Malcolm X’in hayatı, çocukluğundan şehadetine kadar, kelimenin tam mânâsıyla mücadeleyle yoğrulmuş bir ömürdür. Omaha’da doğan Malcolm, daha küçük yaşta beyaz üstünlükçü şiddetin ne demek olduğunu gördü; babası Earl, Pan-Afrikanist faaliyetleri sebebiyle tehdit edildi, evleri yakıldı ve nihayetinde hunharca katledildi. Resmî kayıtlara “kaza” diye geçen bu ölüm, aslında bir devrin siyahîlere reva gördüğü kaderin özeti gibiydi. Aile dağıldı, anne Louise ruhî buhranlara sürüklendi, kardeşler koruyucu ailelere verildi. Bir çocuk için en ağır sürgün, yuvasından koparılmaktır; Malcolm daha o yaşta hayatın sert yüzüyle tanıştı.

29 Ocak 1932: Aslî dilinden koparılan ezan Türkçe okundu
29 Ocak 1932: Aslî dilinden koparılan ezan Türkçe okundu
İçeriği Görüntüle

Okulda parlak bir talebeydi; avukat olma hayali kuruyordu. Lâkin bir öğretmenin “bir zenci için gerçekçi hedef değil” sözü, yalnızca bir meslek hayalini değil, bir sistemin zihniyetini de ifşa etti. Okulu bırakması bir kopuştu, fakat aynı zamanda sokakla yüzleşmenin başlangıcıydı. Boston ve Harlem yılları, suç, savrulma ve arayışla geçti; 1946’da hırsızlıktan yakalanarak hapse girdi. Ne var ki zindan, onun için çöküş değil, tahavvül mekânı oldu. Zindan yıllarında, kardeşinin telkinleriyle İslâm’la tanışması, Malcolm için bir kimlik inkılâbıydı. ‘İslâm Ümmeti’ hareketi vesilesiyle disipline yönelen Malcolm, haramları terk ederek hayatını yeniden tanzim etti ve zihnî dirilişini imanla tahkim etti. İslâm, onun öfkesini başıboş bir hınç olmaktan çıkarıp şuurlu bir mücadeleye dönüştüren esas mihver hâline geldi. Hapishanede kitaplara sarılması, kendi ifadesiyle bir “zihin vitamini”ydi; filolojiye, etimolojiye, tarihe merak salması, zihnî inkılâbının işaretiydi. Tek bir kitabın dahi insan hayatını değiştirebileceğini yaşayarak gördü.

Sokakların içinden gelen Malcolm, sokakların dilini de, acısını da biliyordu. Bir zamanlar karanlık dehlizlerinde dolaştığı mahallelerde, sonraları adaletin ve izzetin sözcüsü hâline geldi. Hitabeti yalnız öfke değil, idrak taşıyordu; bir köşedeki sıradan insanla konuşurken de, kürsüde binlere seslenirken de aynı sahiciliği muhafaza ediyordu. İnsanları küçümsemeyen, onları anlamaya çalışan bir lider portresi çizdi; bu yüzden Müslüman-gayrimüslim pek çok siyahî onun etrafında kenetlendi. O, sokakların hamisi gibiydi: hakkı gasbedilmişlerin sesi, hor görülmüşlerin izzet çağrısı.

1964’te hac için Mekke’ye gidişi ise hayatının kırılma noktası oldu. Hac öncesinde tüm beyazları yekpare bir “şeytan” kategorisinde gören Malcolm, Mekke’de farklı renklerden Müslümanların aynı safta ibadetine şahit olunca bakışını tashih etti. El-Hacc Malik el-Şahbaz imzasını kullanmaya başlaması, yalnız isim değil, ufuk değişikliğiydi. Artık ırkçılığı toptan reddediyor, meseleyi ten renginden ziyade zulüm ve adalet ekseninde ele alıyordu. “Beyazları beyaz oldukları için değil, yaptıklarından dolayı suçluyorum” sözü, onun fikrî olgunluğunu gösteren berrak bir beyanname gibiydi. Mekke dönüşü hitabeti daha derin, duruşu daha sükûnetli, fakat daha tesirliydi.

Ne var ki bu değişim, eski çevrelerinde rahatsızlık doğurdu. Elijah Muhammad ile arası açıldı; bilhassa Kennedy suikastı sonrası yaptığı yorumlar, sert tepkilere yol açtı. Malcolm, teşkilattan ayrılacağını ve daha kapsayıcı bir hareket kuracağını ilan etti. Artık yalnız siyahîler için değil, zulme karşı duran herkes için konuşuyordu. Bu istikamet, onu daha da yalnızlaştırdı; evi bombalandı, suikast ihtimallerini defalarca dile getirdi. Yine de geri adım atmadı.

21 Şubat 1965’te, New York’taki Audubon Salonu’nda konuşma yapmak üzere kürsüye çıktı. “Esselâmü aleyküm kardeşlerim” diye başladığı hitabın birkaç saniye sonrasında salonda kargaşa çıktı ve en ön saflardan açılan ateşle yere yığıldı. On altı kurşun, bir sembolü hedef alıyordu. Fakat tarih gösterir ki mermi, fikri öldüremez. Malcolm X, bir öfke figürü olarak değil; cehaletten ilme, ırkçılıktan tevhid ufkuna, sokaktan kürsüye uzanan bir dönüşümün adı olarak zihinlerde hatırlanır ve hatırlanacaktır.