İsrail’in 7 Ekim sonrası izlediği askerî hat, giderek klasik güvenlik doktrininden uzaklaşarak sürekli ve yayılmış bir savaş mantığına dönüşüyor. Eski İngiliz diplomat ve istihbarat uzmanı Alastair Crooke’a göre bu yeni yönelim, İsrail’in tarihsel olarak benimsediği sınırlı savaş, hızlı seferberlik ve caydırıcılığa dayalı modelin yerine “ebedi savaş” anlayışını yerleştiriyor.

Crooke’un değerlendirmesine göre İsrail’in kurucu döneminde güvenlik mantığı, nüfus ve kaynak sınırlılıklarını dikkate alan daha dar ölçekli bir askerî yapı üzerine kuruluydu. David Ben-Gurion döneminde İsrail’in büyük ve sürekli bir savaş makinesi gibi değil, gerektiğinde rezervleri hızla devreye sokan, savaşı kısa sürede bitirmeyi hedefleyen bir yapı olarak tasarlandığı hatırlatılıyor.

Ancak 7 Ekim sonrasında bu çizgi değişti. İsrail yönetimi, savaşı yalnızca Hamas’a karşı yürütülen sınırlı bir operasyon olarak değil, varoluşsal ve süresiz bir mücadele olarak çerçeveledi. Crooke’a göre bu durum, İsrail’in askerî hedeflerini genişlettiği kadar toplum içindeki fay hatlarını da derinleştirdi.

İspanya’dan Avrupa ordusu çıkışı: ABD’ye bağımlı savunma düzeni sürdürülemez
İspanya’dan Avrupa ordusu çıkışı: ABD’ye bağımlı savunma düzeni sürdürülemez
İçeriği Görüntüle

“Ebedi savaş” kapasite sorununu büyütüyor

İsrail’in karşı karşıya olduğu temel meselelerden biri, savaşın coğrafi ve siyasî olarak genişlemesi. Gazze’de yürütülen operasyonlar, Lübnan sınırındaki Hizbullah tehdidi, Suriye sahası, Yemen merkezli saldırılar, İran’la doğrudan veya dolaylı gerilim ve iç güvenlik baskısı aynı anda yönetilmesi gereken cepheler haline geldi.

Crooke’un aktardığına göre İsrail askerî çevrelerinde de bu durum tartışılıyor. Bazı İsrailli subaylar, mevcut cephelerin tamamında uzun süreli savaş yürütebilmek için bugünkü İsrail ordusundan çok daha büyük bir kapasite gerektiğini savunuyor. Bu eleştiri, İsrail’in yalnızca askerî değil, toplumsal dayanıklılık bakımından da sınıra yaklaştığı iddiasını beraberinde getiriyor.

Bu bakımdan “ebedi savaş” doktrini, İsrail açısından iki temel sonuç doğuruyor: Birincisi, orduyu sürekli alarm halinde tutarak insan kaynağını ve ekonomik kapasiteyi tüketiyor. İkincisi, siyasî çözüm ihtimalini geri plana iterek güvenlik sorununu daha da kronik hale getiriyor.

Askerî güç siyasetin yerine geçiyor

Crooke’un İsrail eleştirisinin merkezinde, askerî gücün siyasî çözümün aracı olmaktan çıkıp kendi başına bir stratejiye dönüşmesi yer alıyor. Buna göre İsrail, tehdidi ortadan kaldırmak için yalnızca örgütleri değil, bu örgütlerin doğabileceği sosyal zeminleri de hedef alan bir güvenlik anlayışına yöneliyor.

Bu yaklaşım, nüfusların yerinden edilmesi, bölgelerin boşaltılması, düşmanın daha oluşmadan bertaraf edilmesi ve güvenliğin kalıcı askerî baskıyla sağlanması gibi yöntemleri öne çıkarıyor. Fakat Crooke’a göre bu yöntemler sahada beklenen sonucu üretmiyor. Aksine, İsrail’in daha fazla cephede daha uzun süre savaşmak zorunda kaldığı bir kısır döngü ortaya çıkarıyor.

Burada İsrail’in çıkmazı şudur: Savaş genişledikçe güvenlik sağlanmıyor; güvenlik sağlanmadıkça savaş daha da genişletiliyor. Böylece askerî güç, siyasî aklın yerine geçiyor.

