Türkiye Cumhuriyeti’nin erken yılları, devr-i istibdadın hiç tereddütsüz en kavi olduğu zamanlardır. Bu dönem, Mustafa Kemal’e ve Kemalizmin prensiplerine, bunların icrasına yönelik her tür tenkit ve muhalefetin bir şekilde engellendiği bir aralıktır. Engeli aşıp muhalefetini sürdürenler ise ya sansüre maruz kalıyor ya da daha hazin ceza ve akıbetlere düçar oluyorlardı. Devrin yakıcı atmosferini teneffüs eden pek çok isim ise ya kendi kendilerini sansürlüyor ya bildiklerini hiç kimseye anlatmamayı tercih ediyor ya da hatıralarını kaydetmiyorlardı. Dolayısıyla bu dönemi şeffaf bir şekilde bilmek, eldeki vesikalara müdahale olmasa dahi artık ne yazık ki olası değildir.
5816’nın aslında kanundan kabulünden evvel nasıl tedavülde olduğunu daha evvel izah etmeye gayret etmiştik. Bunun yanında bu dönemde başkaca sahalarda da sansür faaliyetleri yaşanmıştır. Söz konusu sansür ve yasakların başını, Kemalist inkılaplara yönelik muhalefet oluşturabilecek yayınlara yönelik uygulamalar çekmektedir. Hilafetin ilga edilmesi, tekke ve zaviyelerin kapatılması, medresenin lağvedilmesi, kılık kıyafete müdahale türünden dinî hayatla doğrudan ilişkili birçok inkılap elbette tepkisiz kalmadı. Fakat bu tepkiler her daim ciddi engellere takıldı. Yaşanan engellemelerin arasında pek tabi dinî neşriyatın “muzır” addedilerek memnû kılınması, en popüler engellerdendir.
Meselâ, 1 Mart 1927 tarihinde alınan bir kararla, eski basım Mevlid kitapları yasaklanmıştır. Bu kararın gerekçesi, artık Cumhuriyeti ilan etmiş bir devlette “sultanlara dua” kısmı bulunan neşriyatın zararlı görülmesidir. Hz. Peygamber’in doğumunu edebî bir dille ifade eden ve nebisinin tevellüdünden mesrur olan müminlerin hissiyatını sunar muhtevadan başka bir içeriğe sahip olmayan bu eserler, cumhuriyet ilanından evvel basılırken başında yahud sonunda devrin sultanına dua kısmı taşıdığı için devr-i cumhuriyette gadre uğrayabilmiştir. İnsan bu yasağı duyunca, şükür ki yazma eserlere ayıracak geniş bir vakit bulamamışlar diye şükretmeden duramıyor. Çünkü bu kafanın, bundan yüzlerce yıl evvel kaleme alınan eserlerin girişinde, içinde sultanlara yönelik dua ve taltifleri görüp bunların onlarca hatta yüzlerce yıl evvel yazıldığına aldırış etmeden hemen tüm yazma eserleri imha etmesi işten bile değildir. Yoksa... neyse, bu imha ve talan konusu uzun gider.
Sultan Hamid’in hal’ gerekçesi olarak fetvada yer alan “dinî eserleri yaktığı” satırları, tarihçi Osman Turan’ın (ö. 1978) “tarihte bu kadar cesûrâne bir yalan da nadirdir” dediği şaşırtıcı bir mahiyet arz etse de Cumhuriyet döneminde dinî kitaplara yönelik yasak ve imhalar maalesef cesûrâne bir yalan değildir. Eğer mütereddit iseniz, buyurun bakalım...
