgüsü, Üstad'ın şaheseridir.
“Ne azap, ne sitem bu yalnızlıktan, Kime ne, aşılmaz duvar bendedir; Süslenmiş gemiler geçsin açıktan, Sanırım gittiği diyar bendedir. Yaram var, havanlar dövemez merhem; Yüküm var, bulamaz pazarlar dirhem. Ne çıkar, bir yola düşmemiş gölgem; Yollar ki Allah'a çıkar, bendedir.”
İdeolocya Örgüsü'nde "İslâm yenilenmez, anlayış yenilenir." diyerek getirdiği anlayışı her ayrıntısına kadar işlemiş, toplumun tüm meselelerine sirayet ettirmiş, ortaya koyduğu fikir ameliyesinin idrak edilmesi ve bunun bir hayat tarzı hâline getirilmesi için çabalamıştır. Necip Fazıl, kimi çevrelerce sadece şair olarak anılmış ve fikriyatı sümen altı edilmiştir. Hâlbuki o, fikir ağırlıklı, yüz ciltlik bir külliyatı bizlere bırakmıştır. Necip Fazıl'ın Anadolu'ya ve İslâm âlemine teklif ettiği kurtarıcı fikir, ademe mahkûm edilmek istenmiştir.
Fikir, sanat ve aksiyon adamı olan Necip Fazıl'ın şairliğinden ziyade şiirini niçin kullandığı es geçilmiş; İslâm'ı eşyaya ve hâdiselere tatbik fikri olduğu kadar, asırlardır gerçekliğinden uzaklaştırılmak istenen İslâmî ruh ve anlayışı yeniden aslına bağlamanın adı olan büyük sistemi sürekli vurgulanmıştır. Mücadele hayatının ve gençlikten beklentisinin manifestosu İman ve Aksiyon, tefekkür sancısının ve büyük çilenin şiir kalıbında billurlaşmış hâli Çile, o fikirden süzülmüş en saf ıstırabın ve varlık muhasebesinin ana gayesi, kalplerin şifası olan ve Allah Sevgilisi'nin hayatını doyulmaz bir vecd diliyle anlattığı Çöle İnen Nur...
Çilekeş Necip Fazıl, mücadele hayatı boyunca çok sayıda hapis cezası almış, defalarca cezaevinde kalmıştır. 1942'de askerken yazdığı bir yazı sebebiyle mahkûm oldu ve ilk hapsini yattı. 1946'da Başımıza Kulak İstiyoruz yazısı sebebiyle Büyük Doğu dergisi kapatıldı. 1947'de Rıza Tevfik'e ait Abdülhamid'in Ruhaniyetinden İstimdat başlıklı şiirin neşri sebebiyle Büyük Doğu mahkeme kararıyla tekrar kapatıldı, Üstad tutuklanarak hapse atıldı. 1950'de bir yazı bahanesiyle tutuklandı ve hapse atıldı. 1952'de Malatya Cezaevi'nde bir yıl yattı. 1957'de çeşitli davalardan gecikmiş cezaları sebebiyle 8 ay 4 gün daha hapis yattı. 1960 askerî darbesinden sonra tutuklandı ve 19 ay hapiste tutuldu. 1964'de Adnan Menderes için kaleme aldığı Zeybeğin Ölümü şiirinden dolayı takibata uğradı. 1968'de Vatan Dostu Sultan Vahidüddin isimli eserinden dolayı takibata uğradı ve kitapları toplatıldı, mahkeme beraat kararı verdi. 1976'da aynı eserin üçüncü baskısından sonra tekrar takibata uğradı ve 1,5 yıl hapis cezası aldı. 1981’de Atatürk’ün manevi şahsına hakaretten hüküm giydi. Önüne sunulan dünyalıkları elinin tersiyle itmiş, dergi ve gazeteleriyle agoraya çıkmış olan Üstad Necip Fazıl, çileli geçen ömrü boyunca davasından tavizsizce yürümüştür.
Nesillere de yeni bir ruh üfleyerek, üzerinde bir buçuk senelik mahkûmiyet varken 25 Mayıs 1983'te ebedî âleme göçmüştür. Necip Fazıl fani olduğunu biliyor ve bu ebedî davanın yaşatılmasını istiyordu: "Tohum saç, bitmezse toprak utansın! / Hedefe varmayan mızrak utansın! / Hey gidi Küheylan, koşmana bak sen! / Çatlarsan, doğuran kısrak utansın!" Dava ve mücadele hayatını sürdürürken "Bir gençlik, bir gençlik, bir gençlik / Zaman bendedir ve mekân bana emanettir şuurunda bir gençlik" mısraında özlem ve iştiyakını dile getirmiş ve aradığı genci, Müjdelerin Müjdesi ve Işık makalelerinde ifade ettiği üzere kurmuştur. O genç, Üstad'ın çile yolundan geçmiş, ortaya koyduğu 70 cilde varan eserle tezahür etmiş, davayı sürdürerek yeni gençliğe intikal ettirmiştir. Necip Fazıl, dergi/kitap formatında çıkardığı Raporlarda "Necip Fazıl ve Yeni Dostları" imzasıyla Salih Mirzabeyoğlu'na davayı emanet etmiştir. Mukaddes dava yere düşürülmedi; sürüyor ve sürecek.
