Mirat Haber isimli internet platformunda Hazreti Muaviye’ye yönelik yayınlanan yazılar, Ehl-i Sünnet akidesinin temel taşlarından biri olan "Sahabe sevgisi ve hukuku"nun açıkça hedef alındığını ortaya koyuyor. Özellikle Hazreti Muaviye’nin şahsına yönelik yürütülen sistematik karalama kampanyası, ilmi gerçeklerden ziyade Şii kaynaklı uydurma rivayetlere ve saplantılara dayanıyor. Sitenin yazarları, Hazreti Muaviye’yi övüyormuş gibi göründükleri anlarda bile iğneleyici bir dil kullanarak sahabeye yönelik ağır ithamlarda bulunuyor.

İşte o yazarlar ve sahabe hukukunu hiçe sayan yaklaşımları:

Ali Bulaç: Sahabeye "Cürüm" İsnat Etme Hadsizliği

Kâzım Albayrak Ketebe’de anlattı: "Necip Fazıl şeriatten kıl feda etmeden bir dünya görüşü örgüleştirdi"
Kâzım Albayrak Ketebe’de anlattı: "Necip Fazıl şeriatten kıl feda etmeden bir dünya görüşü örgüleştirdi"
İçeriği Görüntüle

Yazar Ali Bulaç, yayınladığı son makalesinde Hazreti Muaviye’yi doğrudan hedef aldı. Tarihî vakaları ilmi bir vakarla analiz etmek yerine, bir savcı edasıyla "cürümler" listesi hazırlayan Bulaç, 15 maddelik bu listede sahabeye yönelik ağır hakaretler ve asılsız iddialar sıraladı. Ehl-i Sünnet inancına göre sahabenin kendi arasındaki ihtilaflar birer "içtihat" meselesi olarak görülürken, FETÖ'cü geçmişine bakmadan Bulaç bu meseleleri şahsî bir hesaplaşmaya döktü.

Ali Rıza Demircan: Zayıf Rivayetlerle Gölge Düşürme Çabası

Ali Rıza Demircan, metinlerinde Hazreti Muaviye’yi doğrudan hedef almasa da, Amr b. Âs’ın hayatının son dönemine dair uydurma bir "pişmanlık" anlatısı kurgulayarak dolaylı bir saldırı yürütüyor. Amr b. Âs’a atfedilen "Muaviye’nin dünyası için ahiretimi batırdım" sözünü, hiçbir sahih ve sağlam isnada dayanmadığı halde kesin bir hakikat gibi sunan Demircan, rivayet disiplinini hiçe sayıyor. Bu tutum, sahabe hakkında ihtiyatlı olunması gereken yerde, sabit olmayan iddialar üzerinden Hazreti Muaviye’ye gölge düşürme amacı taşıyor.

Celal Kırca, Musab Seyithan ve Adil Kalender: "İhtiras" Parantezinde Tarih Okuması

Haber sitesinin diğer yazarlarından Celal Kırca, Sıffin, Kerbelâ ve Harre gibi birbirinden farklı mahiyetteki olayları aynı çizgiye yerleştirerek, bu süreçlerin arkasında "bireysel çıkar" bulunduğunu ima etme cüretini gösteriyor.

Öte yandan Musab Seyithan, "İnsan hatasıyla insandır, mükemmellik sadece Allah'a mahsustur" gibi genel geçer doğruların arkasına sığınarak sahabeyi eleştiri masasına yatırmayı kendine hak görüyor. Seyithan, Hazreti Muaviye’nin Sıffin Savaşı’ndaki tutumunu "içtihat hatası" değil "ihtiras hatası" olarak tanımlayarak, bir sahabenin kalbindeki niyeti sorgulayacak kadar ileri gidiyor. Bu yaklaşım, "eleştiri" adı altında bir sahabenin meze edilmesi ve sahabe üzerinde hata bulma yarışına girilmesinden başka bir şey değildir.

Adil Kalender, Hazreti Muaviye’yi "dünyacı" olarak niteleyerek sahabe vakarına gölge düşürüyor. Bu hadsiz, bir sahabiyi dünyalık üzerinden tartmaya kalkışıyor.

Ümit Aktaş ve Ali Nalbantoğlu: Kutsalcı Hanedanlık ve İstismar Suçlaması

Ümit Aktaş, Hazreti Muaviye’yi "Bizans-Sasani mutlakçılığını esas alan kutsalcı bir hanedan düzeninin kurucusu" olarak niteleyerek, onu İslam siyasetinden uzaklaşmanın temsilcisi gibi gösteriyor. Ali Nalbantoğlu ise "Allah ile aldatanlar" temasını işlerken Hazreti Muaviye’yi "Kur’an ayetlerini mızraklara asıp istismar eden" bir figür olarak sunarak ağır bir yaftalamada bulunuyor.