Millî Mücadele’nin destekçisi, Birinci Meclis’in çalışmalarına mebus olarak iştirak eden ve fakat buradaki dinî tesahül ve hatta aleni din aleyhtarlığından rahatsız olarak Ankara’dan ayrılan Bediüzzaman Said-i Nursî’nin (ö. 1960) bazı eserleri de bahsi geçen Cumhuriyet istibdadının mağdurlarındandır. Isparta’nın Eğridir ilçesine bağlı Barla köyündeki sürgün yıllarında (1929) kaleme aldığı Sırr-ı İnnâ A’tayna risâlesi bizzat Said Nursî tarafından “mahrem” ilan edilmiş ve uzun yıllar Risâle-i Nûr külliyatının içerisinde neşredilmemiştir. Nursî, bu metni yalnızca yakın şakirtlerinin okumasını tavsiye etmiştir. Yani müellif –şartlar gereği– kendi kendisine sansür uygulamak zorunda kalmıştır.
Hâlbuki Sırr-ı İnnâ A’tayna risâlesi, oldukça erken dönem Kemalizm eleştirileri arasında yer aldığı için tarihî kıymeti haiz bir metindir. Eserin girişinde yer alan paragraflardan biri şöyledir: “Siz bize mürteci diyorsunuz; biz de size mürtedler adını veriyoruz. Sizler kâfirlerin en habisi ve vahşi hayvanlardan da vahşisisiniz. İsmine layık olmayan reisiniz, deccal ve süfyandır; zındıkanın reisidir; vahşi eşeklerden daha eşektir; Yahudilerin en adilerindendir; zâlimlerin en zâlimidir.” Osmanlı’nın son döneminde, her buhranlı dönemde yükselişe geçtiği gibi, Mehdi beklentisi yükselişe geçmişti. Fakat Bediüzzaman’ın tespitiyle “beklenen Mehdi”ydi ama gelen Deccal” oldu.
Risâle boyunca tekrar eden bu tenkitlerin her birinin zemini ve gerekçesi kısa da olsa izah edilmiş, öte yandan ebced hesabıyla, Kemalizmin menfî geleceğine dair bazı tevafukî müjdeler ifade edilmiştir. El atından gezen ve umumla paylaşılmayan bu tenkit metninin muhtevası dilden dile intikal ederek nihayet yargının konusu hâline geldiğinde Said Nursî’nin mahkumiyetine işbu sözler sebebiyle hükmedilmiştir:
“Bütün ömrünü Türk vatanının dâhilî ve hâricî türlü tecavüzlerden kurtulmasına hasr-ı vakfeden, Türkiye Cumhuriyeti’nin bânisi ve Türk istikbal ve istiklâlinin sâdık ve fedakâr hâdimi olan Atatürk’ü Süfyan ve İslâm Deccali, tağut, dalalet zındıka komitesinin firavunmeşreb reisi, ehl-i dalaletin dehşetli şahsiyeti diye vasıflandırmak ve bu suretle her Türk’ün kalbinde kökleşen Atatürk’ün sevgisini gölünden sarsarak ve ona âlet olan has adamlarına münafık, mülhid demesi büyük bir suçtur diye mahkum ediyoruz.”
“Her Türk’ün kalbinde kökleşen Atatürk sevgisini” böyle asılsız birkaç iddia yahud el altında dolaşan tenkit satırları nasıl sarsacak? Bu kök nasıl bir kök? İşin orasını anlamak zor. Fakat netice itibariyle yaşanan vaka ortada: 5816’nın adı yokken kendisinin varlığını gösteren bir delil.
Bu ayarda olmasa da ikinci bir misal daha zikretmek hoş olur. Çünkü bu daha popüler bir metinde gerçekleşen bir sansür hamlesi. Diyanet İşleri Riyaseti’nin teklifi doğrultusunda, Meclis’te belli bir bütçe ayrılması kararı alınarak hayata geçen dinî metinlerin Türkçeleştirilmesi adımlarının ilk ayağı üç kitap ile başlamıştır. Bunlardan ilki Kur’ân-ı Kerîm’in Türkçe meâlinin hazırlanmasıdır. İş bilindiği üzere Mehmed Âkif’e (ö. 1936) tevdi edilmiştir. İkincisi, Sahîh-i Buhârî’nin en muteber ve meşhur ihtisarlarından et-Tecrîdü’s-Sarîh li-ehâdîsi’l-Câmii’s-Sahîh’in Türkçe’ye şerh edilerek tercüme edilmesi vazifesidir. Bu iş ise Babanzâde Ahmed Naîm’e (ö. 1934) tevdi edilmiş, ömrünün vefa etmemesi hasebiyle tamamlanamayan kısmın tercüme ve şerhi Kâmil Miras (ö. 1957) tarafından ikmal edilmiştir. Son olarak talep edilense Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın Türkçe bir tefsirinin hazırlanmasıdır. Bu iş ise Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’a (ö. 1942) sipariş edilmiştir.