“Zindan iki hece, Mehmed'im lâfta! Baba katiliyle baban bir safta! Bir de, geri adam, boynunda yafta... Halimi düşünüp yanma Mehmed'im! Kavuşmak mı… Belki… Daha ölmedim!”
Mehmedim sevinin başlar yüksekte! Ölsek de sevinin, eve dönsek de! Sanma bu tekerlek kalır tümsekte! Yarın, elbet bizim, elbet bizimdir! Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir!
Fikrî Uyanış: Prof. Dr. Sami Şener

Şimdi "Necip Fazıl, Gençlik, Fikrî Uyanış" konulu konuşmalarını gerçekleştirmek üzere Öğrenci İşleri Dekanımız Prof. Dr. Sami Şener hocamızı kürsüye davet ediyoruz.
Prof. Dr. Sami Şener:
"Değerli hocalarım, sevgili öğrenciler. Bugün, kendisini yaşadığı dönemde tanıdığım, birçok sefer beraber olduğum ve eserlerinden istifade ettiğim çok önemli bir insan hakkında konuşmaya çalışacağım. Necip Fazıl, Türkiye'de 50-60 senelik bir etkiye sahip olan bir ufuk insanı. Onu öncelikle bir fikir adamı olarak anlamamız icap ediyor. Fikir adamı dediğimiz zaman, toplumu anlamaya çalışan, toplumsal problemleri tahlil eden ve onları çözüme kavuşturan bir insandan bahsetmiş oluyoruz.
Necip Fazıl, belli bir dönemden sonra şahsi hayatını bir kenara bırakmış; bütün çabalarını ve çalışmalarını toplumu, medeniyetini anlatmak ve yaşatmak üzere yoğunlaştırmıştır. Biliyorsunuz, 1930'lardan sonra Türkiye, İstiklal Harbi'ni yaptıktan sonra yeni bir döneme geçiyor. Bu dönemde Batılı uzmanların ve birtakım anlayışların hâkimiyet kurduğunu görüyoruz. İstiklal Savaşı'nı yapan toplumun dünya görüşünün dışında, yeni bir dünya görüşünün Türkiye'de etkili hâle getirildiğini müşahede ediyoruz. Edebiyatta, fikirde, siyasette, estetikte tamamen Batılı bir dünyanın topluma empoze edildiği açıktır.
Bu empoze, toplumun inancını ve idrakini hiçe sayarak bir sistemin dayatılması manasını taşır. Psikolojik ve sosyolojik açıdan böyle bir zoraki değişimin toplumda yaşama ve kendisini sürdürebilme imkânı imkânsızdır. İktisadi ve siyasi yapı Batı'nın kurallarıyla oluşturulduğunda, 650 yıllık muazzam bir Osmanlı dönemi, Selçuklu ve diğer İslâm-Türk medeniyetlerini hesaba kattığımızda, İngiliz medeniyet tarihçisi Toynbee'nin medeniyetlerin ömrüne biçtiği 300 yıllık süreye karşılık bizim köklerimizin tek başına asırlarca hayatta kaldığını görüyoruz. Hâl böyleyken, Batı'nın cebren adapte edilmesine neyin sebep olduğunu anlamakta güçlük çekiyoruz. Eğitim, pozitivist bir mantıkla yürütülmeye çalışılıyor. Amerika'dan gelen uzmanların direktifleriyle büyük ölçüde maddi alana yönelen bir sistem hâkim kılınıyor. Sosyal psikolog Prof. Dr. Mümtaz Turhan, Kültür Değişmeleri kitabında bir topluma zoraki olarak bir kültürün empoze edilemeyeceğini net biçimde ortaya koyar. O döneme baktığımızda, bir azınlığın Batı'yı olduğu gibi benimsemesine karşılık, büyük çoğunluğun bu kültürle zoraki bir dönüşüme maruz bırakıldığını görüyoruz.
Necip Fazıl'ın iki dönemi var: 1934 öncesi ve 1934 sonrası. Gençliğinde arayış sancıları çeken bir deha kendisi. Şiirleriyle, yazılarıyla birçok kimseyi tesir altında bırakan ve alaka ile izlenen bir insan. Fakat 1934'te Seyyid Abdülhakim Arvasi Hazretleri ile tanıştıktan sonra hayatını bambaşka bir yörüngeye yöneltiyor. O andan itibaren Necip Fazıl, eski itibarını belli kesimlerde kaybetmeye başlıyor. Yusuf İslam'ın söylediği bir söz vardır; İngiltere'de çok meşhurken, Müslüman olduktan sonra çevresindeki bütün medya ilgisi, şatafatlı ışıklar elini eteğini çekiyor. Bir insan inancını aslına rücu ettirdiğinde yaşanan bu rahatsızlık, o insanların inanç ve düşünceye tahammülsüzlüğünü gösterir.
