Bilimin Tapusu Kimde?
Bilimin mülkiyeti ve tanımı üzerine kurulan ideolojik barikatlar, tarihsel verilerin çarpıtılmasına dayanıyor. Babillilerin milattan önce 8. ve milattan sonra 1. yüzyıllar arasında kaydettiği yaklaşık 1 milyon astronomik gözlem (günde ortalama 350 gözlem), muazzam bir ilmî mesaiyi ifade etmesine rağmen Batı tarafından "bilim" kategorisine dahil edilmiyor. Bu paye sadece Yunan’a reva görülürken, Babilliler "kehanet için gözlem yaptıkları" bahanesiyle tarihin dışına itiliyor. Bu durum, bilim tarihinin tarafsız bir keşif süreci değil, muhatabın niyetine göre şekillenen bir "anlatı inşası" olduğunu kanıtlıyor.
- Bilim dogmasının dayatılması
- Bilim, prestijini teknolojiden mi çalıyor? "İlerleme" masalının anatomisi
- Bilginin yeni patronu: Batı’nın "bilim" putu ve küresel tahakkümü
- Batı'nın "Bilim Tarihi": Sömürgeyi meşrulaştırmanın el kitabı
Pascal’ın 'Barbar Müslüman' Masalı ve Avrupa’nın Cadı Kazanları
17. yüzyılın düşünce dünyasında Müslüman imajı, Batı’nın kendi gerçekliğinden ne kadar kopuk olduğunun ibretlik bir vesikasıdır. Pascal gibi isimlerin Müslümanları "yobaz, bağnaz ve akıl düşmanı" olarak nitelediği esnada, Paris sokaklarında "cadı" denilen kadınlar diri diri yakılmaktaydı.
Cadı avları sanılanın aksine Orta Çağ’da değil, sözde "Aydınlanma"nın başladığı ve Batı’nın "akıl çağına" geçtiği iddia edilen Rönesans yılları arasında zirve yapmıştır. Yüz binlerce insan, genetik bozukluklar veya "suda batmama" gibi tamamen irrasyonel ve uydurma kriterlerle katledilmiştir. Batı, kendi içindeki bu fecaati yaşarken, Doğu’yu "akıl dışı" olarak yaftalayarak kendi barbarlığını gizlemeyi çeşitli algı pompalamalarıyla başarmıştır.
İslam Hukukunun Hakkaniyeti
Batı’nın vahşet sahnelerine karşılık İslam hukukunun sergilediği duruş, medeniyetler arasındaki asıl farkı ortaya koyuyor. İslam hukukunda irrasyonel yargılamalara ve "cadı avı" gibi toplumsal cinnet hallerine yer yoktur. Hukuk zahire bakar; sahire/cadıya müracaat edilecek bir savcı makamı olmadığı gibi, işkenceyle itiraf ettirme mekanizması da bu topraklara yabancıdır. Batı, kendi tarihindeki bu irrasyonel lekeyi, kurguladığı "Müslüman barbar" masalıyla perdelemektedir.
Oryantalizm: Doğu’yu Bilmek mi, Tahakküm Etmek mi?
19. yüzyılda Napolyon’un Mısır seferiyle sistematikleşen Oryantalizm, bir sömürge aparatı olarak kurgulandı. Ernest Renan gibi figürlerin, Osmanlıca dahi bilmeden "Müslümanlar haritayı şeytan icadı sayıp yaktı" gibi mesnetsiz iddiaları, bu akademik cehaletin en net örneğidir. Oysa Osmanlı'daki öne çıkan isimlerin Renan’a verdiği "Hacca nasıl gidiyorlar o zaman?" cevabı, kurgulanan masalın basit bir mantıkla nasıl çöktüğünü gösteriyor. Coğrafi keşifler denilen süreç, gelişmiş bir bilimle değil; tunç çağında demir bulmuş barbar kavimlerin dünyayı silah zoruyla istila etmesi ve yağmalamasıdır.
Matbaa ve Alfabe
Osmanlı’nın matbaaya "direndiği" klişesi, teknik birtakım bilgiyle çürütülecek dozajdadır. Mesele bir geri kalmışlık değil, alfabe yapısı ve toplumsal ihtiyaç ilişkisidir:
-
Latin Alfabesi: Yapısı gereği ayrık harflerden oluşur ve hızlı el yazısına uygun değildir. Bu yüzden kitap üretimi için matbaaya mahkumdur.
-
Arap Alfabesi: Bitişik yapısıyla müthiş bir hız sağlar. Osmanlı'daki katip sınıfı, ihtiyaç duyulan kitap üretimini el yazısıyla son derece efektif ve estetik bir şekilde karşılayabilmiştir.
Batılıların matbaaya başlangıçta "şeytan işi" diyerek karşı çıkması ise tarih kitaplarında genellikle sansürlenir. Bir toplumun bir icadı kullanması için önce ona ihtiyacının olması gerekir; dolayısıyla matbaa üzerinden kurulan "geri kalmışlık" edebiyatı temelsizdir.
Kendi Kötülüğünü Normalleştiren Batı
Batı, kendi ayıplarını "arizi" (geçici) durumlar gibi gösterip, Doğu’nun her hareketini "özündeki geri kalmışlığa" bağlayan ikiyüzlü bir anlatı kurmuştur. Bilim tarihi, gerçeklerden ziyade; sömürgeci Batı’nın başrolünü kendine, şeytan rolünü ise Müslümanlara yazdığı bir "masal" olarak karşımızda durmaktadır.