Aslında bu üç çalışmanın da ayrı ve yer yer hazinleşen birer hikâyesi vardır. Âkif Türkçe ibadette resmî metin olarak kullanılacağı endişenden ötürü hazırladığı meâli Diyanet’e göndermekten geri durmuş, yakılması vasiyetiyle bazı eş dostuna emanet etmiştir. Akamete uğrayan meâl işini de üzerine yüklenen Elmalılı Hamdi merhum hazırladığı Hak Dini Kur’ân Dili isimli tefsirinin bu projeye âlet edilmesi endişesini aynıyla yaşamaktadır. Bunu önlemek için o da kendince bazı tedbirler almıştır. Meselâ, âyet meâllerini tercüme etmekten ziyade mümkün mertebe kırık mânâlar ve tefsirdeki edebî gücüne muhalif olarak secisiz bir üslup ile takdir etmiştir. Öte yandan tefsirinin mukaddimesine yazdığı satırlarda “Türkçe Kur’ân” düşüncesini tenkit etmiş ve bunun asla mümkün olamayacağını belirterek metninin böyle bir garabete hizmetini önlemek istemiştir. Neticede Kemalist sansür varlığını tefsir metninde dahi yine hissettirmiş ve gerçekleşen yahud devam eden inkılaplara yönelik yarı örtülü bir tekidin yahud önlemin ortalıkta gözükmesi bu yolla önlenmiştir.
Elmalılı’nın hassasiyetleri ilk baskıda büyük oranda perdelenmiştir. Çünkü orijinalinde “Hâşâ Türkçe Kur’ân” diye başlayan mukaddimesinden bu ifade çıkarılır. Yine mukaddimede yer alan “Türkçe Kur’ân mı var behey şaşkın/ Oynamaktır bu, dîn ü îmanla” mısralarından ikinci satır baskıdan evvel metinden çıkarılır.⁵⁵ Öte yandan bu eser neşredilir neşredilmesine ama 1950’ye değin bir depoda mahpus hayatı yaşar. Zaten 1932-1933 yıllarında Türkçe ezan, hutbe, ibadet tartışmaları iyice alevlenmiştir. Bazı münferit teşebbüslerle Türkçe ibadet örnekleri de görülmektedir. Aslen Mustafa Fehmi Gerçeker’e (ö. 1950) ait olan bu manzumenin sebeb-i telifi de aynı tartışmalara dayanır.
Şimdiye kadar zikrettiğimiz iki misal yine bir derece masumdur. Çünkü eserler öyle veya böyle ortadadır. Fakat bir de “yasaklı metinler” meselesi var. Yurda girişi yahud basımı ve dağıtımı yasaklı metinler sansürlü de olsa okuyucuya intikal edemez. Söz konusu yasaklı metinlerin önemli bir kısmı dinî muhtevadadır. Din kitaplarının yasaklanması laikliğin gereği midir, bunu bilmiyoruz. Fakat dönemde “muzır” ve “yasaklı” unvanı alan bir kısım dinî kitapların olduğu sabittir. O kitaplardan bazılarını tanıyalım:
18.02.1933 tarihinde alınan bir kararla, Halep’te basılan Namazda Miktar-ı Kıraat isimli eserin yurda girişi “muhteviyatı muzır olduğu” gerekçesiyle yasaklanmıştır. Muhtevasını muzır kılan şey, namazda Kur’ân’ın aslî hurufatı ile okunmadığı takdirde namazın fasit olacağı yönündeki vurgulardır. Bu, Türkçe ibadet hazırlıklarının olanca hararetiyle sürdürüldüğü bir vetirede gerçekten oldukça muzır bir ifadedir. Dolayısıyla Kemalistlere göre bu din kitabının devlet eliyle yasaklanması gerekmektedir.
