Büyük Doğu-İbda

Bir hatıra, bir ihtar: Müslümanca yaşamak

Abone Ol

Fuat Asım Arvas yazdı:

Hatıra kabilinden bir şeyler yazmak, yazılabilecek şeylerin en kolayı kabul edilebilir. Ancak hatıranın delalet ettiği mana, şahıs veya mekânın ehemmiyeti, yazma ameliyesini çok çetin kılabilir. Zira mevzunun kıymeti nispetinde, yazının da sorumluluğu ağırlaşır, derinleşir. Bu yazımda böyle bir sorumlulukla bir hatırayı nakletmeye çalışacağım.

İnsan, hayatını tasnif veya tanzim ederken bazen farkında olarak, çoğu kez de farkında olmadan, bir müessirin tesiriyle hareket eder. Bu tesir, bazen hayatındaki en mühim kilometre taşı veya temel taşı olacak bir kıymeti ortaya çıkarır. Benim de hayatımda kıymeti çok mühim olan böyle bir müessirin çok kıymetli bir izi var. Bir hatıra: Bir ihtarın hatırası…

Yıl 1983. Şubat ayı. Ben Erzurum Atatürk Üniversitesi Eğitim Fakültesi son sınıf öğrencisiydim. Her fırsatta kaçıp geldiğim, sığındığım İstanbul’a bir yarıyıl tatilinin sağladığı zaman imkânıyla gelmiştim. İstanbul Beylerbeyi’ndeyim. Amcamzademle evli ablamın evinde… Ne hoş. Ankara’daki ağabeyim de aynı zamanda aynı yerde, beraberiz. Akşam, bir amcamzademin de bulunduğu tatlı sohbetin bir yerinde Üstad Necip Fazıl mevzuu bahis oluyor. Tatlı sohbetin tadı artıyor. Gönlümüz, dilimiz ve beynimiz lezzete bulanıyor. Üstad’ın muhabbeti ilk bir şey hâlinde hızla kalplere ulaşırken hasreti de o nisbette kabarıyordu. Bu hasreti teskin etmenin yolunu Zahit abinin teklifi belirledi. “Yarın Üstad’ı ziyarete gidelim.”

Bu niyet, diğerleri için ne kadar kıymetli ve içlerinde neye medar bilmem, benim içinse ne kadar kıymetliydi ve neye medardı ben ifade edebilirim. Benzerini ancak çocukluğumda sabahını sabırsızlıkla beklediğim dinî bayram gecelerinde yaşadığım bir heyecan ve telaşla bu ziyareti hayal ettim. Üstad’ımı ziyarete gidecektim.

Üstad’ımı ziyarete gidecektik. Daha önce kaç yüz kere üstadı yakından görmek, ona yakından görünmek, onun konuşmasını bir muhatap olarak duymak, ona kendi sesimle bir şeyler söylemek, sevgimi bir şekilde izhar etmek, sözümün yanına bedenimi de katarak ihtirâmda bulunmayı hayal etmiştim. Yine kaç yüz kere imkân ve istidâdım nispetinde ele geçirdiğim her eserini özellikle şiirlerini; Sakarya Türküsü’nü, Zindan’dan Mehmed’e Mektubu, Destan’ı, Kaldırımlar’ı çokça okuyup ezberlediğimin farkına varmasını sağlamayı hayal ettim. Fakat olmadı, olmamıştı…

Yıllar önce. 1976 yılında ve ben henüz 13-14 yaşlarında bir ortaokul öğrencisi iken Üstad, Van’a teşrîf etmişti. Amcamın kızıyla Cahit abinin (Zarifoğlu) nikâhı vesilesiyle. Amcamın evindeler, münasip görüldükleri ailemizin büyükleri ve akrabalarla birlikte. Üstad içeride, odada... Biz evin önünde, kapıda, bahçede bazı hizmetler için işe yaramaya çalışıyoruz. Henüz çok okumamış, iyi tanıyamamışım Üstad’ı, fakat yine de kalbim tatlı bir heyecanla çırpınmakta. İçeridekilerin, Üstad’ın da içinde bulunduğu içerdeki büyüklerin varlıkları tatlı bir ürperti hâlinde içimde dolaşıyordu. Çok daha sonraları, neden ben de daha çok büyük, daha çok iri olmadım da böylece içeride olamadım diye hayıflanmıştım. O günden sonra eserlerini okudukça bu teessüf içimde gittikçe kabarıyordu.