Necip Fazıl, Türkiye'de millî ve ahlâkî değerlerin terk edilmesinin sancısını derinden hisseden ve kendi medeniyetimize dönüş hareketinin başlaması gerektiğine inanan mütefekkirdir. Burada Batı-Doğu mukayesesi yapıyor. Batı o dönemde bir moda; Batılı elbiseler, Batılı müzik, Batılı yaşama şekli... Bunun getireceği sonuçlar ihmal ediliyor. Necip Fazıl, "Aslında bir kurgu ile karşı karşıyayız; bu kurgu, Batı'nın Doğu'dan daha üstün olduğu kurgusudur." diyor. Hâlbuki Çin, Hint ve İslâm medeniyetlerinin Batı'dan çok daha önce gerek sosyal alanda gerek teknolojik alanda devasa buluşlar yaptığını tarih kaydediyor. Batılı bilim adamlarının bulgularının, İslâm dünyasında en az 800 yıl önce dile getirildiğini kaynaklardan okuyoruz. Dolayısıyla Üstad, bu aşağılık kompleksinin üzerimizden atılması gerektiğini haykırıyor.
Cumhuriyet inkılaplarının, toplumun ruh ve sosyal gerçeklerine aykırı bulunduğunu söylerken, biraz daha geriye gittiğimizde Tanzimat ve Meşrutiyet dönemi inkılaplarının da tamamen toplumun köklerinden kopuk oluştuğunu ispatlıyor. Felsefe eğitimini Fransa'da alıyor, meseleyi bir akademik kariyer meselesi olarak değil; bilgiyi, toplumun problemlerini çözmek ve toplumsal dirilişi sağlamak için bir silah olarak görüyor. Batı felsefesini, ideolojilerini, bizzat Batı'nın kendi iç dinamizmi içerisinde Rönesans'a kadar inceliyor. Rönesans'ın bile asıl kaynağına inilmediğini, tamamen dinî ve ahlâkî değerlerden uzak bir sapma hareketi olduğunu bize gösteriyor. Merhum Cemil Meriç'in yanındayken bizzat dinlediğim bir tespiti vardır. Cemil Meriç; "Biz hepimiz dürüstlükten saptık, gerçekleri haykırma konusunda geri durduk ama bu konularda tek haykıran, tek cesur ses Necip Fazıl'dı!" demişti. Gerçekten Necip Fazıl, tek başına bir nesli, bir kültürü dinamik hâle getirebilmek için devasa bir çaba sarf etmiştir.
Lise çağlarında Büyük Doğu dergisini alır, okula giderdim. Arkadaşlarım benden isterdi, hepimiz o dergiyi okurduk. Biz o dönemlerde Necip Fazıl'ı tanıdık; Erenköy'de oturduğum yıllarda Erenköy Kıraathanesi'ne geldiği vakitlerde yanında bulunduk. Bizim için kelimenin tam manasıyla yaşayan bir mücadele adamıydı. O sadece bir şair değildi; kelimeleri bu kadar ustaca kullanan, Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu eseriyle felsefi meseleleri bu denli derinlikli izah eden nadir bir dehadır. Batı felsefesini o kadar öz, o kadar rafine bir şekilde az hacimli bir esere sığdırabilmek herkesin harcı olan bir işi aşıyor.
Necip Fazıl bir nesil inşa etti. Mehmed Âkif'in "Asım'ın Nesli" dediği gibi, o da bir gençlik tasavvur etti ve bu gençliğe bir emanet bıraktı. Bu emanet; kendi kimliğini bilmek, Batı'yı gerçekleriyle kavramak, kendini korumak ve kendi değerlerini ortaya koymak noktasında tavizsizce dik durmaktır. Bu dik duruşu sebebiyle hakkında sayısız dava açıldı. Necip Fazıl'a tarihi açıdan, felsefi açıdan, edebî açıdan büyük borcumuz var. O, yaşadıkça yaşayacak bir ulu çınardır. Allah'tan rahmet diliyorum, teşekkür ederim."
Gençliğe Hitabe
Şimdi ise Üstad'ın kendi sesinden "Gençliğe Hitabesi"ni dinleyeceğiz.