Aynı mücadele içeride de sürer. Yine Bediüzzaman Said-i Nursî’nin kaleminden çıkan iki “mahrem” risale Rumuzât-ı Semâniye ile Mâ’idet’ül-Kur’ân, Türkçe meâl ile Kur’ân kıraati vazifesinin eda edilemeyeceğini işler. Bu eserler matbaada neşredilmez ama tıpkı bir matbaa gibi çalışan Risâle-i Nûr şakirtlerinin kalemleriyle çoğaltılarak yayılır. Bu dönemde Said Nursî mühim bir teşebbüste daha bulunur. Kur’ân’ın hurufunun mucizevî olduğu savını müşahhas hâle getirerek, tercüme teşebbüsünün i’câzü’l-Kur’ân’ı öldüreceği iddiasını görünür kılmak ister. Bunun için “Tevafuklu Kur’ân” denilen, Allah ve Rab lafızlarının muhtelif sayfa ve satırlarda alt alta üst üste gelişi yahud karşılıklı sayfalarda simetrik yer alışı, öte yandan yine muhtelif cüzlerde daima eşit âyet dağılımında olduğunu ilana yönelik bir adım atar. Has talebelerinden bu konuya ihtimam göstermelerini talep eder. Dolayısıyla tevafuklu Kur’ân meselesi, yalnızca modern dönem i’câz arayışlarından biri değil, aynı zamanda Türkçe Kur’ân tercümesi ile anadilde ibadet mevzularına karşı oldukça özgün bir cevaptır.
1934 yılı es geçilmez. O yıl alınan bir kararla bu defa da Fethiyeli Ali Ulvi Efendi (ö. ?) tarafından kaleme alınmış olan Doğru Yol isimli eser “rejimi kötülediği” gerekçesi ile yasaklanır. Gerekçe metni, “205 sahifelik kitap dikkatle okunacak olursa, göze her şeyden evvel çarpan şey kitap müellifinin kalemini idarede gösterdiği harikulade maharettir. Bir iki noktası müstesna olarak kitabın içinde Cumhuriyet hükümetinin aleyhine yazılmış ibareye tesadüf edilmez” şeklinde başlasa da nihayetinde derin bir niyet okumayla eserin satır aralarında ve arka planında, okuyucusunu “sinsice zehirleyen” büyük bir rejim düşmanlığı olduğuna kanaat getirilir.
Aslında eser bir din kitabıdır. Fakat okuyucularına tarih şuuru kazandırmak isteyen sözler de yer alır. Kader ve kazadan, namaz, oruç ve zekâttan, Kur’ân ve sünnetten, camilerden, mevlitten bahseden bölümleri İslâm ahkâm ve itikâdının beyanından ibarettir. Fakat bu beyanlar inkılaplarla tearuza düştüğü için, inkılapların İslâm’a mugayir olduğunu söylemek yerine İslâmî ölçüleri hatırlatan bu eserin inkılaplara ve rejime muhalif olduğu ifade edilmiştir. Anlaşılan o ki, inkılaplardan sonra artık İslâm’ın aslî ölçülerinden bahsedilmesi doğal bir suç olarak görülecektir.
Şunu da belirtmek gerekir ki eserde yer yer keskinleşen bir İslâm yorumu öne çıkartılır. Sinema ve tiyatronun İslâm’da yeri olmadığından başlayıp giden bazı ifadeler birer İslâm yorumu tartışmasıdır ve Müslümanların kendi iç meselesidir. Dolayısıyla bu yorumların yanlış olduğuna kâni olmak dahi eseri yasaklatmayı mazur kılmaz. Böylesi bir anlayış arızasını izale etmenin yolu, hakikati mukni delillerle ortaya koymaktan ibarettir.
