GZT Alfa Youtube kanalında yayınlanan "Altay Cem Meriç İle Ne Bilim" serisinin ikinci bölümü, bilim ve teknoloji arasındaki ilişkiyi alışılagelmişin dışında bir perspektifle tartışmaya açtı. "Bilim modern çağda mı başladı? Eskiler ne biliyordu?" başlığıyla yayınlanan videoda Meriç; modernitenin bilim anlatısındaki boşlukları, Batı merkezli tarih yazıcılığının çarpıtmalarını ve teknolojinin bilimsel yöntemden çok daha önce hayatımızı nasıl şekillendirdiğini çarpıcı örneklerle ele alıyor.
Teknolojinin Otonomisi: Bilim Tanımlamadan Önce de Vardı
Tartışmanın merkezinde, teknolojinin sanıldığı gibi bilimin bir "alt ürünü" olmadığı gerçeği yatıyor. Eşyaya hükmetme iradesi, laboratuvarlardan önce fıtri ihtiyaçlarla şekillenmişti.
Kâğıt üretimi 2000 yıllık bir geçmişe sahipken, selülozun kimyasal olarak tanımlanması ancak 19. yüzyılın ortalarında mümkün oldu. Bu, insanın bir nesneyi modern kimyanın dar kalıplarıyla "bilmeden" de ona ruh ve form verebildiğini kanıtlıyor.
Günümüzde mühendislerin ve yazılımcıların ürettiği somut fayda, "bilim" potasında eritilerek prestij transferi yapılıyor. Batı’nın "bilim" adı altında kurduğu bu hegemonyanın arkasında, müspet bilgiyi bir iktidar aracına dönüştürme gayesi yatıyor.
"İlerleme" Putu
Modern bilim anlatısı, geçmişteki insanları "her şeyden bihaber mağara adamları" gibi konumlandırarak kendi meşruiyetini sağlar. Meriç, bu noktada "bilimsel kibir" duvarını verdiği bazı örneklerle yıkıyor.
Bugünün devasa cihazları yokken de mide kanseri teşhisi konulabiliyor, evrelemesi yapılabiliyor ve başarılı cerrahi operasyonlar yürütülebiliyordu.
Modern bilimin geçmişi "karanlık" ilan etmesi, aslında insanın hafızasını silerek onu "bugünün kölesi" yapma operasyonudur. Aristo mantığının 150 yılda "değiştiği" iddiası, hakikatin değişmesinden değil, insanın hakikat algısının manipüle edilmesinden kaynaklanmaktadır.
Faydaya İndirgenmiş Bir Dünya
"Biz bilgiyi bilim üretmek için mi arıyoruz yoksa teknoloji üretmek için mi?" sorusu, bugünkü bilgi arayışımızın aslında bir "hakikat" kaygısından ziyade "tüketim" odaklı bir pazar arayışı olduğunu gösteriyor.
Bilim artık bir keşif sahası değil, bir "sektör" ve hatta seküler bir "din" haline gelmiştir. Haftalık ve günlük bilim dergilerinin "her gün yeni bir şey bulunuyor" yaygarası, aslında kitleleri sürekli diri tutan ve geçmişten koparan bir pazar stratejisidir.
Bu sekülerleşme süreci; hikmetin, felsefenin ve kadim dinî bilginin kenara atılmasına neden oldu. Altay Cem Meriç’in de işaret ettiği üzere, bugünün insanı her gün yeni bir "makale" ile aydınlandığını sanırken, aslında tarihin ve hakikatin derinliğinden hızla uzaklaşıyor.