Lise yıllarında, Kaldırımlar’dan, Bir Adam Yaratmak eserine; Çöle İnen Nur’dan, Büyük Kapı (O ve Ben) eserine; Ulu Hakan Abdülhamid Han’dan, İdeolocya Örgüsü’ne kadar; hikâyelerinden, Çile şiir kitabına kadar; Bâbıâli eserinden, Büyük Doğu Dergileri’ne kadar Üstad’a ait elime geçirebildiğim ne varsa okumaya çalıştım. Hem de Van’ın Gevaş ilçesinde okumakta olan bir lise öğrencisinin imkân ve istidadıyla. Ve İstanbul’un yolunu tuttum. Bu şehrin hayret ve heyecanı mucip bin bir esvaf ve varlığını görme hasretinin yanı sıra, Üstad’ımı da ziyaret etmek iştiyakıyla.

Cağaloğlu, Bâbıâli’de ve Büyük Doğu Mecmuası’nın kapısındayım. Bir yaz günü kapı yarı aralık, Üstad masada, önündeki bir şeye bakıyor ya da önündeki bir kâğıda bir şeyler yazıyor. Yarı açık kapının içerden görünmeyecek kanadına meyilleniyor ve Üstad’ımı seyrediyorum. İçimdeki coşku, heyecan; heyecan telaşa döndü. Kalbim gittikçe artan bir ritimle çarpıyordu. Saniyeler ilerledikçe nefesim kesilip yere yıkılacak gibi oluyordum. Bana neler oluyordu. Ayaklarımın bağı neden çözüldü. Neden böyle titriyor hatta sarsılıyordum.

Üstad’la aramda iki metrelik bir mesafe ya var ya yok... Ve yine aramızda kendime siper edindiğim yarı açık bir kapının kanadı. Kapıyı açıp Üstad’ın tam karşısında olmak için birkaç saniye yetecekti. Fakat olmadı. Üstad’a ait dünya kadar fikirle donanmış beynim, onun muhabbetiyle dolmuş gönlüm, onu görmek kararlılığındaki zihnime rağmen yapamadım, cesaret gösteremedim. Nefesimi tutarak meyillendiğim kapının arkasından, hanın dış kapısına seyirdim. Ritmi bozulan kalp çırpıntılarımı dindirmek için hanın dış duvarına dayandım. Bekledim... Tarifsiz duygularla Bâbıâli’den aşağı doğru kaydım, uzaklaştım.

Evet... Yıl 1983. Şubat ayı. 21 yaşında, üniversite son sınıfta okumakta olan bir gencim. Üstad’ı ziyarete gidecektik. Elbette yine çok heyecanlıydım fakat kalbim az çok talimliydi. Geçen zamanlar boyunca bu yürek birtakım acılar ve heyecanlar tatmış az çok bazı tecrübeler edinmişti. Bütün bunlara rağmen yine de emin değildim. Ziyaretine gideceğimiz kişi Üstad’dı. Orada nasıl bir ruh iklimi ve nasıl bir kalp ritmi yaşayacağımızı kestiremiyordum.

Öğleye yakın bir vakitte, Erenköy’de Üstad’ın yaşadığı konağın kapısındaydık. Birkaç basamaklı merdivenin başındaki dış kapıdan zile dokunuldu ve içeriden genç bir adam kapıyı açtı. Ağabeyim Üstad’ı ziyaret maksadıyla geldiğimizi bildirdi. Van menşeini de az çok belirterek. Genç adam içeri girdi ve içeriden birkaç dakika sonra döndü ve bizleri içeriye buyur etti.

Dış kapıdan içeriye doğru attığım ilk adımla beraber, bu mekândaki ruh atmosferi hissiyatımı, iç dekor ise dikkatimi cezbediyordu. Mobilyaları beyaz çarşaflarla örtülü geniş bir sofa veya salondan içeriye doğru uzanan bir koridora geçiyorduk. Koridordan, soldaki ilk kapıdan ağabeyim ve amcamzadem içeriye girdiler. Konağın dış kapısında hareketlenen kalbimi teskin etmeye çalışarak buraya kadar çok telaş göstermeden gelebilmiştim. Fakat şimdi yine kalbimin teheyyücüne mâni olmakta zorlanıyordum. Birkaç saniye durakladım ve arkalarından ben de kapıdan içeri girdim... Öndekilerin ziyaretinden sonra, şimdi sağ elim içinde Üstad’ımın sağ eli... Eğildim, aşkla ve hürmetle öptüm. Bütün endişemin ve telaşımın birdenbire son bulduğunu hissettim. Bu el bana, dudaklarıma tarifsiz bir lezzet sundu. Yıllardır heybet ve azametinden bu kadar çok korktuğum bir insanın eli nasıl bu kadar şefkat ve muhabbet menbaı olur. Birkaç saniyelik bu dudak-el vuslatından birkaç deryalık zevk ve şevk sadır kılmak, mutlak kudret sahibinin ikramı, ihsanıydı.