İlk bakışta anlaşılmaz ama eserin yasaklanmasında eserin isminin de bir tesiri olabilir. Kemalist ideolojinin ayağını bastığı fikirlerin babalarından Ziya Gökalp’in (ö. 1924) eserlerinden birisinin ismi Doğru Yol’dur. Bu eser Dokuz Umde’nin özlü bir şerhidir. İnkılapların ve icraatların altına ideolojik bir zemin, devamına da ideal rotalar çizilir. İşte Ali Ulvi’nin Doğru Yol’u üstü kapalı bir şekilde bu metne cevap olmakta ve asıl doğru yolun İslâm anlayışı olduğunu tesmiyesiyle hissettirmektedir. Fikir babalarına yönelik üstü kapalı da olsa yapılan bu tarizin söz konusu yasakta hissesi olması ihtimali pek uzak değildir.
Muharrem Zeki Korgunal (ö. 1973) tarafından kaleme alınan din büyüklerinin terceme-i hâlleri, menâkıbnâmesi, dinî kıssa ve anlatı eserleri de 30.01.1935 ve 26.02.1935 tarihlerinde çıkartılan kararlarla toplatılır. Şükrü Kaya’nın (ö. 1959) izahatı, söz konusu türden eserlerin neden toplatıldığına dair masum bir açıklama sunar. Fakat diğer taraftan da ideolojik sansürün ifşasını sunar:
“Bu kitaplarda kullanılan dil, üslûp ve resimler gayet berbattır. Mevzu bakımından hemen hepsi eski ve bayat bir zihniyetin tekrarı ve yaratmak istediğimiz insan idealine aykırı bir ideolojinin ve an’anenin mahsulüdür. Bu eserlerin hepsinde, halka hizmet zihniyeti değil, halkın okumak ihtiyacından faydalanmak zihniyeti hâkimdir. Bugün okunan bu halk kitapları külliyatı arasında, hurafelerle dolu ve irticaı telkin edici kitaplar da yer almıştır. Meselâ: Kerbelâ Şehidleri, Ham bin Nuh’un Sarayı, Muhyiddîn-i Arabî Tâbirnâmesi, Hazret-i Hamza ve Amr b. Abdud Cengi, Hazret-i Ali Cengi, Ebû Müslîm Horosanî, Veysel Karanî, Hüccetü’l-İslâm, Vasiyetnâme, [Muhammed İbnü’l-] Hanefî Cengi, Hayber Kalesi, Tarih-i Enbiya ve saire...”
Sabık Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi’nin hicret yurdu Mısır’da Kavli fi’l-Mer’e ve Mukarana bi Akval Mukallideti’l-Garb ismiyle kaleme aldığı eser, 14.08.1935 tarihinde yasaklanmış ve yurda girişi engellenmiştir. Söz konusu eser ilk defa ancak 1994 tarihinde Kadınla İlgili Görüşüm ve Bu Görüşün Batı Taklitçisi Sözlerle Karşılaştırılması adıyla dilimize kazandırılmıştır. Bu metinde de rahatsız olunan şey aslında, kadınlar üzerinden gerçekleştirilen inkılap hareketlerinin din-i İslâm’a uygun olup olmadığı noktasında bir yayının bu adımları sekteye uğratabileceği endişesidir.