"Bir gençlik, bir gençlik, bir gençlik... Zaman bendedir ve mekân bana emanettir şuurunda bir gençlik... Devlet ve milletinin büyük çapa ermiş yedi asırlık hayatında ilk iki buçuk asrını aşk, fütuhât ve hakkaniyetle süslü, üç asrını kaba softa ve ham yobaz elinde kenetli, son bir asrını Allah'ın Kur'ân'ında 'belhüm adâl' dediği hayvandan aşağı taklitçilere kaptırıcı, en son yarım asrını da işgal ordularının bile yapamayacağı bir cinayetle, Türkü madde planında kurtardıktan sonra ruh planında helâk edici tam dört devre bulunduğunu gören... ve şimdi, evet şimdi beşinci devrenin kapısı önünde dimdik bekleyen bir gençlik! Gökleri çökertecek ve yeni kurbağaca diliyle bütün dikeyleri yatay hâle getirecek bir nida kopararak mukaddes emaneti ne yaptınız? diye meydana çıkacağı günü kollayan bir gençlik... Dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, öcünün davacısı bir gençlik! Halka değil, Hakka inanan, meclisinin duvarında 'Hâkimiyet Hakkındır' düsturuna hasret çeken, gerçek adaleti bu inanışta ve halis hürriyeti Hakka kölelikte bulan bir gençlik! Emekçiye: 'Benim sana acıdığım ve yardımcı olduğum kadar sen kendine acıyamaz ve yardımcı olamazsın! Ama sen, dâvanı hak gördüğün iddiasıyla, kendi kendine hakkı ezmekte ve en zalim patronlardan daha zalim istismarcılara yakanı kaptırmakta başıboş bırakılamazsın!' Kapitaliste ise: 'Allah buyruğunu ve Resûl ölçüsünü kalbinin ve kasanın kapısına kazımadıkça serbest nefes bile alamazsın!' ihtarını edecek bir gençlik... Kökü ezelde ve dalı ebedde bir sistemin aşkına, vecdine, diyalektiğine, estetiğine, irfanına, idrakine sahip bir gençlik... Bir buçuk asırdır yanıp kavrulan, bunalımdan kurtulamayan batı adamının bulamadığını, Türk'ün de yine bir buçuk asırdır işte bu batı adamında bulduğunu sandığı şeyi, o mübarek oluş sırrını çözecek ve her sistem ve mezhep ortasında ne kadar hastalık varsa tedavisinin ve ne kadar cennet hayali varsa hakikatinin İslâm'da olduğunu gösterecek ve bu mazlumlar yurduna, İslâm âlemine ve bütün insanlığa numunelik teşkil edecek bir gençlik... Kim var! diye seslenilince, sağına ve soluna bakınmadan, fert fert 'ben varım!' cevabını verici, her ferdi benim olmadığım yerde kimse yoktur! duygusuna sahip bir dava ahlâkını pırıldatıcı bir gençlik... Can taşıma liyakatini, canların canı uğrunda can vermeyi cana minnet sayacak kadar gözü kara ve o nispette strateji ve taktik sahibi bir gençlik... Büyük bir tasavvuf adamının benzetişiyle, zifiri karanlıkta, ak sütün içindeki ak kılı fark edecek kadar keskin gözlü bir gençlik... Bugün komünist Moskova Üniversitesi, Oxford Profesörü, yalancı ders kitabı, çıkartma kâğıdı şeyhi, muzahrafat kanalı sokağı, fuhuş gazetesi, şaşkına dönmüş ailesi ve daha nesi ve nesi, hâsılı güya kendisini yetiştirecek bütün cemiyet müesseselerinden aldığı zehirli kusmuğu üzerinden silkip atabilecek, kendi öz talim ve terbiyesine, telkin ve tenvirine memur vasıtalara kadar nefsini koruyabilecek, tek başına onlara karşı durabilecek ve çetinler çetini bu işin savaşını kazanabilecek bir gençlik... Annesi, babası, ninesi ve dedesi de içinde olsa, gelmiş ve geçmiş bütün eski nesillere: 'Siz güneşi ceketinizin astarı içinde kaybetmiş marka Müslümanlarısınız! Gerçek Müslüman olsaydınız, bu hallerden hiçbiri başımıza gelmezdi!' diyecek ve gerçek Müslümanlığın ne idüğünü ve nasılını gösterecek bir gençlik... Tek cümleyle, Allah'ın kâinatı yüzü suyu hürmetine yarattığı Sevgilisinin âlem baha eteğine tutunacak, ondan başka hiçbir tutamak, dayanak, sığınak, barınak tanımayacak ve onun düşmanlarını kuburluk farelerine denk muameleye lâyık görecektir... Gençlik! Bu gençliği karşımda görüyorum. Maya tutması için otuz küsur yıldır, hevenk hevenk iplik çektiği, kamıştan borularla ciğerimden kalemime kan çekerek yırtındığım, kıvrandığım ve zindanlarda çürüdüğüm bu gençlik karşısında, uykusuz, susuz, ekmeksiz, başımı secdeye mıhlayıp bir ömür Allah'a hamd etme makamındayım! Genç adam! Bundan böyle senden beklediğim, manevî babanın tabutunu musalla taşına, Anadolu kıtası büyüklüğündeki dava taşını da gediğine koymandır! Surda bir gedik açtık mukaddes mi mukaddes, Ey kahpe rüzgâr, artık ne yandan esersen es!.."