Tamamı 8-10 metrekarelik bir oda. Kapıdan girişe göre sol duvara dayalı bir yatak. Kapıyla yatağın başucu arasında bir sandalye. Odanın içi serin ve loş. Kapının tam karşısındaki duvarda bir pencere. Pencerenin dışındaki kalın bir ağaç gövdesi içeriye yeterince ışığın girmesini engelliyor. Pencerenin önünde iki sandalye. Yatağın bu pencereye yakın ayak kısmına yanaşık bir çalışma masası. Masanın üzerinde bir çalışma lambası. 20-30 sayfa kadar tek bir kâğıttan müsveddeler. En üstteki sayfanın üst orta yerinde 89 rakamı yazılı. Kâğıtta ise sekiz-on satırlık bir yazı. Birkaç paragraflık bir yazı. Üstad’ın yazısı. Fakat yazı kâğıdın sol kenarından başladıktan sonra düzgün bir hat şeklinde ilerlemekten uzak, başladığı noktadan sonra aşağı doğru bir eğimle yazılmış (ki daha sonra bu müsveddelerin, Üstad’ın son eseri olan ve tamamlanamayan Kafa Kâğıdı isimli eserine ait olduğunu öğrendik). Masada ayrıca açık sigaralarla dolu bir tabak ve izmarit dolu bir kül tabağı.

Daha birçok ayrıntısını hatırladığım dekorun ana hatlarıyla tasviri böyle. Ağabeyim ve amcamzadem mezkûr pencerenin yanındaki iki sandalyeye oturdular. Bense kapının girişindeki soldaki tek olan sandalyeye.

Ve mükâleme başladı. Üstad’ın iman ve fikir pınarı dudaklarından ilk sual.

— Nereden geldiniz?

Sualin muhatabı diğerleri. Ben kapı girişindeyim. Yerim ve mevkiim, ilk muhatap olmaya uygun değil. Şahsım ise muhatap alınmaya değecek mi bilemem. Ağabeyim cevap veriyor:

— Efendim Van’dan, Van Gevaş’tan.

Esasen ağabeyimin Üstad’la daha önceleri teşerrüfü olmuştu. Belki Üstad’ın aşağı yukarı on beş yıldan beri duçar olduğu şeker hastalığından mütevellit görmekle ilgili zafiyeti olmasaydı, onu tanıyabilirdi. Buna rağmen edeple suale cevap verdiler. Üstad bu cevap üzerine:

– Öyle mi! Gevaş... Gevaş’ta Ali İhsan Efendi’yi bilir misiniz? diye tekrar sual ettiler.

– Efendim, mahdumlarıyız.

Bu cevap Üstadı adeta bir çocuk gibi neşelendirdi.

Elindeki bastonun ucuyla yerdeki parkeye üst üste birkaç darbe indirdi. Kapıdan görünen genç adama:

– Bana bak. Bunlar benim sevdiklerim. Bunlar benim sahiplerim. Bir şeyler, bir şeyler ikram edelim, diye talimat verdi.

Ağabeyimin kıymetli zamanlarını almamak ve daha fazla rahatsızlık vermemekteki ısrarı dolayısıyla herhangi bir ikrama lüzum olmadığına dair tazarrusuna rağmen, Üstad, üzerindeki kabanın iç cebinden eski bir cüzdan çıkardı. Sol eliyle tuttuğu cüzdanın içini sağ elinin parmaklarıyla bir anda boşaltıp içindeki tüm paraları avuçlayıp hizmetine bakan genç adamın avucuna boca etti. Konağın karşısındaki pastaneden bize ikram edilmek üzere bir şeyler alınmasını tembihledi. Bize de karşıdaki pastanenin iyi ve temiz olduğunu beyanla gönlümüzü rahatlatmaya çalıştı.

Gelirken, Üstad tarafından kabul edilebilir miyiz, içeriye alınabilecek miyiz, görüşüp az da olsa konuşabilecek miyiz diye kaygı ve umut arasında gidip gelirken, Üstad şimdi yıllarca zindanda kaldıktan sonra en sevdiğiyle buluşmasının ilk dakikalarını yaşayan bir sevdalı gibi biteviye sohbetinden ikram ediyordu.

O gün nelerden bahsetmediler ki...

Mesela, o zamanlar tek televizyon kanalı olan TRT 1’deki Diyanet Saati programına ruhsatsızlığından dolayı duyduğu öfke, Tayyâr Altıkulaç hakkındaki tespitleri, Kenan Evren ve dolayısıyla ihtilal kritiği, bu yaşına rağmen kendisi hakkında verilen mahkûmiyet kararı, bu kararın öte âlem için sebep-i nimet oluşu, hastalığı ve daha neler neler...