02.11.1935 tarihinde bir yasak kararı daha alınır. Bu kararla Tonyalı Ahmed Efendi’ye (ö. 1918) ait Risâle-i Ahval-i Âhir Zaman isimli mesnevînin toplatılması ve satışının yasaklanması noktasındaki irade hayata geçirilir. Hayatı hakkında geniş bilgiden mahrum olduğumuz Ahmed Efendi’nin şair ve mutasavvıf olduğunu biliyoruz. Risâle ilk olarak 1907 yılında İstanbul’da taşbaskı olarak Mahmutbey Matbaası’nda neşredilmiştir. Ardından birkaç baskı daha yaptığı bilinen risale basım tarihinden de anlaşılacağı üzere ne Mustafa Kemal ne de Kemalizmle ilişkilidir. Risale büyük oranda âhir zaman yani modernizm tenkidine, Osmanlı’nın son döneminde görülen iktisadî ve ahlâkî buhrana, tüm bunların doğurduğu iman zafiyetine ve teslimiyet anlayışının zedelenişine yönelik eleştirilerle doludur:
Ey azizler bildiniz mi bu zaman âhir zaman Bundan evvel geldi geçti nice bin dürlü zaman Güzel iken işbu insan güzel idi her zaman Şimdi insan fitne oldu n’eylesin âhir zaman
Risâlenin genelinde, manzumenin başında yer alan bu dörtlüğün havası tüter. Bu metnin neden yasaklandığının anlaşılması diğer eserlerden daha zordur. Normalde siyasî içeriği yoktur, tarihen pek öncedir. Fakat büyük ihtimalle yazarın terceme-i hâli hakkındaki bilgi boşluğu, onun yasak döneminde hayatta olduğunu düşündürmüş ve eserin muhtelif baskılarının olmasını da örtülü bir inkılap mücadelesi olarak nitelemiş olmalılar.
Gitdi insândan mahabbet merhamet edeb hayâ Her biri dir müslimânım dilde söylerler gûyâ Hem helâlile harâmı seçmez oldı eşkıyâ Hâin oldı nice insân nerde kaldı etkıyâ
Anlaşılan o ki, mesnevînin şu gibi bazı mısralarını kendi üzerlerine alınarak yani açıkçası havadan nem kaparak bu risâleyi de yasaklamışlardır.
Tarih akmaya, günler geçmeye ve dolayısıyla yasaklar gelmeye devam ediyordu. 15.07.1936 tarihinde yeni bir karar daha: Halep’te basılan İslâmiyet’te Tesettürü Nisvan isimli eserin yurda girişi yasaklanmıştır. Çekince, Mustafa Sabri’nin Kavli fi’l-Mer’e eserindekiyle aynı: İnkılaplara muhalif içerik sunması. Garip bir akıl tutulmasıdır ki tenakuzlar birbirini kovalar. Bir taraftar ülkenin laikliği arzu edilip din ve devlet ilişkilerine mesafe getirilmekte, diğer taraftan İslâm’ın kadının örtünmesi konusundaki buyruklarının Müslüman kadınlara erişimi engellenmektedir.
Bir bakıma coğrafya yahud kültür eseri olarak da anılabilecek olan fakat odaklandığı coğrafya İslâmî merkezler olduğundan bir resimli kitap 12.11.1936 tarihli İcra Vekilleri Heyeti kararıyla yasaklanır. Mahmud Mazhar tarafından Ankara’da basılan eser yalnızca Mekke ve Medine resimlerini ihtiva etmektedir. Fakat “Mekke ve Medine resimleri yurt için zararlı görüldüğünden” eserin satışının yasak edilmesi ve toplatılması yönünde bir karar alınmıştır. Mekke ve Medine resimlerinin yurt için ne gibi bir zararı olacağını anlamak hiç kolay değildir. Zaten bu gibi kararlara mantıkî birer gerekçe aramak da beyhude bir iştir. Çünkü dönemin Matbuat Umum Müdürü Vedat Nedim Tör’ün (ö. 1985) 17.05.1934 tarihli bir belgede açıkça beyan ettiği üzere, resmî makamların “her ne şekil ve surette olursa olsun memleket dahilinde dinî neşriyat yapılarak dinî bir atmosfer yaratılmasına ve gençlik için dinî bir zihniyet fideliği vücuda getirilmesine taraftar” olmadığı ilan edilmiştir. Dolayısıyla bir eserin dinî olması, onun yasaklanması için zaten yeter sebeptir ve her biri için ayrı ayrı gerekçe aramaya lüzum yoktur.
Dönemin siyasî simalarından biri de olan Yeşilzâde Mehmed Salih Efendi (ö. 1954) aynı zamanda Kâdirî tarikatına intisaplı bir sufidir. Onun 1925 tarihinde İstanbul’da basılan Din Muallimi isimli eseri 28.01.1937 tarihinde alınan bir kararla yasaklanmıştır. Yeşilzâde’nin talebesi olan Şemseddin Yeşil’in (ö. 1968) Derslerim: İslâmiyet’in Ruhu, Ahlâkı, İtikâdı isimli eseri de 23.12.1937 tarihinde alınan bir kararla yasaklanır.
1938 yılı. Yakın tarihin en büyük mutasavvıflarından Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’nin (ö. 1827) Terceme-i Âdâb-ı Tarîkat-ı Aliye-i Nakşibediyye-i Hâlidiyye ve Evrâdı isimli risalesinin yasaklandığı yıl. Gerekçesini merak edenler olabilir: Eser hem kaldırılan harflerle yazılmış hem de kapatılan tarikatların büyüklerinden, tarihinden ve usulünden bahsediyor. Bunlar yetmez mi?
Şimdiye kadar ki yasaklardan daha garibini ve daha üst segmentini 22.02.1938 tarihinde buluyoruz. İlgili tarihte T. C. Başvekalet Kararlar Dairesi Müdürlüğü’nde alınan ve Mustafa Kemal’in de imzası bulunan kararla “İstanbul’da Ahmet Kâmil matbaasında basılmış olan (Enam) adlı kitabın satışının yasak edilmesi; Dahiliye Vekilliğinin teklifi üzerine İcra Vekilleri Heyeti’nce onanmıştır.” Evet, yasaklanan kitap En’âm-ı Şerîf!
Sûre-i En’âm’ın müstakil neşri neden yasaklanır bunu anlamak diğerlerinden çok daha zor. Eserin hilyeli ve tılsımlı bazı sayfalara sahip olduğu için yasaklanmış olması ihtimali, elde bir karine olmasa da şimdilik en makul seçenek. Çünkü yasak döneminde böyle de bir furya vardır. Muhyiddîn İbn Arabî’nin Tabirnâme’si, ayrıca Kenzü’l-Esrâr, Yıldıznâme ve Kenzü’l-Havas kitabı, hurafe ihtiva ettikleri gerekçesiyle yine o dönemde yasaklanmışlardır. Bu gerekçeyi duyunca “tılsımı hurafeden addederek söz konusu hurafenin yayılmasına engel olmak istenmiş ve hayırlı bir iş yapılmış” diye düşünülebilir. Fakat artık “laik” sıfatı almış bir devlet, hele de 1938 gibi bir tarihte, velev ki hurafeye inansın, hurafeye inanan bir insanı inancında neden özgür bırakmaz ki?
Peki bu yasağı acaba bir de şöyle yorumlamak mümkün olabilir mi? Hurafe kabul ettiği her tür neşriyatı yasaklama iradesi gösteren devlet organlarının evvela tılsımlı En’âm sûresi neşrini yasaklamaları ile başlayan bu adımı, eğer şartlar elverseydi Kur’ân’ın yasaklanmasına doğru gidecekti. Çünkü hiç tereddüt yoktur ki, kurucu kadronun birçok mensubu için Kur’ân zaten bir hurafeler yığınıdır ve Arap oğlunun yavelerinden ibarettir. Dolayısıyla aynı mazeret onun da yasaklanması için bir basamak kılınabilir miydi? Bu yorumu mümkün ve makul addetmek için pek çok karine olsa da elde kat’î bir delil yok. Dolayısıyla meçhule atılan oltandan herhangi bir kazanç olmayacağı için sözü daha fazla uzatmayalım...
Melikşah Sezen, Mayınlı Arazide Gece Yürüyüşü, s.44-56




