Bütün bir dünya büyüğüyle-küçüğüyle ya alarm hâlinde, ya olağan üstü hâl ilân etmiş vaziyette ya da iç savaşa sürüklenmiş, kıvranıyor. Büyük yahut küçük devlet ayrımını meydana getiren çizgilerin bulanıklaştığı, belirsizleştiği bir dönemdeyiz. Şahsiyetin fert, cemiyet ve devlet planında tarihte belki de emsalsiz derecede silikleştiği günümüz dünyasında dengeler; aylar, günler değil saatler içinde değişiyor. Beşerî müesseseler en küçük çapta ferdî ahlâktan, en büyük planda devlete kadar iflas etmiş vaziyette. Komünizm, faşizm, liberalizm gibi fikir cereyanlarının rüzgârı kesildikçe, haddi aşıp zıddına inkılâb ettiği ve böylelikle renklerin birbirine karıştığı dünya tablosunda, tıpkı bir kuru kafa gibi fikir yokluğundan doğan nazizmin sırıttığı bir günün şafağındayız. Günümüz dünyasına birkaç asırdır hükmeden ferdî, içtimâî, siyasî, iktisadî, hukukî, ilmî ve fikrî ölçütler bir bir iflâs ederken, dünyanın bir kısmı içinde bulunduğu fevkalâde şartları henüz idrak edebilmiş dahi değil. Cemiyeti idare etmesi gereken siyasîlerin tek derdinin koltuk bekası olduğu bir devirdeyiz. Hem zaten münevverlerde içinden çıktıkları cemiyeti tekâmül ettirmek üzere yol arayan, yol açan ve yol aydınlatan olmaktan ziyade “best seller” olacak popüler eserler kaleme alarak ceplerini doldurmanın derdinler. Aslına bakacak olursanız, insanın, alçalmak mevzu olduğunda hiçbir haddi tanımayacağını deklare eden vıcık vıcık bu iklimi peyda eden, yine Batılılardı. Ferdî hürriyet, demokrasi, sekülarizm ve liberalizmin sakat bir şekilde yorumlanması yahut tatbik edilmesi de değil, kemâline ermiş olması neticesinde ortaya çıkan manzaraya bakıyoruz. Birkaç asırdır bize de “muasır medeniyet” seviyesi diye dayatılan gayenin varacağı nihai hedefi, Batının şahsında temaşa ediyor, yani ibretle seyrediyoruz. Aslına bakacak olursanız, Üstad Necib Fazıl’ın Destan şiirindeki; “durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!” mısraına konu olan “çıkmaz sokak”ın sonuna varmış Batıdan ve Batıcılığın hâkim olduğu dünya manzarasından bahsediyoruz.

Bilhassa son iki asırdır maruz kaldığımız veyahut maruz bırakıldığımız Batıcı zihniyetin bize terör, katliam, cinayet, cinnet, hırsızlık, arsızlık, yolsuzluk, riyakârlık, iki yüzlülük, ayyaşlık, namussuzluk kan ve gözyaşından başka ne verdiğiniz söyleyebiliriz ki? Aynı şekilde Batı, kendine ait değerlerin yine kendi cemiyetinde meydana getirdiği tahribattan vareste mi ki? Evvelâ bizi ve ardından kendileriyle beraber bütün bir insanlığı rezil rüsva ettiler.
***
Kabaca çerçeveleyecek olursak...
Amerika’da devlet içindeki çatlak gün geçtikçe derinleşiyor. Bundan 20 sene evvel “süper güç” olarak “yeni dünya düzeni” iddiasında bulunan Amerika’da, bugün işler yerini başkan seçimlerindeki Rus parmağının derinliğine soruşturulmasına bırakmış vaziyette.
Rusya’da ayaklanmalar ve patlamalar birbirini kovalıyor.

Avrupa Birliği gemisi, İngilizlerin ayrılma kararından sonra her geçen gün daha bir fazla suya gömülüyor ve her türlü fikirden azade kalan Avrupalı üzerine yeniden nazizma gömleğini giyiyor.