İran’ın asimetrik kapasitesi dengeyi değiştiriyor

İsrail merkezli bu krizin arka planında İran’ın yükselen asimetrik caydırıcılığı bulunuyor. İran, doğrudan klasik savaş üstünlüğüne sahip olmasa da füze sistemleri, insansız hava araçları, bölgesel müttefik ağları ve Hürmüz Boğazı üzerindeki jeostratejik konumuyla Batı-İsrail hattına karşı farklı bir baskı alanı kuruyor.

Crooke’a göre İran’ın gücü, pahalı ve merkezî askerî platformlara karşı düşük maliyetli fakat etkili yöntemler geliştirmesinden kaynaklanıyor. Bu durum yalnızca İsrail için değil, ABD’nin bölgedeki askerî varlığı için de ciddi bir meydan okuma anlamına geliyor.

İran’ın stratejisinde esas unsur, rakibin en pahalı sistemlerini doğrudan simetrik biçimde karşılamak değil; bu sistemlerin zayıf noktalarını hedef alarak maliyet-fayda dengesini tersine çevirmek. Füze saldırıları, drone sürüleri, deniz trafiği üzerindeki baskı, bölgesel vekil güçler ve kritik altyapıya yönelik tehditler bu yeni savaş mantığının parçaları olarak öne çıkıyor.

Uçak gemileri artık mutlak caydırıcılık sembolü değil

Crooke’un en dikkat çekici eleştirilerinden biri, Amerikan uçak gemilerine ilişkin. Soğuk Savaş ve sonrasındaki dönemde ABD uçak gemileri, küresel askerî gücün sembolüydü. Bir uçak gemisinin kriz bölgesine gönderilmesi, Washington’un kararlılığını göstermeye yeten güçlü bir mesaj kabul ediliyordu.

Ancak modern savaş sahası bu sembolik üstünlüğü tartışmalı hale getirdi. Ucuz drone’lar, küçük insansız deniz araçları, hassas güdümlü füzeler ve doygun saldırı yöntemleri, milyarlarca dolarlık platformları savunulması zor hedeflere dönüştürüyor.

Crooke’a göre uçak gemileri artık yalnızca güç gösterisi değil, aynı zamanda korunması gereken devasa yükler haline geldi. Bu platformlar batırılmasa bile radar sistemleri, pistleri veya operasyon kabiliyetleri hedef alınarak işlevsiz bırakılabilir. Böylece savaşın mantığı değişiyor: En pahalı sistem her zaman en etkili sistem olmaktan çıkıyor.

Batı savaş mantığının temel varsayımı sarsılıyor

İsrail örneği, daha geniş ölçekte modern Batı savaş mantığındaki krizi de görünür hale getiriyor. ABD ve müttefikleri uzun süre askerî üstünlüğü teknoloji, yüksek bütçe, hava hâkimiyeti, istihbarat kapasitesi ve gelişmiş platformlar üzerinden tanımladı.

Bu anlayışın temel varsayımı şuydu: Daha fazla harcayan, daha gelişmiş silaha sahip olan ve daha karmaşık askerî sistemler kuran taraf üstün gelir. Soğuk Savaş sonrasında Sovyetler Birliği’nin çöküşü, bu paradigmanın doğrulandığı şeklinde yorumlandı.

Fakat bugünkü savaş sahası farklı bir tablo ortaya koyuyor. Düşük maliyetli drone’lar pahalı hava savunma sistemlerini yorabiliyor. Basit deniz araçları büyük savaş gemilerini tehdit edebiliyor. Bölgesel aktörler, küresel güçlerin askerî üslerini ve lojistik hatlarını baskı altına alabiliyor. Bu nedenle savaş artık yalnızca teknoloji üstünlüğüyle değil, dayanıklılık, maliyet yönetimi, coğrafi avantaj, toplumsal seferberlik ve asimetrik kabiliyetlerle belirleniyor.

Pahalı savaş makinesi ucuz araçlarla yıpratılıyor

Modern Batı ordularının karşı karşıya olduğu sorun, askerî teknolojilerinin yetersiz olması değil; bu teknolojilerin maliyet yapısının yeni savaş biçimleri karşısında kırılgan hale gelmesi. Birkaç bin dolarlık bir drone’u vurmak için milyon dolarlık füze kullanmak, uzun vadede sürdürülebilir bir savunma modeli oluşturmuyor.

Bu nedenle asimetrik savaşın asıl etkisi yalnızca fizikî hasar değil, ekonomik ve psikolojik yıpratma üzerinden ortaya çıkıyor. Rakip, Batı’nın pahalı sistemlerini sürekli alarma geçirerek, savunma maliyetini yükselterek ve karar alıcıları baskı altında tutarak stratejik sonuç elde etmeye çalışıyor.

İsrail’in yaşadığı sorun da burada Batı’nın genel sorunu haline geliyor. İsrail, üstün teknolojiye, gelişmiş istihbarata ve güçlü hava kuvvetlerine rağmen güvenliği kalıcı biçimde tesis etmekte zorlanıyor. Çünkü karşısındaki aktörler, savaşı İsrail’in güçlü olduğu alanda değil, zayıf olduğu uzun süreli yıpratma sahasında yürütüyor.

Yeni güvenlik mimarisi arayışı

Crooke’un değerlendirmelerinde Rusya, Çin ve İran hattına özel bir önem veriliyor. Ona göre bu üç aktör, Batı merkezli güvenlik düzeninin zayıflayan noktalarını görerek yeni bir bölgesel mimari inşa etmeye çalışıyor.

Bu mimaride İran, Orta Doğu’daki asimetrik caydırıcılık merkezi olarak öne çıkıyor. Rusya askerî ve stratejik tecrübesiyle, Çin ise ekonomik ağırlığı ve enerji bağımlılığı üzerinden bu yeni dengede rol oynuyor. Hürmüz Boğazı, enerji akışları, deniz güvenliği, füze teknolojileri ve bölgesel ittifaklar bu tablonun ana unsurları haline geliyor.

Bu süreç, Körfez ülkelerini de yeni tercihlerle karşı karşıya bırakıyor. Batı güvenlik şemsiyesinin mutlak koruma sağlamadığı düşüncesi güçlendikçe, bölge ülkeleri İran, Rusya ve Çin’le daha dengeli ilişkiler kurma arayışına girebilir.

İsrail bölgesel yalnızlaşma riskiyle karşı karşıya

Crooke’a göre İsrail mevcut çizgisinde ısrar ederse, askerî olarak daha fazla cepheye yayılırken siyasî olarak daha fazla yalnızlaşabilir. Çünkü sürekli savaş stratejisi, kısa vadede caydırıcılık sağlıyor gibi görünse de uzun vadede İsrail’i bölgesel düzenin dışında kalan bir aktöre dönüştürebilir.

Bu noktada İsrail’in önündeki temel tercih, askerî kapasitesini sınırsız bir savaş hedefi için kullanmak ile siyasî çözüm arayışını merkeze alan daha sınırlı bir güvenlik anlayışına dönmek arasında şekilleniyor.

Crooke’un yaklaşımına göre mesele yalnızca İsrail’in Gazze veya İran politikası değil; modern savaş çağında yüksek teknolojiye dayalı Batı üstünlüğünün artık tek başına belirleyici olmaması. İsrail’in yaşadığı çıkmaz, Batı’nın genel askerî paradigmasının da krize girdiğini gösteriyor.

Yeni dönemin özeti

Ortaya çıkan yeni tabloda savaşın maliyet dengesi değişmiş durumda. Pahalı platformlar, düşük maliyetli saldırı araçları karşısında eskisi kadar dokunulmaz değil. Hava üstünlüğü, deniz hâkimiyeti ve teknolojik kapasite hâlâ önemli; ancak bunlar artık mutlak zafer garantisi sağlamıyor.

İsrail’in “ebedi savaş” stratejisi bu yeni şartlarda sürdürülebilirlik sorunuyla karşılaşıyor. ABD’nin uçak gemileri ve gelişmiş silah sistemleri ise caydırıcılık değerini tamamen kaybetmese de eski psikolojik etkisini korumakta zorlanıyor.

Bu nedenle modern savaşın yeni sorusu şudur: En gelişmiş silaha kim sahip? değil; uzun süreli yıpratma, düşük maliyetli saldırı ve çok cepheli baskı altında kim daha dayanıklı kalabilir?

Crooke’un değerlendirmeleri, İsrail’in askerî krizini Batı savaş mantığının genel kriziyle birleştiriyor. Buna göre savaşın geleceği, artık yalnızca teknolojik üstünlüğün değil, maliyet, coğrafya, toplumsal direnç, asimetrik kabiliyet ve siyasî çözüm kapasitesinin birlikte belirlediği daha karmaşık bir döneme girmiş bulunuyor.