İzmir Katip Çelebi Üniversitesi’nde “Necip Fazıl ve Gençlik” başlıklı program yapıldı. Hacı Hekim Paşa Konferans Salonu’nda düzenlenen program, Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in hayatı ve mücadelesine dair hazırlanan sinevizyon gösterimiyle başladı. Programda Necip Fazıl’ın “Gençliğe Hitabe”si ve “Sakarya Türküsü” üzerinden gençlik, dava, aksiyon ve Büyük Doğu fikriyatı ele alındı.

İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi Fikir ve Medeniyet Topluluğu tarafından düzenlenen programa İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Muhsin Akbaş, akademisyenler ve öğrenciler katıldı. Programda Muzaffer Doğan “Necip Fazıl Günümüze Ne Söyler?”, Dr. Kâzım Albayrak ise “Necip Fazıl’ın Büyük Doğu Davası” başlıklı konuşmalarıyla yer aldı.
Hüseyin Dursun: Bu gençler “zaman bendedir” şuurunun talibidir
Programın açılış konuşmasını yapan Dr. Öğr. Üyesi Hüseyin Dursun, Necip Fazıl’ın davasını anlatmanın büyük bir mesuliyet olduğunu belirterek asıl sözün, bu davanın çilesini çekmiş isimlere ait olduğunu söyledi.

Dursun, İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi Fikir ve Medeniyet Topluluğu’nun rıza-yı İlâhî ve i‘lâ-yı kelimetullah gayesiyle hareket ettiğini belirterek, topluluğun yalnızca bir öğrenci topluluğu olmadığını; Türkiye’nin farklı üniversitelerinde fikir ve medeniyet çizgisini taşıyan bir gençlik hareketi olduğunu ifade etti.
Konuşmasında gençliğin mazlum coğrafyalarla dertlenmesi, güçlü ve büyük Türkiye’nin yeniden inşasında rol alması, ezanın semalardan dinmemesi ve al bayrağın dalgalanması için çalışması gerektiğini vurgulayan Dursun, karşısında Necip Fazıl’ın “zaman bendedir ve mekân bana emanettir” şuuruna talip bir gençlik gördüğünü dile getirdi.
Dursun, Üstad’ın “Sevinin Mehmedim” mısralarını okuyarak konuşmasını tamamladı ve programın düzenlenmesinde emeği geçen öğrencilere teşekkür etti.
Prof. Dr. Muhsin Akbaş: Necip Fazıl düşünceyi aksiyonla birleştiren büyük bir isimdir
İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Muhsin Akbaş, konuşmasında bir millet olmanın temel vasıflarından birinin kalıcı düşünce üretmek olduğunu söyledi. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan çizgide Türkiye’de bu mahiyette düşünce üreten en büyük isimlerden birinin Necip Fazıl Kısakürek olduğunu belirten Akbaş, Üstad’ın sadece eserleriyle değil, aksiyonuyla da tarihe mâl olmuş bir şahsiyet olduğunu ifade etti.

Prof. Dr. Muhsin Akbaş, konuşmasında Muzaffer Doğan ve Dr. Kâzım Albayrak’ın Necip Fazıl’ın mesajını ve aksiyon düşüncesini devam ettiren kıymetli isimler olduğunu belirtti. Akbaş, Dr. Kâzım Albayrak’ın “İlm-i Kelâm’ın Özü” adlı çalışmasını fakülte öğrencisiyken okuduğunu ifade ederek, Albayrak’ın uzun yıllardır İslâmî ilimler, fikir ve aksiyon sahasında yürüttüğü çalışmalara dikkat çekti.
Akbaş, Necip Fazıl’ın İslâm inancından beslendiğini, bununla birlikte Batı düşüncesi ve felsefesiyle hesaplaşarak inanç merkezli ve aksiyon temelli bir düşünce ortaya koyduğunu söyledi. Sakarya Türküsü’nü bu çerçevede değerlendiren Akbaş, Necip Fazıl’ın modern insanın anlamsızlık telakkisine karşı Anadolu insanını imanıyla, yüküyle ve hedefiyle anlamlı bir hayatın merkezine yerleştirdiğini ifade etti.
Sakarya Türküsü’nün sadece bir şiir olarak değil, felsefî bir manifesto olarak da ele alınması gerektiğini belirten Akbaş, programda yer alan Muzaffer Doğan ve Dr. Kâzım Albayrak’ın Üstad’ın mesajını ve aksiyon düşüncesini nesillere aktaran kıymetli isimler olduğunu dile getirdi.
Muzaffer Doğan: Necip Fazıl bize Allah Resûlü’nü tanıttı
Programda konuşan Muzaffer Doğan, Necip Fazıl’ı kısa bir süre içinde anlatmanın güçlüğüne dikkat çekerek Üstad’ı büyük bir okyanusa benzetti. Doğan, Necip Fazıl’ı tanımanın hayatının en büyük bahtiyarlıklarından biri olduğunu belirtti.

Muzaffer Doğan'ın konuşmasının tamamı şu şekilde:
Öncelikle hepinizi hürmetle, muhabbetle selamlıyorum. Allah’ın selamı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun.
Kâtip Çelebi Üniversitesinin kıymetli rektörü Saffet Bey ki şu anda şehrimizde değil, dışarıda; bizi aradı, görüştük, temas kurduk, özür beyan etti ama özür olarak düşünmüyoruz, onun da bir vazifesi vardır. Kendilerine ve burada bulunan rektör yardımcımıza, diğer üniversitemizin kıymetli yöneticilerine, bugün bizi dinlemeye gelen çok kıymetli öğrencilerimize teşekkür ediyorum. Allah sizlerden razı olsun. Biz İstanbul’dan geldik, İstanbul’dayız epey bir zamandan beri, buraya gelmemize değdi bu.
Sinevizyonu izledik, ben hiç konuşmasam da sadece sizlerle birlikte o sinevizyonu izleseydim, bu bile benim için kâfiydi. O sinevizyonu zaten biliyorum ama bu kısa sürede Üstad’ı anlatmak öyle zor ki. Niçin zor? Kendisi zor bir adam. Hayatı zor bir adam. Bir okyanus düşünün, orada sinevizyonda gördünüz, bir deniz manzarası, denizi seyrediyor. O herhalde Marmara Denizi’dir. Siz koca bir okyanusu hayal edin kafanızda, büyük okyanusu. Sayın ki Üstat Necip Fazıl büyük okyanus. Biz bu okyanusu bir maşrapaya doldurmak gibi bir iş peşindeyiz, olmayacak bir iş.