Bu Düşmanlığın Kaynağı: Şii Propagandası ve Mezhepsizlerin Sahabe Tasfiyesi

Mirat Haber yazarlarının sergilediği bu sistemli sahabe karşıtı tutum, aslında Türkiye’de son yıllarda dozu artırılan Şii propagandasının ve modernist-reformist hezeyanların bir dışavurumudur. Ehl-i Sünnet kalesini içeriden sarsmaya çalışan bu yaklaşım, tarihî gerçeklikten ziyade Şii tarihçilerin ideolojik kuruntularına ve asılsız iddialarına dayanıyor. Hazreti Muaviye’ye yönelik bu kin ve nefret dili, kendi mezhebi ajandalarını "tarihî analiz" adı altında pazarlayan bu odakların elinde adeta bir silaha dönüştürülüyor.

Bu düşmanlık ağının beslendiği ana damarlar, İslam dünyasında "reformist" maskesiyle ortaya çıkan ancak sahabe hukukunu tahrif eden Cemaleddin Afgani, Mevdudi ve Muhammed Gazali gibi figürlere dayanıyor. Kendi projelerine zemin hazırlamak amacıyla İslam tarihini bir "güç savaşı" olarak kodlayan bu ekol, sahabeyi hırslı, dünyacı ve kural tanımaz göstererek asr-ı saadet ruhunu zedelemeye çalışıyor.

Daha da vahimi, Türkiye’de Mustafa İslamoğlu gibi "mezhepsiz" figürler eliyle bu hadsizlik meşrulaştırılıyor. Sahabenin dilediği gibi eleştirilebileceğini, hatta "cürüm" ve "hata" adı altında itibarsızlaştırılabileceğini iddia eden bu sapıklar, İslam’ın intikal zincirini koparmayı hedefliyor. Sahabeyi sıradan birer siyasi figür seviyesine indirgeyerek eleştiri nesnesi haline getiren bu modernist yaklaşım, Müslüman zihnini bulandırmayı amaçlayan kirli bir operasyonun parçasıdır.

Büyük Doğu-İbda Ölçüsüyle Sahabe Hassasiyeti

Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat yolunun en sarsılmaz kalesi olan sahabe sevgisi, günümüzde Büyük Doğu ve İbda külliyatı ile en saf ve en sağlam ifadesini bulmuştur. Sahabeye nasıl davranılması gerektiğinin en güzel vesikası olan bu fikriyat, bize o ince çizgiyi ve hassas ölçüyü sunar.

Üstad Necip Fazıl’ın "Peygamber Halkası" ile çizdiği muazzam tabloyu, Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu "Sahabîlerin Rolü ve Mânâsı" adlı eseriyle derinleştirmiş, ashabın sadece tarihî birer figür değil, İslam binasının temel taşları olduğunu göstermiştir.

Mirzabeyoğlu’na göre sahabeyi layıkıyla tanımamak, Allah Resulü’nü (SAV) eksik tanımaktır. Zira "sahabesiz din olmaz" ölçüsü, Müslüman’ın ashabı bir bütün olarak, "Topluluk Hakikati" içinde idrak etmesini şart koşar.

Sahabe ahlakının temel taşı, Kâinatın Efendisi’ne olan sarsılmaz sadakat ve O’nun seçilmiş arkadaş topluluğuna yönelik kalbi bir hürmettir. Ehl-i Sünnet itikadına göre ashabı sevmek, doğrudan Resulullah’ı sevmekle eşdeğerdir. Zira onlar, Allah tarafından O’na yardımcı ve akraba olarak seçilmiş mümtaz bir nesildir. Bu ahlakın gereği olarak Müslüman, sahabeyi her şeyden üstün görmeli, onların varlığı olmadan dinin tadının ve sıhhatinin kalmayacağını idrak etmelidir. Onlara yönelik her türlü buğz veya kötü söz, aslında o nur halkasına ve dolayısıyla İslam’ın intikal zincirine yapılmış bir saldırıdır. Dolayısıyla gerçek bir mümin için sahabe ahlakı, dillerini onların gıybetinden, kalplerini ise onlara karşı beslenecek kinden muhafaza etmektir.

Ashab arasındaki içtihat farklılıklarından doğan ihtilaflara karşı takınılacak tavır ise, tam bir edep ve "hadlere riayet" imtihanıdır. Hazreti Ali ile Hazreti Muaviye arasında yaşananlar gibi tarihî vakalar, dünyevî hırslar veya asılsız iftiralar üzerinden değil, müçtehitlik makamının bir gereği olan içtihat farkı olarak okunmalıdır. Biri mutlaka haklı olsa bile, diğerinin haksız sayılamayacağı bu hassas denge, sahabe hukukunun "perdesidir." Bu perdeyi aralayarak sahabenin bir kısmına "zorba" veya "cürüm sahibi" yaftası yapıştırmak, Şii hezeyanlarının ve mezhepsiz modernistlerin bir tuzağından başka bir şey değildir. Sahabe ahlakı, zanlardan kaçınmayı, fitne zamanlarında susmayı ve ashabın arasını düzeltmeyi amaçlayan o büyük sulh ruhuna sadık kalmayı gerektirir.

Baran Dergisi