Necip Fazıl Gençliğe Hitabesi'nde gençliği yalnızca bir yaş dönemi olarak değil; fikir, inanç ve sorumluluk şuuru taşıyan bir nesil olarak ele alır. İdeal gençliğin mücadelelerden kaçmayan, davasına sahip çıkan ve değerlerini koruyan bir ruh taşımasını öğütler.
Aksiyon Adamı Necip Fazıl: Dr. Kâzım Albayrak

Şimdi ise "Necip Fazıl Nasıl Bir Aksiyon Adamıydı?" konulu konuşmalarını gerçekleştirmek üzere Dr. Kâzım Albayrak hocamızı kürsüye davet ediyoruz.
Dr. Kâzım Albayrak:
"Kıymetli hocalarım, sevgili gençler. Gençliğe Hitabe'nin peşinden Necip Fazıl'ın aksiyonunu anlatacağım. Güzel bir tevafuk oldu. Necip Fazıl bize çok mühim bir çerçeve çizdi, bu hitabe aynı zamanda bir vasiyettir. Ben de bu merkez etrafında ilerleyeceğim. Vefatının 43. seneidevriyesinde Üstad Necip Fazıl'ı rahmetle yâd ediyorum. Bu programı organize eden İslâmî Araştırmalar Topluluğu'na da teşekkürlerimi sunuyorum.
Konuşmamın çerçevesini çizeyim: Önce aksiyon ve aksiyon programıyla Necip Fazıl'ın nasıl bütünleştiğini izah edeceğim. Ardından Büyük Doğu çizgisinin takibini ve devamını anlatıp kısa bir değerlendirmeyle neticelendireceğim.
Necip Fazıl kimdir? Onu tanımlayacak asli ifademiz şu olmalıdır: "Fikir, sanat ve aksiyon adamı." Bir kişiyi kendi kaynağından tanımamız elzemdir. Rivayetlerle, söylentilerle, medyada duyulanlarla hüküm verilmesi hatadır. Kendi kaynağında kendini, fikriyatını nasıl ifade ettiğine bakmak zorundayız. Eserlerini okuyup derinlemesine bir kanaat sahibi olmak icap eder. Allah'a şükür eserleri ana dilimizdedir ve Üstad, Türkçenin bir şahikasıdır.
Necip Fazıl, "aksiyon" kavramını çok sever ve bu kavramı derinleştiren isimdir. Bu kavramın tam karşılığının "amel" kelimesi olduğunu belirtir. Amel kelimesi, İslâm'ın en temel mefhumlarından biridir. Üstad, alelâde işlere "aksiyon" denemeyeceğini söyler. Bir hareket vardır fakat gayesiz iş amel mertebesine erişemez. Amel, gayeli işlemektir. Necip Fazıl'ın aksiyon tanımı şudur: "Büyük fikir ve onun büyük iş hâline inkılabı." Arkasında gayeli bir fikir bulunacak ve o fikir iş hâlinde tecelli edecek. Aksiyon budur! Ve bu aksiyonun arkasındaki fikir, Büyük Doğu sistemidir.
Kur'an-ı Kerim'de Allahu Teâlâ, "İman edin ve amel-i salih işleyin" buyurur. Dikkat ederseniz amel kelimesi imanın peşinden gelir. Üstad'ın sistemleştirdiği hususlar, İslâmî kaynaklardan süzülme hakikatlerdir. Sosyologların, tarihçilerin, İslâmî ilimler tahsil edenlerin ondan öğreneceği devasa bir birikim mevcuttur. Cumhuriyet devrimleriyle beraber yaşanan tarihî ve ruhî kopukluğu giderici bir fikir sistemi, bir ideolocya ortaya koymuştur. O, kurucu bir roldedir. Onu sadece bir şair olarak anmak, meseleyi saptırmaktan ibarettir. "Sultanu'ş-Şuara"dır, sanatı harika kullanır fakat asıl amacına, neye hizmet ettiğine ve ardında ne bıraktığına bakmak zorundayız.
Bir mısraı bir millete şeref vermeye yetecek bir adam... El üstünde tutulacak, ayakları altına kırmızı halılar serilecekken, her türlü imkânı elinin tersiyle itiyor ve zindanı tercih ediyor. Akıl kârı mı şimdi bu? Elbette aklı aşıyor! Bu bütünüyle aşkın, imanın ve davanın tecellisidir. Akıl davası yürüten rasyonalistlere de buradan bir eleştiri sunmuş oluyoruz. Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu eserinde eski Yunan'dan Roma'ya bütün Batı felsefesini harmanlayıp kritiğini yapıyor ve karşısına İslâm tasavvufunu bir abide gibi dikiyor. Akıl var elbet fakat o aklı ruhla ve imanla şaha kaldırıyor.