Bu kısa sürede Üstad’ı anlatmak zor. Çünkü ben Nevşehirliyim, aranızda Nevşehirli var mı bilmiyorum. Şahin kardeşim de, Muhsin Akbaşlı, o aynı yaştayız ama Nevşehir Lisesi’ni, ortaokulu-liseyi birlikte bitirdik. 1970 yılında. Zor yıllardı, kavga yıllarıydı, eli kalem tutması gereken, kitapla meşgul olması gereken öğrencilerin elinde silah vardı. Şartlar bizi zorluyordu. Kendimizi korumak için biz de zaman zaman isteye isteye o sokak kavgalarına, üniversitelerin arenalarında kavgaların içine giriyorduk. Üzüyordu bu bizi, şartlar öyleydi. Biz onun önüne geçemiyorduk. O yıllardan geçip gelen bir nesildeniz, kıymetli kardeşlerim.
Üstad’ı tanımak hayatımın en büyük bahtiyarlığıdır. Çünkü Üstat bize Allah Resûlü’nü tanıttı. Allah Resûlü’nü tanıyınca tabii İslâm dinini, insanlığı kurtarmak için gönderilen İslâm dünya görüşünü, İslâmî hayat tarzını öğrendik. Bu kuru bir bilgi yığınından ibaret değildi Üstad’ın bize öğrettiği İslâm. Sık sık o sinevizyonda da ifade edildiği gibi İdeolocya Örgüsü’ne atıfta bulunuyor. O yıllarda “İdeolocya Örgüsü”nü anlamam çok zordu. Üstad’ı tanıdığım yıllarda, lise son sınıftan itibaren tanıdım; o da hususi bir şey olsun diye nostalji diyorlar ya günümüzde. Tarihine baktım, 1969’da çıkmış kitap, 1970’te almışım; Toker Yayınları’ndan çıkmış. Çerçeve, Binbir Çerçeve. Üstat uzun yıllar gazetelerde de yazı yazdı, başyazılar yazdı. Başyazarlığını yaptı birtakım gazetelerin. Kendi Büyük Doğu’sunun dışında yazdığı gazetelerde de başyazarlık yaptı. O yazıları çerçevelemiş, bilmem kaç cilt. Zaten bütün kitapları yüz cildi geçiyor.
Çepeçevre Anadolu ve gençlik... Bir Anadolu çocuğu olarak Üstad’ı tanıyınca yere göğe sığmaz oldum, dünyam değişti. Geceler boyu Üstad’ı anlamaya çalıştım, “Çile”yi bir öğretmenimiz, yatılı kız öğretmen okulu vardı Nevşehir’de, bir de Şahin kardeşim de bilir, bizim de okuduğumuz ortaokul ve lisenin aynı binada olduğu lise. O okulda... birkaç, üç-beş tane ilkokul vardı. Niğde, zaten Nevşehir Niğde’den ayrılmış yeni bir il olmuştu. O bölge okulu, yatılı kız okulunda bir öğretmen, profesör oldu ileride. Necmettin Tozlu. Bizim elimizden tuttu, Üstad’ı anlattı; onu tanıyınca demin de ifade ettiğim gibi yere göğe sığmaz oldum. Çok enteresandır, babam köy adamı, namaz niyaz bilmez. Annem namaz niyaz bilmez. İlahiyat fakültesinin öğrencileri olduğumuz için rahat konuşuyorum, başkaları da olsa rahat konuşurum, gizlim saklım yok. Birden, namazla, niyazla tanışmaya başladım Üstad’ı tanıyınca. İslâm’la...
“Namazsız Müslüman olmaz.” dedi Necmettin Hoca bize. “Aaa...” dedim, benim babam Müslüman, annem Müslüman ama namaz kılmıyorlar. Yarım yamalak namaza başladık. Bir namaza başlayış hikâyem var, söz uzayacak belki bana ayrılan vakti tecavüz etmekten korkuyorum ama... Nevşehir’de Kurşunlu Cami diye bir cami var. Damat İbrahim Paşa’nın, Osmanlı Sarayı’nda padişahın damadı olmuş Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa. Onun adına yapılmış bir külliye var. O külliyenin merkezinde narin minaresiyle Kurşunlu Cami var.
Yarım yamalak gidiyoruz, geliyoruz, içimiz coşuyor... O hengâme, o heyecan ortamında bir gün, üniversitede okuyan birkaç abi dedi ki: Bizi topladılar bir yerde, gidip geldiğimiz dernekte, “Gençler” dediler, İzmir’de, İzmir olduğu için özellikle böyle bir hatıramı da anlatmak istiyorum sizlere. İzmir’de dediler bir camiyi komünistler bombalamış. Doğru mudur değil midir bilmiyorum, bizi motive etmek için mi dediler onu da bilmiyorum. Kurşunlu Cami’yi de dediler bombalayacaklarmış, “Aman” dediler, “bu camiyi koruyun.” Topladılar, “Sen, sen, sen” dediler, o “sen”lerin içinde ben de vardım. Çıktık, geceleri yaz günüydü o günler. Nevşehir küçük, Niğde’den ayrılmış bir ildi. Geceleri saat 3-3.30 gibi taş fırınlar açılır, işte ekmek yapmaya başlanır. O saatte bakkal açık olmaz, evden biz katık götüremeyiz. O ekmeği alıyorduk sıcak sıcak fırından, yiyorduk caminin etrafında, fır dönüyoruz. Aksaray, Niğde, Konya, Kırşehir gibi Nevşehir öyle bir yerde, ortasında. Bu cami de, Kurşunlu Cami dediğim cami de merkezi bir yerde.
Biz caminin etrafında işte gece dolaşıyoruz, sabah namazında cemaat çıkarken de hava aydınlanmış oluyor ve biz de evlerimize dağılacağız, gideceğiz. Yatacağız filan. O hengâmede 3-5 gün geçti, böylelikle. Cami cemaati tabii hava aydınlandığı için bize bakıyorlar böyle, yaşlı başlı adamlar, gençler gezer o zaman, camide gencin işi ne. Bana birisi baktı, gittik baktık, bende dikkat ettim, bana bakan tanıdığım birisi; Nevşehir’de taş madeni vardır, taş ocakları, taş ocağı işleten birisi.
Nevşehir şivesiyle “Lan Muzaffer!” dedi böyle bana. “Ne arıyorsunuz lan burada siz?” dedi. “Gel hele bakayım buraya.” dedi. Geldim, arkadaşlarımla, “Lan oğlum.” dedi, Nevşehir tabiriyle affınıza sığınarak söylüyorum, “Sizi üç-dört gündür burada bu saatlerde görüyorum, kimdir o arkadaşlarınız? Siz burada ne yapıyorsunuz?” dedi. Ben de dedim ki, “Neşet Abi” -adı Neşet’ti- “Komünistler cami bombalayacaklarmış, İzmir’de bir camiyi bombalamışlar, buraya da bize haber geldi.” dedim. Şöyle bana baktı keskin keskin, “Lan oğlum” dedi, “ne güzel iş yapıyorsunuz, sizi tebrik ederim.” dedi. Hoşuma gitti onun o tebriki falan. “Ama” dedi, “ya bak biz camiye giriyoruz. Siz caminin taşını, toprağını, minaresini bekliyorsunuz ama içine niye girmiyorsunuz?” dedi. “Niçin namaza gelmiyorsunuz?” dedi. Diyecek bir lafım yoktu, kem küm, müdafaa edilecek durumda da değildim. Başımız yerdeydi, o gitti. “Namazsız Müslüman olmaz.” dedi. “Aman namazınızı kılın.” dedi.
O gitti, gençlerden birisi dedi ki, benimle beraber olanlardan birisi, “Ya bunlar yobazın teki.” dedi, “yobaza bak.” dedi. Dedim “Ne yobazı? Nasıl yobaz? Dediği yüzde yüz doğru.” dedim.
Ben de tabii o günlerde de işte demin başta ifade ettiğim gibi, Üstad’ı da yavaş yavaş tanıyordum. “Çöle İnen Nur”u okuyorum, kâinatın efendisinin hayatını. O kitaptan sonra Resûlullah Efendimizle ilgili, onun hayatıyla ilgili ne kadar kitap çıkmışsa mümkün mertebe takip ettim. Bakalım “Çöle İnen Nur”u aşan bir eser var mıdır diye. Elbette ki ilmî manada yazılmış birçok kitap vardı. Dünyada da, Türkiye’de de. Benim ulaştığım, ulaşamadığım, bildiğim, bilemediğim...
Ama gördüm ki, sevgili gençler, çok kıymetli hazirun, “Çöle İnen Nur”u aşan bir esere daha rastlamadım. Yıllar geçti, öğretmen oldum İstanbul’da, edebiyat öğretmenliği yaptım, TÜGVA gibi, Millî Türk Talebe Birliği gibi yerlerde, Üstad’ı tanıtmak için, onu anlatmak için, onun eserleri hususunda bilgiler vermek için çok yerlere gittim, geldim. Çöle İnen Nur okuma grubu oluşturduk, 40 yıldır bu eseri ramazan ayında okuyorum. Ramazanın birinde başlıyorum, elbette ki Kur’ân-ı Kerîm de okuyoruz ama ramazanın sonunda bir de hatim etmiş oluyorum Çöle İnen Nur’dan. Birileri dedi ki, ya bu Çöle İnen Nur’u 40 yıl falan okuduğunu söylüyorsun, usanmadın mı? Dedim ki: “Resûlullah Efendimizin hayatını aşkla yazan bir kitaptan usanılmaz.” dedim. Onun hayatından usanılmaz.
Kıymetli gençler, Üstad bir okyanus demin dedim, onu maşrapaya sığdırmak gibi bir garabetle karşı karşıyayız. Böyle bir şey olmaz. Ben burada size ulaşan afişte, “Necip Fazıl Gençliğe Ne Diyor?” Necip Fazıl gençliğe ne demiyor ki! Ne dediğini anlamak için ben burada bunu kısaca, kısa bir vakitte anlatmam mümkün değil. O okyanusla mukayese ettim. Abartma falan şeklinde anlamayın, vallahi ve billahi ve tallahi abartma yok. İşte, Necip Fazıl dünya çapında bir fikir adamımızdır.
Biz onu dünyaya tanıtamadık, hayır olsun tanıtmasak da olur. Allâhuteâlâ’nın tanıdığı, sevdiği bir kişiyi kimse bilmese bile yeter. Ama o, Müslüman olmasaydı, Paris’e gitmeseydi, Sorbonne Üniversitesi’ne gitmeseydi -Cumhuriyet’in ilk nesli olarak 25 kişiden birisi olarak- orada Henri Bergson’un talebesi olmuş. Ama orada kumara başlamış. Esrara başlamış, onu da birileri bize çıkarırlar, “Ya bu esrarkeş adamın, bu kumarbazın peşinden mi gidiyorsunuz?” diye. Evet, biz onun peşinden gidiyoruz. Niye? O bizi Resûlullah’a çağırıyor. Kendisine değil. Öyle diyorum. Necip Fazıl’da bu var işte. “Ne var?” diyenlere cevap budur.
Bir müddet tabii o menhiyata bulaştığı ve gece hayatı olduğu için gündüz mektebe, fakültesine gidemiyor. Orada felsefe okuyor, Sorbonne Üniversitesi’nde. Sorbonne, hâlâ dünyanın meşhur üniversitelerinden birisidir.
Henri Bergson bir gün böyle arıyor, diyor ki: “Burada bir serseri Türk vardı. Nerede, onu göremiyorum.” Hemen kimi kastettiğini öğrenciler bildiği için birisi diyor ki: “Hocam Necip’i mi soruyorsunuz?” “Evet” diyor, “Necip miydi o, evet.” “O” diyorlar, “işte böyle böyle işlere bulaştı, oradaki Türkiye elçiliği onu memleketine gönderdi.” Diyor ki: “Necip burada dursaydı dünyanın sayılı filozoflarından birisi olurdu.” Bu bilgiyi ben Üstad’ın kendi kaleminden öğrendiğimde dedim ki: “Ya Rabbi, sana hamdü senâ olsun. O orada durmamış, durdurmadın onu. O bir filozof olsaydı elbette Türkiye’nin başına bela olurdu ama onu getirdin, bir Allah dostunun, Resûlullah Efendimizin neslinden büyük bir adamın, Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretlerinin önüne oturtturdun, diz çöktürdün ve o bize kılavuzluk etti. Ona öyle bir memuriyet yükledin. Rabbim sana hamdü senâlar olsun.” diyorum.
Şimdi Necip Fazıl bize neler söylüyor neler. Biz Kâzım Bey’le, dostumla kararlaştırdık; ben size Gençliğe Hitabe’yi okuyacağım. Onun kendi sesinden de Gençliğe Hitabe vardır ama oradan da okursunuz. Hem de bana verilen vazifeyi yerine getirmek bakımından, sabrınızı rica ederek onu okuyacağım.
Bu Gençliğe Hitabe, ben Millî Türk Talebe Birliği’ndeydim. Biraz daha önce dinlerken kardeşiniz, Millî Türk Talebe Birliği’nde birtakım kuruluşlarda da görev aldığımı söyledi. Doğrudur, o mübarek bir ocaktı. 1917’de, daha Cumhuriyet ilan edilmeden, meşrutiyet yıllarında, I. Dünya Savaşı içinde İstanbul Darülfünun gençleri Millî Türk Talebe Birliği diye bir dernek kurmuşlar. Cumhuriyet ilan edilince bir müddet kapalı kalmış. O günkü tek parti yönetiminin elinde kalmış. Sonra Menderes çok partili hayata geçince, Demokrat Parti zamanında millî çizgiye gelmiş filan. Yıllar sonra biz de orada, o güzel ocakta bir şeyler öğrendik. Yeri geldi, öğrettik. Şimdi hâlâ orayla da irtibatlıyım ama dar mekânların adamı değiliz. Dünyayı kuşatacak bir Büyük Doğu görüşünün mensubu olduğumu Üstad’dan öğrendim ve hiç unutmuyorum; son nefesime kadar da unutmayacağım.
Niye buraya girdim, MTTB’ye? Üstad, 1975’te Millî Türk Talebe Birliği’nin tertiplediği Millî Gençlik Gecesi’nde bizzat bunu okudu, sonra kayda geçti. İşte elimdeki kitap onun “Hitabeler”i. Üstad’ın hitabeleri de meşhurdur, konferansları meşhurdur. İşte “Sahte Kahramanlar”, televizyonda gördünüz, o afiş vardı; “Sahte Kahramanlar”ı İstanbul’da, Ankara’da Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde vermiş bir konferans o.
Anadolu’yu ayağa kaldıran adam, Necip Fazıl. Şu partinin, buranın, oranın adamı değil, İslâm’ın adamı. Hani aranızda Adanalı var mı bilmem ama Adanalı dostlarım da var. Bir Adanalı dostum var, mühendis. “Nasılsın?” dedim. “Adanalıyık, Allah’ın adamıyık, iyiyik.” dedi. Biz de Adanalı değilsek de İslâm’ın adamıyız arkadaşlar, İslâm’ın adamı olalım.
Bu hitabeyi size arz edeceğim.
"Bir gençlik, bir gençlik, bir gençlik... "Zaman bendedir ve mekân bana emanettir! " şuurunda bir gençlik...
Devlet ve milletinin büyük çapa ermiş yedi asırlık hayatında ilk ikibuçuk asrını aşk, vecd, fetih ve hâkimiyetle süsleyici; üç asrını kaba softa ve ham yobaz elinde kenetleyici; son bir asrını, Allah'ın Kur'an'ında "belhüm adal" dediği hayvandan aşağı taklitçilere kaptırıcı; en son yarım asrını da işgal ordularının bile yapamayacağı bir cinayetle, Türk'ü madde plânında kurtardıktan sonra ruh plânında helâk edici tam dört devre bulunduğunu gören... Bu devirleri yükseltici aşk, çürütücü taklitçilik ve öldürücü küfür diye yaftalayan ve şimdi, evet şimdi... Beşinci devrenin kapısı önünde dimdik bekleyen bir gençlik...
Gökleri çökertecek ve yeni kurbağa diliyle bütün "dikey"leri "yatay" hâle getirecek bir nida kopararak "Mukaddes emaneti ne yaptınız?" diye meydan yerine çıkacağı günü kollayan bir gençlik...
Dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, öcünün davacısı bir gençlik...
Halka değil Hakk'a inanan, meclisinin duvarında "Hâkimiyet Hakk'ındır" düsturuna hasret çeken, gerçek adaleti bu inanışta ve halis hürriyeti Hakk'a kölelikte bulan bir gençlik...
Emekçiye "Benim sana acıdığım ve yardımcı olduğum kadar sen kendine acıyamaz ve yardımcı olamazsın! Ama sen de, zulüm gördüğün iddiasıyla, kendi kendine hakkı ezmekte ve en zalim patronlardan daha zalim istismarcılara yakanı kaptırmakta başıboş bırakılamazsın!", kapitaliste ise "Allah buyruğunu ve Resul ölçüsünü kalbinin ve kasanın kapısına kazımadıkça serbest nefes bile alamazsın!", ihtarını edecek... Kökü ezelde ve dalı ebedde bir sistemin aşkına, vecdine, diyalektiğine, estetiğine, irfanına, idrakine sahip bir gençlik...
Birbuçuk asırdır yanıp kavrulan, bunca keşfine ve oyuncağına rağmen buhranını yenemeyen ve kurtuluşunu arayan Batı adamının bulamadığını, Türk'ün de yine birbuçuk asırdır işte bu hasta Batı adamında bulduğunu sandığı şeyi, o mübarek oluş sırrını çözecek ve her sistem ve mezhep, ortada ne kadar hastalık varsa tedavisinin ve ne kadar cennet hayali varsa hakikatinin İslâm'da olduğunu gösterecek ve bu tavırla yurduna İslâm âlemine ve bütün insanlığa numunelik teşkil edecek bir gençlik...
"Kim var!" diye seslenilince, sağına ve soluna bakınmadan, fert fert "Ben varım!" cevabını verici, her ferdi "Benim olmadığım yerde kimse yoktur!" duygusuna sahip bir dava ahlâkını pırıldatıcı bir gençlik...
Can taşıma liyakatini, canların canı uğrunda can vermeyi cana minnet sayacak kadar gözü kara ve o nisbette strateji ve taktik sahibi bir gençlik...
Büyük bir tasavvuf adamının benzetişiyle, zifiri karanlıkta ak sütün içindeki ak kılı farkedecek kadar gözü keskin bir gençlik...
Bugün, komik üniversitesi, hokkabaz profesörü, yalancı ders kitabı, çıkartma kâğıdı şehri, muzahrafat kanalı sokağı, fuhş albümü gazetesi, şaşkına dönmüş ailesi ve daha nesi ve nesi, hasılı, güya kendisini yetiştirecek bütün cemiyet müesseselerinden aldığı zehirli tesiri üzerinden silkip atabilecek, kendi öz talim ve terbiyesine, telkin ve telbiyesine memur vasıtalara kadar nefsini koruyabilecek, tekbaşına onlara karşı durabilecek ve çetinler çetini bu işin destanlık savaşını kazanabilecek bir gençlik...
Annesi, babası, ninesi ve dedesi de içinde olsa gelmiş ve geçmiş bütün eski nesillerden hiçbirini beğenmeyen, onlara "Siz güneşi ceketinizin astarı içinde kaybetmiş marka Müslümanlarısınız! Gerçek Müslüman olsaydınız bu hâllerden hiçbiri başımıza gelmezdi!" diyecek ve gerçek Müslümanlığın "ne idüğü"nü ve "nasıl"ını gösterecek bir gençlik...
Tek cümleyle, Allah'ın, kâinatı yüzüsuyu hürmetine yarattığı Sevgilisinin âlemleri manto gibi bürüyen eteğine tutunacak, O'ndan başka hiçbir tutamak, dayanak, sığınak, barınak tanımayacak ve O'nun düşmanlarını ancak kubur farelerine denk muameleye lâyık görecek bir gençlik...
Bu gençliği karşımda görüyorum. Maya tutması için otuz küsur yıldır, devrimbaz kodamanların viski çektiği kamıştan borularla ciğerimden kalemime kan çekerek yırtındığım, kıvrandığım ve zindanlarda çürüdüğüm bu gençlik karşısında uykusuz, susuz, ekmeksiz, başımı secdeye mıhlayıp bir ömür Allah'a hamd etme makamındayım. Genç adam! Bundan böyle senden beklediğim, manevî babanın tabutunu musalla taşına, Anadolu kıtası büyüklüğündeki dâva taşını da gediğine koymandır.
Surda bir gedik açtık; mukaddes mi mukaddes!
Ey kahbe rüzgâr, artık ne yandan esersen es!..Allah'ın selâmı üzerine olsun!"
Evet, vazifemi ifa ettim. Necip Fazıl gençliğe ne söylüyor? Necip Fazıl’ın ne söylediğini az çok siz anladınız. Ama burada hapishaneye vurgu yapıldığı için Üstad’ın hapishane hatıraları vardır. Sonra ismini “Yılanlı Kuyudan” diye koydu. İlk zamanlarda, ilk baskılarda da vardı; “Cinnet Mustatili” diye koydu. “Cinnet Mustatili” tabiri demek ki 1940’lı, 50’li yıllarda kullanılıyormuş. Mustatil nedir desem, çok affınıza sığınarak, belki bilenlerin sayısı, hocalarımızı tenzih ederek söylüyorum; “Cinnet Mustatili”ni bilen var mı? El kaldırabilir misiniz, göreyim. Yok. Cinnet, dikdörtgen demek. Üstad’ın yattığı İstanbul’daki hapishanelerden bir yer işte, voltası da dikdörtgen gibiymiş; ona “Cinnet Mustatili”, cinnet getirtici bir yer diyor. Sonra “Yılanlı Kuyudan” koydu. Orada kısa bir nükte de var, onu da okuyup bitirmek istiyorum müsaadenizle.
“Karpuz.” O kitaptan alınmış paragraflık bir yazı.
“Karpuz. Hayatımın en büyük hikâyesi. Ramazandı, oruçluydum. Tanıdığım bir tüccar, iftar yemeğini her gün evinden hususi arabasıyla, otomobiliyle gönderirdi. Ben de hapishane kapısının yanındaki iki tel örgüde yemeğimi beklerdim. Herkesin deliğine çekildiği o saatlerde, hücrelerine, o saatlerde yine böyle beklerken bir gün ihtiyar bir adam tel örgüye sokuldu. Üstü başı dökülen, amele kılıklı bir ihtiyar. Beni asla tanımadan, ‘Oğlum, içeride bir Necip Fazıl varmış. Şu karpuzu ona hediye getirdim. Allah rızası için ona götürüp verir misin evladım?’ dedi. Gözlerim, hücum eden yaşlardan yangın içinde, ‘Ver baba, ver hemen götüreyim.’ dedim ve aldım. İşte hasbî, her türlü nefs oyunundan uzak, Allah için verilen hediye! Bu meçhul Müslüman’dan tüten edayı ömrümce unutamadım. Keşke o karpuzu kesmeseydim. Keşke o karpuzu kesmeseydim. Hep ona bakıp düşünseydim. İslâm ahlakını fikretseydim. Ağlasaydım, ağlasaydım... "
Üstad Necip Fazıl 'ın ruhuna, lillâhi Teâlâ el-Fatiha.
Dr. Kâzım Albayrak: Büyük Doğu, İslâm’ı hâkim kılmanın dünya görüşüdür
Aylık Baran Dergisi Yayın Kurulu Üyesi Dr. Kâzım Albayrak, konuşmasında gençlik yıllarında Necip Fazıl’la yollarının nasıl kesiştiğini anlattı.
Albayrak, Necip Fazıl’ın sadece bir şair olarak görülmesinin büyük bir eksiklik olduğunu belirterek onun mütefekkir, hikmet adamı ve dinî ilimlere de yol açıcı bir şahsiyet olduğunu ifade etti. Üstad’ın sahabe ölçüsüne dair ortaya koyduğu hassasiyetin, ilim ile irfan arasındaki farkı gösterdiğini söyledi.
Dr. Kâzım Albayrak’ın konuşmasının tamamı:
Kıymetli hocalarım, sevgili gençler. Şimdi Necip Fazıl ile yollarımız nasıl kesişti? Onu anlatayım hemen. Necip Fazıl diyor ki: “Ne çıkar bir yola düşmemiş gölgem, yollar ki Allah’a çıkar bendedir.” Şimdi biz bundan böyle o dönemde bir pay sahibiyiz. İnşallah ömrümüzün sonuna kadar da pay sahibi oluruz. Hepimiz için dileğim bu.
Burada hislerimi de katacağım. Sadece size bazı bilgileri anlatmakla kalmayacağım; hislerimi de katarak konuşacağım. O dönem biz bir arayış içerisindeyiz. Hakikat var, ölüm var. Bunlar gerçek. O zamanın ortamında daha siyasi bir hava var. Biz kimiz, nerede duracağız ve ne yapacağız? Amacımız ne? Hayatın amacı ne? Hayatın anlamı ne? Hayatın anlamını kaybedersek kendimizi kaybederiz. Hayatın anlamının nefsimizin üstünde olması lazım. Aşkın bir varlık olması lazım. Yani nefsimiz anlam olamaz, gaye olamaz. Gaye olsa bile ideal olamaz. Bunları biraz sonra söyleyeceğim.
Şimdi biz Necip Fazıl’ı duyuyoruz, biliyoruz. Necip Fazıl bir üstad, bir kahraman. Kahramanlığını biliyoruz. Bizim kendi inancımıza yakın bir siyasi yapılanma içerisinde olmamız lazım. Bu parti olabilir, teşkilat olabilir; kendimizi ifade etmemiz gerekiyor. Yani “Öz yurdunda garipsin, öz yurdunda parya.” Böyle bir devirdeyiz, hâlâ bu bitmiş de değil. Biz bunu kabul etmiyoruz, etmeyeceğiz de. Sonuna kadar, ne olursa olsun, bedeli ne olursa olsun etmeyeceğiz.
Çünkü biz kıyamete kadar baki olan bir dinin mensuplarıyız ve ilâhî bir dinin Allah kelamına muhatabız. Bunun yanında hepsi çöp. Çıksın, söylesin, konuşsun; çöp. Hem mebde itibarıyla hem meâd itibarıyla çöp. Hocam, ilm-i kelamın özünden bahsederek bana bir gönderme yaptı. Muhsin hocama teşekkür ederim.
Buraya bir edebiyat yapmak derdinde gelmedik. O niyetle buraya gelmedik. Necip Fazıl bu işte. Yani Necip Fazıl edebiyatçıdır ama edebiyat yapmak için hiçbir şey yazmamıştır. Edebî olarak üstün bir seviyesi, belagati vardır ama hiçbiri edebiyat olsun diye değildir arkadaşlar. Benim de zaman zaman bu hataya düştüğüm oldu. Hiçbiri edebiyat olsun diye değil.
Yüksek İslâm Enstitüsü’nde mezun olurken Necip Fazıl’la yolumuz kesişiyor. Fakat İslâmî ilimleri de okuyorum. Necip Fazıl’ın eserlerinde, İslâmî ilimlerde aldığım eğitimde almadığım şeyler var. Ne? Mesela Necip Fazıl diyor ki, “sahabenin en küçüğü dahi velilerin en büyüğünden üstündür. Velilerin en büyüğü, sahabinin atının burnundaki toz olamaz” diyor.
Şimdi ben bu ölçüyü İslâmî ilimler tedrisatında almıyorum. Yani ilim var, irfan farkı var. İlim var, irfan eksikliği ve ikinci planda gölgelenme var. Bakın, bunu ben Necip Fazıl’dan alıyorum.
Necip Fazıl sadece bir şair değildir, mütefekkirdir. Hikmet adamı Necip Fazıl. Hikmet adamı, dinî ilimlere de yol verici, önder. Bunu kaçırdığımız zaman çok şey kaçırırız. Mesela İslâm’a yönelik üç tehlike nedir? Modernizm, reformizm, tekfirci selefilik, İrancılık, Şiîlik. Necip Fazıl bunlara karşı da İslâmî bir dünya görüşü ortaya koyuyor. Şimdi yolumuz kesişiyor. Metin Tepe var, Akıncılar var. Biraz bahsedildi. Biz bunların içine giriyoruz, Allah’a şükür. Salih Mirzabeyoğlu, “Gölge” ve “Akıncı Güç” ile tanışıyorum. Oraya giriyoruz.
Peki Salih Mirzabeyoğlu bize neyi söylüyor? Salih Mirzabeyoğlu bize “Necip Fazıl” diyor, “İdeolocya Örgüsü” diyor. Biz Necip Fazıl’ı ne biliyoruz? Kahraman, şiirini biliyoruz. Fakat Salih Mirzabeyoğlu diyor ki: “İdeolocya Örgüsü”nü, temel felsefe olarak düşünce yapısını merkeze alacağız. Bu, İslâmî düşüncenin kurucu eseridir ve ondan hareket edeceğiz diyor.
Biz bu sefer “İdeolocya Örgüsü”nü okumaya başlıyoruz. İlm-i kelamın özü demişken oradan da söyleyeyim: Mesela o kitabın orijinalini bana Salih Mirzabeyoğlu verdi; “Bunu al, çalış, sadeleştir.” dedi. Onu da bir not olarak geçeyim.
Gaye ile ideal farkından da hemen kısaca bahsedeyim arkadaşlar. Mesela bir orduda bir askerin mareşal olmak istemesi, Maraşlı olması gaye olabilir. Ama Necip Fazıl diyor ki, bu ideal olmaz. Bunun ideal olması için ne lazım? “Altınordunun bir neferi olarak ben mareşal olacağım.” demesi lazım. Dolayısıyla ilim tedrisatında, üniversitede, eğitimimizde, akademisyende, şurada burada ne olursa olsun bu ideal tarafın olması gerekiyor. Olmazsa maalesef düşük olur, çok düşük olur.
Müslüman bir ideal adamıdır. Necip Fazıl bunun örneğidir. Ahlak adamıdır. Ahlak davası gütmüştür. Dolayısıyla Necip Fazıl’ın “Büyük Doğu Davası”, dava burada ideal manasındadır. Üçü çok güzel bir araya geliyor arkadaşlar. Üçü bir araya geliyor. Biz de bu şekilde peşinden gidiyoruz.
Salih Mirzabeyoğlu, “Akıncı Güç” dergisinde “İdeolocya Örgüsü”nü merkeze alıp sistemli bir fikir hareketi kuruyor ve Necip Fazıl’a ulaşıyor. Necip Fazıl dergiyi bağrına basıyor. “Müjdelerin Müjdesi” diye yazı yazıyor. Necip Fazıl gibi övgüsünü kıt veren bir insan böyle yazıyor ve Salih Mirzabeyoğlu’nu “Akıncı Güç” kadrosuyla çağırıyor. Allah nasip ediyor, beraber gidiyoruz. Üstad’ın huzuruna gidiyoruz. Üstad, Erenköy’deki köşküne akşam yemeğine çağırıyor.
Üstad’ta gördüğüm; ihtiyar delikanlı derler ya, aynı o Üstad. Son nefesine kadar öyle. Bir de bunun tersi var: Delikanlı olmuş ama artık başını dünya telaşından, şundan bundan kaldıramıyor. Delikanlı ihtiyarlar da var. Bunu bir uyarı olarak not etmek zorundayız. Bizim herhangi bir kimseyle hesabımız yok, Allah’a şükür.
Akşam namazını Üstad’ın arkasında kılıyoruz. Şimdi aslında biz iç âlem düzenini arıyoruz, güzeli arıyoruz, mutlak güzeli arıyoruz. Bizi memnun edecek, huzur ve saadeti verecek olan o. Bir arayış içerisindeyiz. Aramadığı zaman zaten biter. Bunları Necip Fazıl’ın getirdiği sistemde buluyoruz. Necip Fazıl aslında bir dünya görüşü diyoruz ya, aslında Necip Fazıl da dünyamız.
Bu kopmuş arkadaşlar, Cumhuriyet ile beraber kopukluk olmuş. Burada bu halkayı bağlıyor, Ehl-i Sünnet halkasını Necip Fazıl bağlıyor ve bu sürekliliği sağlıyor. Bütün fikir olarak bağlıyor. “İdeolocya Örgüsü” o kadar önemli ki ancak bundan hareketle gidebiliriz. “İdeolocya Örgüsü”yle hareket edebiliriz. Öteki türlü ne olur? Bağımsız olur, Müslümanların çabaları dağılır, bir havuzda toplanmaz. Aslında günümüzde şikâyet ettiğimiz şey bu. Bütünlüklü fikir ve merkezi bir havuz olmadığı için dağınıklık var.
Burada Ehl-i Sünnet’in altını çiziyor. Bunun haricinde başka bir kurtuluş yolu olmaz zaten. kendisi bunu vurguluyor. Bunun haricinde bir şey olmaz. Necip Fazıl bunu çok güzel bir dünya görüşü olarak bağlıyor.
Şimdi bir yatay oluş var, bir de dikey oluş var. Hemen buna da temas edeyim. Dikey oluş, iç oluş manasında söyledim. Büyük Doğu’da bunu takip eden İBDA’da yatay ve dikey oluş birliktedir. Yani iç oluş, nefis terbiyesi, ahlak davası adamı dedik ya, temel o. Ama sosyal ve siyasi hadiselere çözüm veren, cevap veren bir sistem. “Ben akşam evimde namazımı kılacağım, tespihimi çekeceğim; gündüz de seküler hayata, faizci bir sisteme, gayrimeşru bir sisteme tabi olacağım.” Bunu benimsemem düşünülemez. İşte “İdeolocya Örgüsü” bir toplum projesidir. Yaşanmaya değer hayata dair bir toplum projesidir.
Bu mevzuları geçince geniş kısmında, “Büyük Doğu nedir?” sorusunu yedi maddede özetleyeceğim inşallah. Şimdi Necip Fazıl’ın estetik planı başa alması, ruh ihtiyarı olanlara karşılık genç olmasından bahsettik. Mesela Üstad’ın o zamanlar, şimdi bilmiyorum, Necip Fazıl için “ruh hamurkârı” deniliyordu. Duymuş muydunuz? Duyanlarınız vardır tabii de eskisi kadar kullanılmıyor. Değerimize sahip çıkma konusunda zaafımız da var topluluk olarak. Mesela “ruh hamurkârı” deniliyor. Niye? Necip Fazıl ruhumuzu doldurulduğu için.
Burada candan bir karşılamayla muhatap olduk. İnsan ne ister? Hani “Kahve bahane.” deniliyor ya, insan aslında bunu ister. Bir Müslümanla, gönüldaşla bunların olması gerekir. Bunları da bir İzmir hatırası olarak belirteyim.
Şimdi Necip Fazıl gençlikten neler bekliyor? Bu, dünya görüşü olarak alternatifi olmayan bir sistemdir arkadaşlar. Büyük Doğu’nun alternatifi yok, zaten gerek yok. Bunu kuşanmamız gerekiyor. Ben şimdi ilmî çalışmalar yapıyorum, 18 yaşından beri Büyük Doğu’yu okuyorum. İlmî çalışmalar yaptıkça daha çok Büyük Doğu’ya hayran kaldım. Necip Fazıl ne tespitler yapmış, neyi özleştirmiş.
Hadisle ilgili çalışma yaptım. Hadis hocalarının buradan alması lazım. Ama onlar neye bakıyorlar? “Necip Fazıl ilim adamı değil.” diye bakıyorlar. İlim nedir o zaman? İlim nedir? Asr-ı Saadet’te ilim neydi? Günümüzdeki ilim anlayışı mıydı? İrfan nerede, ahlak nerede, metafizik nerede? Biz ilmi, kendi literatürümüze göre tarif ederiz. Bakın insanı da öyle tarif ederiz, hakkı da öyle tarif ederiz, özgürlüğü de öyle tarif ederiz. Başkalarının çizdiği özgürlük sınırında kalamayız. Bunu kabul edemeyiz. Mutlak fikre bağlı olanların mukayyet felsefelere tabi olması düşünülemez.
Şimdi Necip Fazıl ne istiyor? Necip Fazıl’ın “Özlediğimiz Nesil” konferansı var, “İmân ve Aksiyon” konferansının içinde. Necip Fazıl’ın orada istediği üç şeyi burada hemen kısaca söyleyeyim. Aşk diyor. Ne diyor Necip Fazıl?
“Aşksız adam pörsümeye ve aşksız cemiyet sönmeye mahkûm. Kâinatın protoplazması aşk.”
Aslında biz irfan derken bunu kastediyoruz. Biraz önce bahsettiklerim; yaşanmışlık, samimiyet, ihlas, dava, aşk ve ahlak hepsi buraya bağlanıyor.
İkincisi, “üstün akıl ve sır idraki” diyor. Sır idraki olmadığı zaman edepsizlikler oluyor. Biraz önce bahsettiğim mesela Necip Fazıl’ın sahabe ile ilgili ölçüsü. Şimdi sahabiye dil uzatma hastalığı var.
“Sahabenin en küçüğü, velilerin en büyüğünden üstündür. Velilerin en büyüğü, sahabinin atının burnundaki toz olamaz” diyor.
Bu Abdullah bin Mübarek’ten gelme bu.Yani ne konuşuyoruz ki? Allâme olsan ne olur? Değeri ne? Değeri yok yani arkadaşlar. Değersiz şu kadar unvan sahibi olmaktansa değerli olmak daha tercih edilmez mi? Değerimizi kaybetmeyelim, onurumuzu kaybetmeyelim, çizgimizi kaybetmeyelim, istikametimizi kaybetmeyelim.
Üçüncüsü de nefis muhasebesi diyor Necip Fazıl. Büyük Doğu’nun İslâmiyet’in emir subaylığı olarak biliyoruz. Yekpare bir inanış, görüş ve ölçülendiriş manzumesi olarak biliyoruz. Büyük Doğu bize bunu veriyor.
Büyük Doğu-İBDA fikriyatı ilişkisi ise zaten Necip Fazıl’ın başa bastığı mesele. İBDA, Büyük Doğu’yu yürüten sistemdir. Biri nasıl ise, diğeri niçin davasıdır. Niçin nedir? Mesela namaz nasıl kılınır? Şu şekilde kılınıyor; tekbir, kıyam, kıraat, rükû. Peki namaz niçin kılınır? İşte “niçin” meselesi, onun gerekçelendirmesi, hikmeti, hikmet-i teşri deniyor buna. Bunu mesela Salih Mirzabeyoğlu yapıyor. Neden yapıyor? Nasılını Necip Fazıl koymuş. Tekrara gerek yok ki. Davayı yürütmek. Dolayısıyla birbirini tamamlayan iki kanat oluyor.
Demek ki iç ve dış oluşu aynı anda barındıran bir sistemdir Büyük Doğu-İBDA sistemi. İç ve dış oluşu bir arada barındırıyor. Bu fikir ve aksiyonun mezcetmesi etmesi Üstad’ın vasiyetiydi, onu yerine getirdi. İslâm’ın eşya ve hadiseler karşısında nasıl tavır alacağını temsil eden Büyük Doğu gövdesinin mukabili İBDA, onun taşıyıcı “niçin” kanatlarıdır, onun içindir, onun gayesidir ve gayesi odur.
Şimdi arkadaşlar, bu ideal mevzuu herhalde anlaşıldı. Aşkın bir varlık. Zaten Müslüman başka türlü olamaz aslında. Burada Büyük Doğu Marşı’nı sadece geçiyorum. Ne diyor Üstad?
“Şahit ol ey kılıç, kalem ve orak
Doğsun Büyük Doğu benden doğarak.”
Şimdi Büyük Doğu nedir? Hemen yedi maddede kısaca söyleyeceğim.
Büyük Doğu: Şeriatten zerre taviz vermeden İslâm’ı eşya ve hadiselere hâkim kılmanın dünya görüşüdür. Şeriatten zerre taviz vermeden... Necip Fazıl için basit basit eleştiriler yapılıyor basit insanlar tarafından. Şeriata muhalif bir harfi gösterilemiyor. Yok çünkü. Necip Fazıl şer’î ölçülerde çok hassastır. Başta tabii Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri olmak üzere Ömer Nasuhi Bilmen’den, Hacı Cemal Öğüt’ten en ufak bir ibareyi dahi gösterip ondan onay alarak gider. Ondaki hikmet ve estetik diliyle zaten doyulmaz ifadeleri var.
İkincisi, Necip Fazıl tarih muhasebesi yapıyor. Son beş asırdan alıyor; Tanzimat’a, günümüze getiriyor. Nereden geldiğini bilmeyen nereye gideceğini bilemez arkadaşlar. Sultan Vahdettin ve Abdülhamid Han anahtar şahsiyetler. Bunları koyuyor. Şimdi Üstadçılık oynayanlar çok. Bunlara da dikkat edin. Biz kimsenin hakkını yiyerek yükselmeyiz. Müslüman hak yiyerek yükselmez, aslını inkâr ederek yükselmez. Manevi babasını tanımayan insandan hayır gelmez. Ne ailesine gelir, ne vatana gelir, ne ilim müessesesine gelir. Bakın yine edep meselesine geliyor.
Edep diye sadece kuru bir edebiyat yapmıyoruz. Burada fikir ve aksiyonda sınırlarını çizerek söylüyoruz. Farkı bu. “Edep iyidir, edepli olun, ayağınızı uzatmayın. Önünüzü ilikleyin…” Bu nasihatlar değil ki. Edep o değil ki. Fikirde edebi olmayanın hiçbir şeyde de edebi olmaz. Dinde edep, fıkıhtan, usulden daha üstündür mesela. Dinin bütünlüğünde usul, bir ilimdeki usulden daha üstündür, hepsini kapsıyor. Usûlüddin, temel mesele, temel bakış, İslâmî ölçülere temel bakış, muhatap anlayış diyoruz. Büyük Doğu bu işte. İslâmiyet’e yol açma geçidi var ya, bu. Aslında İslâmî ilimler Büyük Doğu’suz inşa edilemez diyorum. Bunu tartışmaya, ispata hazırım.
Üçüncüsü, tarih muhasebesinden sonra sistem fikriyle ortaya çıkmış olmasıdır. Arkadaşlar, küfür sistem fikriyle geliyor. Batı’da sistem kuruluyor. Bizde de dağınıklık, kopma var ve çağımız meseleleri çok dağınıklık arz ediyor. Sistem fikriyle gelmek lazım. Başka türlü olmaz. Necip Fazıl sistem kuruyor. İslâmî metinleri çağımızda sistem ve dünya görüşü olarak ortaya koymuş. Her çağın Müslümanı, her çağın münevveri o çağda İslâm için gerekeni yapması söz konusuysa, bir taklit mi yapıyoruz biz? Bağlıyız, geleneğe bağlıyız. Ama geleneği çağında yaşatmıyorsan gelenek ölür. O çağda yaşatacaksın. O kopukluğu gidereceksin. Ama biz geleneği inkâr etmeden, geleneğe bağlı olarak gidiyoruz.
Dördüncüsü arkadaşlar, Necip Fazıl’ın ideolocyasının temeli Allah Resulü’dür. “Çöle inen nur”, Muhammedî hakikat. Nedir o? Kısaca söyleyeyim: En evvel, en üstün. Oraya dayalı.
Hadislerle ilgili çalışmamda bunu gördüm. Yoğunlaşınca görüyorsunuz arkadaşlar. Mevzunuza yoğunlaşın, branş sahibi olun. Oraya yoğunlaşın. Allah’ın hikmetlerini daha çok göreceksiniz. Genel gitmekten ziyade mevzularınızda derinleşin. Biz ilmî keşifleri de sonuna kadar destekleriz. Bizim çekinecek bir şeyimiz yok ki. Allah’ın bir hikmeti, bir ayeti ortaya çıkıyor.
Beşincisi, dost ve düşman kutuplarının işaretlenmesidir. Baş nefret kutbu, baş muhabbet kutbu. Çağımızda baş nefret kutbu, baş muhabbet kutbu kim? Bunu bilmemiz lazım. “Benim hiç düşmanım yok.” falan. Ne demek düşmanın yok? Cennette miyiz yani? Dünyadasın, dünyada yaşıyoruz. Memuriyetini inkâr mı ediyorsun? Allah’ın ayetleri, hadisleri var. Allah bir tarafa, bir tarafa hitap ediyor. Ayırıyor: Küfredenler, iman edenler. İman edenlerin değeri nereden geliyor? Buradan geliyor işte.
Allah için sevgi, Allah için buğz. Ölçülerimizin bu olması lazım, her şeyden önce ölçümüzün bu olması lazım. Daha az kırılırız, birbirimize kırılmayız. Daha sağlıklı bir ilişki olur.
Altıncısı, Üstad yeni bir usul, yeni bir tarz getirmiştir. O, geleneğe bağlıdır ancak onu yeni bir ideolojiyle, yeni bir tarzda sunmuştur. Aynı zamanda hem gelenekçi hem yenilikçidir Üstad.
Yedincisi, “İslâm İnkılâbı” diye çokça altını çizdiği, “Büyük Zuhur” diye işaretlediği bir aksiyon alanıdır. Aksiyon adamıdır Necip Fazıl. Bu minvalde “Başyücelik Devlet ve İdare Mefküresi”ni formüle etmiştir. Bunu cemiyete nakşetme davasını gütmüştür.
Üstad demiştir ki, gençliğe bir tavsiyedir; bununla bitireceğim inşallah:
“Dünya bir inkılap bekliyor. Dünyanın beklediği bu inkılap üç daire halinde. Dış daire dünya, içindeki daire İslâm âlemi, onun da içinde Türkiye. Asıl Türkiye, merkez Türkiye”
diyor Üstad.Bunun idrakinde miyiz? Türkiye kurtulmadan İslâm âlemi de kurtulmayacak. Bakın Üstad bunları işaretliyor. Ben bunu Bağdat’ta da söyledim. Oradakiler de sizin gibi alkışladılar. Ama biz buna layık olmadan olmayacak. Bizim layık olmamız lazım. Bizim Büyük Doğu’yu kuşanmamız lazım, şuurlaştırmamız lazım, içselleştirmemiz lazım.
Necip Fazıl bir anı, bir nostalji değil. Böyle birisi mi Necip Fazıl? Salih Mirzabeyoğlu böyle birisi mi? Bütün dava, Allah’a görünerek olmak arkadaşlar. Başkasına, şuna buna görünerek değil; Allah’a görünerek, şurada burada görünelim, şöhret olalım, değil. İslâm âlemine ve dünyaya bir teklif olan, kurtarıcı İslâm nizamı fikri olan Büyük Doğu ideali etrafında kenetlenen gençler ve gönüldaşlar olarak hepinizi saygıyla selamlıyorum."
Alaka ile izlenen program sonunda konuşmacılara plaket takdim edildi. Katılımcılara da Üstad Necip Fazıl ve Salih Mirzabeyoğlu’nun kitapları ile Aylık Baran Dergisi sayılarından hediye edildi.

Aylık Baran Dergisi