Birleşik Krallık ucuz kurtulduğunu zannetse de, Brexit’ten hasıl olan faturanın nasıl ödeneceğiyle meşgul.
Harikuladeliğe bakar mısınız?.. Çin’de komünizmin kemâline ermiş olarak, Batılıların çıkmaz sokağını kesen yüksek duvarın hemen arka sokağında, dolayısıyla aynı çıkmaz sokakta.
***
Mevlüt Koç’un Aylık Dergisi’nin Nisan 2017 tarihli 151. sayısında kaleme aldığı Gerçek Yenilik İlâhîdir başlıklı yazısında geçen, Paul Valery’nin; “Eski Yunan, modern zamanların en güzel icadıdır.” teşhisi... Avrupa, kiliseden aklın intikamını alırken, biricik dayanak noktası olarak idealleştirdikleri Eski Yunan’ı gördü; ona, onda olmayanları bile mal etti. Elbette eserlerini çaldıkları ve Yunan’ı da kendisinden öğrendikleri İslâm medeniyetini idealleştirecek değillerdi; meşrepleri buna müsait değildi. Rönesans böyle başladı.
Bize ve bugünün dünyasına dönecek olursak... Dünya çapında bütün fikir cereyanlarının kesildiği günümüzde, insanlık için alternatif olarak bir tek “Mutlak Fikir” kaldı. Dün Batı, Rönesansını Valery’nin de dediği gibi 15. ve 16. Asır insanının gözüyle Eski Yunan’ın icad edilmesi üzerine bina edip kendini ve tüm dünyayı zamanın dışına itmiş ve bugünkü kanser hasıl olmuştur. Bizim artık tüm hücrelerimizi sarmaya başlayan bu kanserden kurtulmak için yapmamız gereken ise zamanı düzeltmekten ibaret ve bu “Mutlak Fikir”in yeniden keşfedilmesi vesilesiyle gerçekleşecektir. Onların rönesansı menfiye, bizimki müsbete talib…

Mevlâna Halid Hazretleri’nin Hindistan’dan alıp getirdiği “Nakşî Sırrı”nın, Seyyit Tâhâ Hazretleriyle beraber merkez olan Anadolu topraklarına perçinlenmesi ve Seyyid Fehim Hazretleri, Seyyid Abdülhakîm Arvasî Hazretleri ile taşınan sırrın nihayet Üstad Necib Fazıl’ın mihrak şahsiyetliğinde Büyük Doğu ve Kumandan Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun İbda’sı ile örgüleştirilerek yeni insan, yeni toplum ve yeni devlet formuna kavuşmuş olması da, ne çapta bir rönesansa muhatab olacağımızın ifâdesi...

“Bilinen ve bulunan aranır” ölçüsü mucibince, İslâm’ın Batı medeniyetine bir alternatif olup olmayacağı hususu, Avrupa’da yükselen Nazizma ve Amerika’nın dizginleri iyiden iyiye elinden kaçırmasından sonra Türkiye’de de konuşulmaya başlanan bir konu hâline geldi. Bugün hangi gazeteyi açsanız, en az bir yazarın köşesinde bu bahsi işlediğini görebilirisiniz. Bu değişim dahi en azından ihtiyaca işaret ediyor olması bakımından son derece müsbet bir gelişme. Nihayetinde hasta neyi olduğunu bilsin, derman aramaya bir başlasın... İllâ ki nihayetinde dönüp dolaşıp geleceği yer hekimin eczahanesi gibi olan mütefekkirin mektebi olacaktır.

Merkez Anadolu’nun, Millî İdare Şekline Evet!
Anadolu... Doğu’nun Batıya taarruz etmeye memur olduğunu ikaz etmek üzere, at başı şeklinde Asya’dan Avrupa’ya uzanan Anadolu... Batıdan getirilen borularla Tanzimat’tan beri üzerine kanalizasyon artığı akıtılan; fakat buna mukabil insanlığın 21. asrına damga vuracak keşfi “Mutlak Fikir” bağlılarını, bir ananın çocuklarını sakındığı gibi sakınan, koruyan ve bünyesinde yaşatan Anadolu...

Ve Anadolu İnsanı... Geçen bin yılın başından beri haçlısıyla, sapkınıyla, hırsızıyla, alçağıyla sırf Allah rızası için üç kıtada boğuşan, boyun eğmeyen ve öldü denilen her seferinde zümrüd-ü anka gibi kendi küllerinden yeniden dirilen Anadolu İnsanı...
***
Büyük Doğu-İbda’nın gayesi namütenahi kollara ayrılır ve tek bir kolda birleşir: Mukaddes Anadolu’yu, yeni dünyada, en ileri ve üstün şartlar içinde, kendi zaman ve mekânına hâkim kılmak mefkûresi.

Her ne kadar “Mutlak Fikir” ölçüleriyle çerçevelenmiş bir “iyi, doğru ve güzel” kıstasına bağlılığımız hasebiyle aktüel siyasete yönelik olarak tenkid edici konumda bulunuyorsak da, günümüzde anlaşılan mânâsıyla muhalif olmaktan uzağız. Kimileri kendisini “muhalif” diye tanımlaya ve kuru sıkı muhalefet etmeye devam edebilir. Biz, başlı başına tezler tezi olan bir dünya görüşünün davasına sahibiz ve bugünkü anlamıyla “muhalif” kelimesinden de tiksiniriz. Bizim bir derdimiz var ki, o da iki asırdır insanlığa kaybettirilmiş olan “Mutlak Fikir”i Anadolu’dan başlayarak bütün bir cihana yeniden hâkim kılmak. Bu idealin dışında geri kalan her şey vesile mesabesinde. 

Biz tarafımızı ve safımızı yalnız tek bir zaviyeden, Müslüman Anadolu İnsanı’nın bugün iyiden iyiye gevşettiği boyunduruğu kırması ve yarınki dünyada bütün icablarıyla hakiki bir millet ve devlet olmak şartını şekil bakımından dahi olsa elinde tutması ve bundan fazlasını da araması zaviyesinde tayin ettik. Bağlısı olduğumuz ideolocya manzumesi gereğince, fikirde tarafsızlık diye bir hadise kabul edilmez ölçümüzdür. Dünya taraflar ve saflardan ibarettir; ve herkesin tarafını, safını belirtmesi, Üstad Necib Fazıl’ın tesbitiyle “fikir namus ve haysiyetinin biricik emridir.”
En güncel konu olan referanduma gelirsek... 16 Nisan tarihinde bir referandum gerçekleşecek ve milletimiz devletin idare şeklini oylayacak. Tanzimat’tan beri, ahlâkın en geniş müessesesi olan devlet müessesi, Batı ahlâkından ithâl değerler manzumesi ile yapılandırılıyor. 1923’te kurulup devlet müessesemize tasallut eden rejim ise Batı ahlâkından kopyalanıp üzerimize yapıştırılmaya çalışılan bir çıkartma kağıdı hüviyetinde. Nihayet 16 Nisan’da, hazırlanan millî bir idare şekli referanduma sunulacak. Böylelikle son bir kaç asırdır benimsenen Batı taklitçiliği de kısmen bir son bulacak. Elbette bu müsbet bir gelişme ve meşrebimiz gereği her tür müsbetin yanındayız, yanında olmayı sürdüreceğiz. O yüzden 16 Nisan tarihinde gerçekleşecek olan referandumda “evet” diyoruz.

Batı’nın, içimizdeki Batıcıların ve Müslüman Anadolu’nun ruh köküne düşmanlık eden ne kadar zümre varsa hepsinin birden “hayır” cebhesinde buluştuğu bir demde, bunun aksi de kabul edilemezdi zaten. İmâm-ı Şâfi Hazretlerinin “Fitne zamanı hakkı tutanı nasıl anlarız?” suâline verdiği cevabda olduğu gibi; “Düşman okunu takip edin, o sizi Hak ehline götürür.

Baran Dergisi 534. Sayı