Fildişi kulede, rahat köşesinde, risksiz bir biçimde sadece sanat için sanat yapma kolaylığına sapabilirdi. Fakat o, fildişi kulesini terk edip topluma atılıyor. Ne değişikliğe sebep oluyor onda bu durum? 1934 yılında Seyyid Abdülhakim Arvasi Hazretleri ile tanışması, ruhunda o büyük inkılaba, o muazzam dönüşüme sebep oluyor. Ardından Büyük Doğu dergilerini çıkararak rejime, zamana ve mekâna meydan okuyor: "Ne yaptınız mukaddes emaneti!" diye gürlüyor. Mukaddes emanet yere düşürülmez. Bedel ödenecekse ödenir.
Ne diyor muhasebesinde: "Ne çıkar bir yola düşmemiş gölgem / Yollar ki Allah'a çıkar bendedir." Bu muhasebeyi her birimizin idrak etmesi elzemdir. Bedenimiz için, sadece maddiyat için yaşamak insan vasfına erişebilir mi? İnsan mücerretleri toplayan bir varlıktır. Sıkıntısız, pürüzsüz bir hayat isteyen daha büyük açmazlara düşer. Varoluş ıstırabını çekmemiz, çileyi göğüslememiz şarttır. Kaçmak çözümsüzlüktür.
İman ve Aksiyon konferansı, onun davasını en net anlattığı metinlerden biridir. Necip Fazıl'ı ifade edecek en güçlü kelime bana göre "Vecd"dir. Vecd derler. Vecd, imanın iç şartı; o bir vecd adamı, dava adamı, ahlâk adamıdır. Üstad, Allah'ın mutlak faal ve aksiyon sahibi olduğunu anlattıktan sonra, Peygamber Efendimize gelen "Ey örtülere bürünen Nebi, kalk ve uyar!" hitabının sarsıcı bir aksiyon emri olduğunu belirtir. Veda Hutbesi'ni "İslâm'ın bilançosu" olarak tanımlar. O, hikmet ve irfan adamıydı. İrfan, daima ilmin üstündedir.
Üstad'ın sahabe tanımını aynen nakletmek istiyorum: "Sahabe, nurunu Ondan, Nur Merkezinden alan fert. Her yerde, her vesileyle ve her şart altında, daima nârî ve beyaz ateş hâlinde etrafına kıvılcım yağdırıcı bir aşk, hararet, hareket ve hamle kaynağıdır." Bakın, bu tanım bütünüyle aksiyonun merkezidir. Üstad'ın en çok atıf yaptığı âyetlerden biri, insanın yeryüzünde eşyaya ve hâdiselere tasarruf etmesi için halife olarak yaratıldığını bildiren âyettir. En çok kullandığı hadis-i şeriflerden biri "İki günü birbirine eşit olan aldanmıştır" ikazıdır. Tekâmül durursa tereddi başlar. Bir diğer değişmez ölçüsü ise "Allah'a isyan olan yerde mahluka itaat yoktur." ilkesidir.
Necip Fazıl bir dava ve ideal adamıydı. Gaye ile idealin farkını şöyle billurlaştırır: "Her ideal bir gayedir fakat her gaye idealden farklıdır. Gayeler aşağılara düşerler, idealler daima yüksekte kalır. Bir subayın mareşal, bir tüccarın milyoner olma emeli gaye olabilir. Fakat o subayın hayalinde bir altın ordu nizamı ve o tüccarın emelinde içtimai bir davanın harcına sarf edilecek bir servet fikri varsa, işte onlar ideal sahibidir." İdealsiz insan kuru, yaban ve ölüdür. Gençlikten beklediği; İslâm inkılabı ve Büyük Doğu'nun zuhurudur. Kendi başeseri İdeolocya Örgüsü, dünyaya yepyeni bir düzen teklifidir.
Gençlik dönemimizde bir yol, bir istikamet arıyorduk. O dönem MTTB var, Akıncılar var. Biz millî ve manevi ölçülerimizle Akıncılar'a yakın hissediyorduk kendimizi. Akıncılar'ın fikir ve mana babası Salih Mirzabeyoğlu, Gölge ve Akıncı Güç dergilerini çıkarıyor. Biz Üstad'ın kahramanlıklarına, şiirlerine hayranken, Salih Mirzabeyoğlu İdeolocya Örgüsü'nü merkeze aldı. Bize eşya ve hâdiseler karşısında pusulamızın o eser olduğunu gösterdi. "İslâm ruhunun eşya ve hâdiseler karşısında nasıl tavır takınacağını temsil eden Büyük Doğu gövdesine mukabil, İBDA onun taşıyıcı kanatlarıdır." diyerek aksiyon cephesini tesis etti. Üstad'ın Salih Mirzabeyoğlu'na bıraktığı vasiyet de fikirle aksiyonu mezcetmek üzerine kuruludur.
Hülasa olarak; bu millete yapılan en yıkıcı tahribat, İslâm gömleğini çıkartıp ona batıl gömleğini giydirme çabasıdır. Kurtuluşumuzun yolu da İslâm gömleğini tekrar kuşanmamızdır. Büyük Doğu İdeolocyası, çağımızda giyeceğimiz o hakikat gömleğidir. Aksiyonumuzu yitirdiğimiz için her şeyimizi kaybettik; aksiyonumuzu kazandığımızda her şeyimize yeniden kavuşacağız. Hepinizi Büyük Doğu idealinin fikir ve aksiyon gençliği olarak muhabbetle selamlıyorum."
Büyük Doğu Düşüncesi: Muzaffer Doğan

Şimdi Büyük Doğu düşüncesi konulu konuşmalarını gerçekleştirmek üzere Muzaffer Doğan hocamızı kürsüye davet ediyoruz.
Muzaffer Doğan:
"Öncelikle hepinizi muhabbetle selamlıyorum. Ben uzun zaman öğretmenlik yaptım, siyasetle iştigal ettim, belediye başkanlığı görevlerinde bulundum. 73 yaşının içindeyim. Hazret-i Ömer'le ilgili bir kitap kaleme aldım ve oraya onun şu muazzam sözünü bilhassa koydum: "En büyük şeref kaynağımız Müslümanlığımızdır!"
Nevşehir'den çıkıp büyükşehre göç ettik. 1970'li yıllarda öğrenci hareketlerinin ortasında bulduk kendimizi. Paris'ten, Londra'dan sıçrayan bu hadiselerin tam göbeğinde, o fırtınalı gençlik yıllarında Üstad'ı tanıdım ve onun davasına bağlandım. Onun 100 ciltlik devasa bir eseri var.
1980 darbesi yapıldığında ben İstanbul Sefaköy Lisesi'nde öğretmendim. Sıkıyönetim var. Üstad'ın vefat haberi geldi. Müdürden izin istedim, sıkıyönetimi gerekçe göstererek izin vermedi. "Öğretmenlikten vazgeçiyorum, cezaysa ceza, ben o cenazeye gidiyorum!" diyerek yola koyuldum. Gidiş o gidiş. Cenazede çıkan hadiseler sonucunda tutuklandık, 50 kişi günlerce hücrelerde Gayrettepe'de tutulduk. Sonra Selimiye Kışlası'na gönderildik. 8. gün askerî savcı dosyamızı inceliyordu. Ne bende ne de yanımdaki dostlarda zerre kadar korku vardı; herkes cesaret içindeydi. "Ölünceye kadar yatsak değer, bize hakkı, doğruyu, adaleti öğreten bir büyük insanın cenazesine katılmışız" diyorduk. O Üstad ki, hepimize hitaben "Zindandan Mehmed'e Mektup" şiirini kaleme almıştı.
Sevgili gençler, biz Üstad'dan aldığımız vecdle, heyecanla hep o ruhu sınıflarda, liselerde gençlere aşılamanın derdini taşıdık. İnsan yalnızca bedeniyle var olmaz; asıl idealleriyle, aşklarıyla, davasıyla insandır. Hamdolsun, bizlere bu idraki öğreten Necip Fazıl'dır.
Şiiri, edebiyatı iyi bilen bir edebiyat hocası sıfatıyla iddia ediyorum: O, Türk şiirinin mutlak zirvesidir. Çile eseri, bu zirvenin beratıdır. İçinde Allah, insan, ölüm, şehir, tecrit, kahramanlar gibi derin mefhumlar işlenir. Üstad'ın kahramanları başkadır; Yunus'tur, Seyyid Abdülhakim Arvasi'dir ve elbette en büyük kahraman Kâinatın Efendisi (s.a.v.)'dir.
Necip Fazıl, sanatını sadece sanat için icra etmiyordu. Kendisi de "Şiirlerim ve Şairliğim" başlıklı manifestosunda "Biz şiiri iman için bilmişiz" der. Kâinatı yüzü suyu hürmetine yarattığı O yüce Peygamberin davasında, şiiri o "mukaddes eşiğin süpürgesi" olarak vasıflandırır. Şiire hakir bakmaktan ziyade, onu en üstün makama, Peygamber eşiğine hizmetkâr ederek şereflendirmektir bu. "Şair de boynundaki süpürücülük borcuyla insanoğlunun en yüksek rütbelilerinden birisidir." diyerek kendi makamını tevazu ile çizer.
Üstad'ın başeseri İdeolocya Örgüsü'dür. Şairliğinin zirvede olduğunun farkında olduğu kadar, tefekkürde de mutlak zirvede yer aldığını bilir. 50 yılımı verdim ben bu kitaplara. Hazret-i Ömer Efendimizin vurguladığı gibi en büyük şerefim Müslümanlığımdır; bütün efradını câmi, ağyarını mâni bir şekilde Müslümanım. Bununla birlikte en büyük bahtiyarlıklarımdan biri de Necip Fazıl gibi ufuk bir insanı tanımak ve onun davasına raptolmaktır.
İdeolocya Örgüsü'nün yanı sıra Çöle İnen Nur eseri; Peygamber Efendimizin hayatını eşsiz bir vecd ve aşkla kelimelere döker. Onu okuduğunuzda kalbinizde uyanan yangını tarif etmek muhaldir. Her Ramazan ayında mutlaka o eseri sahurda hatmederim. Meselelere bakışımızı, Mevlana'nın pergel metaforundaki gibi şekillendirmeliyiz: "Hemçü pergarem, der pây-ı şeriat üstüvâr, / Pây-ı diger seyr-i heftâd ü dü millet mîkünem." (Ben bir pergelim; bir ayağımla şeriata sımsıkı sabitlendim, diğer ayağımla dünyadaki yetmiş iki milleti gezerim.)
Kâzım Albayrak hocamız, Necip Fazıl'ın hadis ilmine vukufiyetini çok güzel bir eserde topladı. Hâlbuki Üstad, bildiğimiz manada klasik İslâmî ilimler tahsili görmemişti. O, Fransa'da Sorbonne'da felsefe tahsil etmişti. Paris'in bohem hayatına kapıldığı o yıllarda dünyaca ünlü filozof Henri Bergson, dersine gelmeyen Üstad'ı sorduğunda dehasını nasıl fark ettiğini anlatır. Allahu Teâlâ o adamı alıp Beyoğlu Ağa Camii'nde büyük bir Allah dostunun önüne diz çöktürüyor. O diz çöküş, Türkiye'de yüz binlerce gencin istikametini bulmasına sebep oluyor.
Üstad "Ver cüceye onun olsun şairlik / Şimdi gözüm büyük sanatkârlıkta" der. Büyük sanatkârlık, bu mukaddes davayı inşa etmektir. Tanzimat, Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerinin muhasebesini yaparken, dayatılan sahte kahramanları ve o üç çığırın tarihî gerçeklerini gözler önüne serer. Kendi eseri için "Ben bu eseri yazmak için yaratıldım" diye haykırır. Diğer bütün muazzam şiir ve tiyatro kitaplarını, bu ana eserin etrafındaki "müştemilat" olarak nitelendirir.
Büyük Doğu, sadece dışarıya doğru atılan bir adım değil, evvela kendi içimize, "Rüzgârdan hafif topuklarla hakikate doğru yürümek" eylemidir. Fiziki varlığımız toprağa girecek ancak ruh dünyamızı ana kaynaklarla sağlam beslememiz elzemdir.
Osmanlı tarihi uzmanı Prof. Dr. Osman Turan'ın aktardığı bir hadiseyle sözlerimi tamamlamak istiyorum. Üstad, Ankara'ya gittiğinde Osman Turan'ın misafiri olur. Turan'ın evindeki devasa kütüphaneyi görünce, "Ah Osman" der, "Ben de hayatım boyunca kütüphaneler dolusu kitap biriktirdim ama zindanlara gire çıka kitaplarım müsadere edildi, polisler alıp götürdü." Osman Turan'ın cevabı ise muazzamdır: "Üstadım, sizin kütüphaneden müstağnisiniz! Sizin bizzat kafanız bir kütüphane." Kafası kütüphane olan o deha, işte böyle devasa eserler yazdı ve muhteşem bir nesil yetiştirdi.
Sözlerimi, Üstad'ın Destan şiirindeki o yakıcı mısralarıyla ve bir dua niyetine noktalıyorum. Dinleme lütfunda bulunduğunuz için hepinize teşekkür ediyorum.
Bıçak soksan gölgeme, Sıcacık kanım damlar. Gir de bir bak ülkeme: Başsız başsız adamlar...
Ağlayın, su yükselsin! Belki kurtulur gemi. Anne, seccaden gelsin; Bize dua et, e mi?"
Bugün bizlerle birlikte olan kıymetli hocalarımıza ve programımıza iştirak eden tüm misafirlerimize teşekkür ediyoruz. Necip Fazıl'ın şu meşhur sözüyle programımızı nihayete erdirmek istiyoruz: "Kim var denildiğinde, sağına ve soluna bakınmadan, fert fert ben varım diyebilen bir gençlik!" Hepinizi saygı ve muhabbetle selamlıyor, Allah'ın rahmetini ve mağfiretini diliyoruz.