Bir ara sağ elindeki tuttuğu bastona işaretle “Bu bastonu tanıyor musunuz?” diye sual ettiler. Kime ait olduğunu biliyorduk. Bir ara karşısındaki duvara dayalı dolabın üzerinde, küçük kavanozlardaki toprakların hangi mukaddes belde ve makberlerden toplayıp getirdiğini, kendi mezarının toprağıyla harmanlanması ümidiyle muhafaza ettiğini ifade ettiler. Ve yine bir ara, “İsyan gibi anlaşılmasın ama”, duçar olduğu hastalık ve muzdarip olduğu yaşlılık ve yorgunluktan, efendim evlatları, şurada, köprünün ayakucunda ikamet ediyor olmasına ve bu kısa mesafeye rağmen kendilerine ziyarete gidemeyişinden müteessir olduklarını ifade ettiler. Böylece Boğaz Köprüsünün Anadolu yakasındaki ayağının ucundaki Beylerbeyi semtinde ikamet eden amcama iştiyaklarını izhar ettiler.

Ve nihayet bir ara, masanın üzerinde içi açık sigaralarla dolu tabağı ağabeyime “Buyurun, sigara.” diye uzattılar. “Kullanmıyorum Üstad’ım.” denildi, aynı tarzda aynı teklif amcamzademe de yapıldı ve aynı mukabele ile ikram geri çekildi. Hakikaten o zamanlar her iki muhatap da sigara kullanmıyorlardı. Bu nedenle bu teklif, bu ikram en uygun edep kaideleri içerisinde geri çevrilmişti. Bu defa, bedenleriyle beraber yüzünü bana doğru çevirdiler. Şimdi muhatabı ben olacaktım... Tek kelimelik bile olsa, bir söz söylese, bu sözü bana söylemiş olacaktı... Benim için konuşmuş olacaktı... Bana doğru konuşacaklardı... Muhatap alınacaktım... Varsayılacaktım. Bu mesut anı bekledim. Ve Üstad, bedeniyle de bana taraf eğilerek biraz loşlukta kalan beni seçmeye çalışarak, elindeki sigara dolu tabağıyla kolunu olabildiğince bana doğru uzatarak “Buyurun, sigara.” diye buyurdular.

Ben o yıllarda iyiden iyiye sigara içen biriydim. Fakat Üstad’ımın yanında nefesimi bile belli bir hesap içinde alıp verirken, bu teklife “Hay hay, bir sigara yakayım.” diyecek halim olamazdı. Ortada bir vaka var. Elinde sigara tabağıyla Üstad, mukabelemi bekliyor. Bekletmedim. Kararımı verdim. “Kullanmıyorum Üstadım.” dedim. En doğrusu bu olmalıydı. Zaten biraz önce böyle olan iki cevap almışlardı. Benimkisi de aynısından olsa ne çıkar!

Fakat iş göründüğü gibi kolay yürümedi. O ana kadar şefkat ve merhamet ile bizimle sohbet eden Üstad’ın hali ve sesi değişti. Mülâyim hali hiddete, şefkatli sesi şiddete dönüştü. Göğüs hizama kadar uzattıkları ardından “Kullanmıyorum Üstadım.” beyanımla kendi göğüs hizalarına kadar çektikleri kolu, ansızın yayından boşalan bir ok hızıyla tekrar önüme kadar uzattı ve hiddetle:

— Müslümanca söyle, diye haykırdılar.

Bana ne oldu, bilemiyorum. Ne hale düştüm, farkında değilim. Sadece inleyerek:

— Kullanıyorum Üstad’ım, dediğimi hatırlar gibiyim.

Müslümanca söylemek, öyle ya. Hangi mazeret, hangi edep kaygısı, hangi nezaket budalalığı bir şeyi “Müslümanca söylemekten” daha müreccah olabilir. Evet, bir şey diyeceksem “Müslümanca” demeliyim. Bir şey yapacaksam “Müslümanca” yapmalıyım. Lafı uzatmayayım. Yaşayacaksam “Müslümanca” yaşamalıyım.

Ve sen aziz Üstad’ım. Bende iyi, doğru, güzel adına senden, senin eserlerinden aldıklarımın payı ne kadar çoktur bilemem. Fakat şunu iyi biliyorum ki fert ve cemiyet planında Müslümanca bir duruş sergilemek adına bende ne varsa asıl senin bu ihtarınla başladı.

Üstad’ım, senin,

“Müjdecim, kurtarıcım, efendim, peygamberim
Sana uymayan ölçü, hayat olsa teperim.”

diye belirttiğin bu ölçü içinde, hesaba katılmayı çok arzu ederim. Mekânın cennet olsun.

Aylık Baran Dergisi 46. Sayı Aralık 2025

{ "vars": { "account": "UA-216063560-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }