Doğumu
Hz. Ali, Haşimoğulları’ndandır. Babası Resulullah’ın (s.a.v.) amcası ve hamisi Ebû Tâlib, annesi ise Fâtıma bint Esed’dir. Mekke’de, Fil Vakası’ndan yaklaşık 30 yıl sonra Kâbe’nin içinde doğduğu rivayet edilir. Resulullah (s.a.v.) ile olan akrabalık bağı sadece kanla değil, ruhî bir yakınlıkla da örülmüştür.
Nebi'nin terbiyesiyle yetişmesi
Mekke’de yaşanan bir kıtlık sırasında Hz. Peygamber, amcası Ebû Tâlib’in yükünü hafifletmek için Hz. Ali’yi yanına almış ve bakımını üstlenmiştir. Bu durum, Ali’nin bizzat Nübüvvet terbiyesiyle yetişmesini sağlamıştır. O, putperestliğin kirine hiç bulaşmamış, cahiliye adetleriyle tanışmadan İslam’ın nuruyla şekillenmiştir. Bu sebeple İslam geleneğinde ismi anıldığında "Kerremallahu Vecheh" (Allah yüzünü şereflendirsin/keremli kılsın) duasıyla yad edilir.
İlk Müslümanlardan
Resulullah’a (s.a.v.) vahiy geldiğinde Hz. Ali henüz 10 yaşlarındaydı. Çocuklar arasında İslam’ı kabul eden ilk kişidir. İmanı, bir çocuk hevesiyle değil, sarsılmaz bir teslimiyetle olmuştur.
Resulullah yakın akrabalarını İslam’a davet ettiğinde (Yevmü’d-Dâr), Safa tepesinde "Kim bana yardım edecek?" diye sorduğunda, o meclisteki yaşlıların sessiz kaldığı anda ayağa kalkan tek kişi, cılız kollarına rağmen genç Ali olmuştur.
Hicret gecesi ve emanetler
Müşriklerin Resulullah’ı öldürme kararı aldığı o karanlık gecede, Hz. Ali’nin üstlendiği rol onun cesaretinin ilk büyük nişanesidir:
Hz. Peygamber’in yatağına yatarak müşrikleri yanıltmış, kendi canını feda etmeyi göze almıştır.
Resulullah Medine’ye doğru yola çıkarken, Mekkelilerin (hâlâ güvenilir buldukları için) O’na bıraktığı emanetleri sahiplerine iade etme görevini Hz. Ali’ye vermiştir. Hz. Ali, bu görevi sadakatle tamamlayıp yürüyerek Medine’ye hicret etmiştir.
Bedir’den Hendek’e "İslam'ın Kalkanı"
Hz. Ali’nin Medine dönemi, İslam mücadelesinin onun kılıcı Zülfikar üzerinden de temsil edildiği bir mevkidedir. O, Resulullah’ın (s.a.v.) hem sancaktarı hem de en yakın muhafızı ve stratejik gücüdür.
Bedir: "Lâ Fetâ İllâ Ali"
İslam’ın ilk büyük imtihanı olan Bedir Savaşı, Hz. Ali’nin savaş meydanındaki dehasının ve cesaretinin tescillendiği yerdir.
-
Mübareze (Teke tek çarpışma): Savaşın başında Kureyş’in en azılı savaşçılarından Velid b. Utbe ile karşılaştı ve onu kısa sürede alt etti.
-
Müşriklerin yarısını öldürdü: Tarihçiler, Bedir’de öldürülen 70 müşrikin yaklaşık yarısının bizzat Hz. Ali tarafından, diğer yarısının ise diğer Müslümanlarca öldürüldüğünü kaydeder.
-
Ruh: O, meydanda bir "ibadet" ciddiyetiyle çarpışıyordu. Düşmanını alt ederken bile şahsi bir kin gütmediği, her darbesinin Allah rızası için olduğu tüm siyer kaynaklarında ittifakla belirtilir.
Uhud: Vücudunu Siper Eden Sadakat
Uhud’da Müslümanlar bir ara dağılıp Resulullah’ın (s.a.v.) etrafında sadece az sayıda sahabi kaldığında, Hz. Ali o dar halkanın en önündeydi.
-
Sancaktarlık: Mus’ab b. Umeyr şehid düştüğünde sancak yere düşmesin diye kapıp şahlandıran oydu.
-
Zülfikar’ın İnişi: Rivayet edilir ki Uhud’un o en çetin anında, Hz. Ali’nin gösterdiği muazzam sebat ve kahramanlık üzerine gayb aleminden bir nida işitildi: "Lâ fetâ illâ Ali, lâ seyfe illâ Zülfikâr" (Ali’den başka yiğit, Zülfikar’dan başka kılıç yoktur).
-
Yaraların Şifası: Savaş sonunda Resulullah’ın yaralarını Hz. Fatıma ile birlikte temizlemiş, Efendimiz'in en zor anında eli, kolu ve kalkanı olmuştur.
Hendek: Kibirli deve karşı imanın verdiği cevap
Hendek Savaşı, Hz. Ali’nin sadece fiziksel gücünü değil, manevi üstünlüğünü de dünyaya ilan etmiştir.
Müşriklerin en yenilmez, "bin savaşçıya bedel" denilen kahramanı Amr, atıyla hendeği geçip Müslümanlara meydan okuduğunda, orduda derin bir sessizlik hakim oldu.
Resulullah’ın izniyle öne çıkan Hz. Ali, Amr’ın küçümseyen bakışlarına rağmen geri adım atmadı. Amr ona "Sen daha çocuksun, dön git" dediğinde, Ali (k.v.) "Ama ben seni öldürmek istiyorum" diyerek imanın sarsılmaz özgüvenini gösterdi.
Hz. Ali, o dev cüsseli adamı bir hamlede yere serdiğinde, müşrik ordusunun morali çökmüş, Müslümanların ise zafer inancı perçinlenmiştir.
Hz. Ali, hiçbir savaşta rakibine karşı haksızlık yapmamış, düşmanının zayıf anını kollamak yerine onu mertliğe davet etmiştir. Onun kılıcı küfrün belini kırmak ve hakkı üstün kılmak için inmiştir.
Hayber
Hayber'in fethi İslam’ın karşısındaki en sinsi organizasyonun, yani Yahudi fitnesinin belinin kırıldığı yerdir. Günlerce süren kuşatma, geçilemeyen surlar ve yorgun düşen saflar... İşte tam bu noktada, zaferin, "nasip" ve "şahsiyet" işi olduğu gerçeği tecelli edecektir.
"Yarın sancağı öyle birine vereceğim ki..."
Kuşatmanın en tıkandığı anlarda Resulullah (s.a.v.) o meşhur müjdeyi verir: "Yarın sancağı öyle birine vereceğim ki, o Allah’ı ve Resulü’nü sever, Allah ve Resulü de onu sever. Allah, fethi onun eliyle müyesser kılacaktır."
Ertesi sabah herkes "o kişi" olmayı umarken, Hz. Ali gözlerindeki şiddetli ağrı (remed sancısı) sebebiyle çadırındadır. Resulullah onu çağırtır, mübarek tükürüğüyle gözlerini mesh eder ve ağrıdan eser kalmaz. Sancak, "Allah'ın Arslanı"na teslim edilmiştir.
Merhab’ın Kibri ve Hz. Ali’nin Zülfikar’ı
Hayber’in en namlı savaşçısı Merhab, tepeden tırnağa zırhlanmış halde meydana çıkarak şiirler okur, Müslümanlara tepeden bakar. Karşısına dikilen Hz. Ali’dir. Ali (k.v.) ona cevap verir: "Ben o kişiyim ki, annem bana 'Haydar' (Aslan) ismini vermiştir!" Çarpışma kısa sürer. Zülfikar öyle bir iner ki, Merhab’ın miğferini parçalar ve onu yere serer. Bu, Hayber surlarında yankılanan ilk büyük çatırtıdır.
Bir Kalkan Olarak Hayber Kapısı
Mücadele esnasında Hz. Ali’nin kalkanı elinden düşer. İşte o an, imanın ve pazunun konuştuğu andır. Hz. Ali (r.a.), kalenin devasa demir kapısına yapışır, onu menteşelerinden söküp çıkarır ve çatışma bitene kadar kendine kalkan yapar.
O kapı, savaş bittikten sonra yedi ya da sekiz güçlü sahabi tarafından yerinden oynatılamamıştır. Bu, "Ruhun maddeye tahakkümü" meselesidir. Ali’nin bileğindeki güç, sadece kas değil, doğrudan doğruya o sancağı almasına vesile olan "muhabbet" sırrıdır.
Hayber düştüğünde Hz. Ali, ele geçirdiği ganimetin veya şanın peşine düşmemiştir. Onun için zafer, sadece bir "vazifenin ifası"dır. Yahudi fitnesinin kalesi yerle bir edilirken, o yine Resulullah’ın dizinin dibinde, tevazusuyla yerini almıştır.
İlim Şehrinin Kapısı ve Hikmetin Kaynağı
İslam davası, kılıcın kazandığı alanı imanın ve ilmin sütunlarıyla ayakta tutar. Hz. Ali, bu binanın hem muhafızı hem de mimarlarındandır. Resulullah (s.a.v.) Efendimiz’in bizzat "Ben ilmin şehriyim, Ali de onun kapısıdır" buyurması, bu büyük sahabinin İslam tarihindeki ilmi ve manevi konumunu belirleyen en temel mühürdür.
Kur’an-ı Kerim ve Tefsirdeki Öncülüğü
Hz. Ali, vahy-i ilahinin nüzulüne her an şahitlik etmiş biridir. Ayetlerin hangi hadise üzerine, nerede ve ne maksatla indiğini en ince detayına kadar bilir. O, Kur’an’ın zahiri kadar batınına, yani derin manalarına da vakıftır. "Bana sorsanız her ayetin gece mi gündüz mü, dağda mı yoksa ovada mı indiğini söylerim" diyerek bu ilmi mirası temsil etmiştir. Kur’an’ın cem edilmesi sürecinde ve kıraat farklarının netleşmesinde onun tasdiki en büyük dayanaktır.
Lisanın Muhafızı
İslam coğrafyası genişleyip farklı milletler Müslüman olmaya başladığında, Arap dilinin bozulma tehlikesi baş göstermiştir. Hz. Ali, Ebü’l-Esved ed-Düelî’ye Arapça dil bilgisinin (Nahiv) temellerini bizzat dikte ettirerek lisanın saflığını koruma altına almıştır. "Kelime; isim, fiil ve harften ibarettir" diyerek başlattığı bu süreç, İslam medeniyetinin yazı ve fikir disiplinine girmesini sağlamıştır.
Hukuk ve Adaletteki Keskinlik
O, adaletin tecellisinde adeta kılıcı kadar keskin bir muhakemeye sahiptir. Hz. Ömer (r.a.) gibi heybetli bir devlet adamının bile, içinden çıkılması zor hukuki meselelerde başvurduğu yegâne kapı Hz. Ali’dir. "Ali olmasaydı Ömer helak olurdu" sözü, Hz. Ali’nin fıkıh ve kaza (yargı) alanındaki otoritesinin tescilidir. O, meselelerde olayın ruhuna iner ve hakkı sahibine teslim ederken zerre kadar tereddüt göstermez.
Hikmet ve Belagat
Onun dili, imanın süzgecinden geçmiş bir hikmet pınarıdır. Konuştuğu zaman kelimeler birer ok gibi hedefe varır, kalpleri titretir. Nehcü’l-Belaga’da toplanan hutbeleri, bizzat hayatın içinden süzülen, devlete nizam, ferde ahlak veren birer düsturdur. Az sözle çok mana ifade etme sanatı, onda en kâmil manasıyla vücut bulmuştur.
Zühd İçindeki İlim
Hz. Ali’nin ilmi, onu dünyalık makamların kibrine götürmek yerine daha büyük bir tevazuya ve zühde sevk etmiştir. O, karnını arpa ekmeğiyle doyuran ama zihnini kainatın sırlarıyla meşgul eden bir derviş-sultandır. İlim, onun elinde; aksiyona dönüşen, ahlakı güzelleştiren ve kulu Allah’a yaklaştıran bir vasıtadır.
Üç halife döneminde duruşu
Resulullah’ın (s.a.v.) vefatından sonra başlayan yeni dönemde Hz. Ali, İslam devletinin hem manevi dayanağı hem de en mühim akıl hocalarındandır. O, şahsi bir ikbal davasının peşinden gitmek yerine, İslam birliğinin parçalanmaması uğruna kendisine söylenen çağrılara aldırış etmeyen bir irade abidesidir.
Devletin bekası ruhu
Hz. Ebubekir’e biat süreci, onun için her şeyden önce ümmetin selameti meselesidir. Kimi fitne odaklarının "Ali hak iddia edecek" beklentisini boşa çıkararak, İslam’ın ilk halifesinin yanında saf tutmuştur. Riddet savaşlarında ve iç karışıklıklarda, devletin merkezini koruma görevini en önde yürütmüştür. Onun duruşu, Müslümanların birbirine düşmesini engelleyen sarsılmaz bir kalkandır.
Hz. Ömer dönemi: Adaletin yol göstericisi
Hz. Ömer’in (r.a.) on yıllık hilafetinde Hz. Ali, devletin en yüksek istişare makamıdır. Ömer (r.a.), fethettiği topraklardan kurduğu idari düzene kadar her önemli adımda Ali’nin (k.v.) fikrine başvurmuştur. Kudüs’ün fethi yolculuğuna çıkarken Medine’yi ona emanet etmesi, aralarındaki güvenin en somut nişanesidir. Şer'i hukukta düğümlenen meseleler, onun eşsiz fıkıh dehasıyla çözülmüş; adalet mekanizması bu iki büyük şahsiyetin omuzlarında yükselmiştir.
Hz. Osman devri ve fitneye karşı tavır
Hz. Osman’ın hilafetinin son yıllarında başlayan o meşum fitne ateşine karşı Hz. Ali, canı pahasına bir duruş sergilemiştir. Asilerin kuşatması altındaki halifeye su taşımak için evlatları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i saray kapısına nöbetçi dikmiştir. O, muhaliflerin değil, bizzat mazlum halifenin ve meşruiyetin safındadır. Fitnecilerin "Ali bizi destekliyor" yalanlarını bizzat tavrıyla, kılıcıyla ve oğullarını siper ederek yalanlamıştır.
Bu üç dönem boyunca Hz. Ali, bir kenara çekilip olanı biteni izlemekle yetinmemiştir. O, "İlim Şehrinin Kapısı" sıfatıyla orduların sevkinden hukuki nizamın tesisine kadar her noktada emeği olan bir devlet adamıdır. Kendi hilafetine kadar geçen bu yirmi beş yıllık sürede, Müslümanların birliğini korumak adına gösterdiği bu sabır onun şahsiyetindeki o büyük dervişlik ve devlet adamlığı vasıflarının neticesidir.
Hilafet Dönemi
Hz. Osman’ın (r.a.) şehadetiyle sarsılan Medine’de, İslam devleti lidersiz ve büyük bir kargaşa altındaydı. Bu kaosu dindirecek tek isim olarak görülen Hz. Ali, başlarda bu yükü omuzlamaktan kaçınsa da, ümmetin ısrarı ve fitnenin büyüme tehlikesi karşısında biat almayı kabul etti. Onun hilafeti, sarsılan nizamı en temelinden, yani "hak ve adalet" ilkesinden yeniden inşa etme hamlesidir.
Beytülmal ve arazilerin iadesi
Hz. Ali’nin (k.v.) ilk ve en sarsıcı icraatı, önceki dönemde bazı kesimlere haksızca veya iltimasla verildiği iddia edilen arazileri ve devlet mallarını geri almak oldu. "Bu mallar harama harcanmışsa, hepsini beytülmale iade edeceğim" diyerek tavizsiz bir duruş sergiledi. Beytülmali (devlet hazinesini) taksim ederken ise, İslam’a girişteki önceliklere veya kabile asabiyetine bakmaksızın, herkese eşit pay ayırdı. Bu, mülkiyet ve paylaşım konusunda İslam’ın saf adalet anlayışına geri dönüştü. Elbette bu kararlılık, menfaatleri zedelenen bir kesimi rahatsız etse de o, "adalet-i mahza" (tam ve saf adalet) yolundan milim sapmadı.
Usul farklılığı neticesinde sahabe arasındaki ihtilaf
Hilafetin ilk günlerinden itibaren, Hz. Osman’ın (r.a.) katillerinin bulunması meselesi gündemin en ağır maddesiydi. İşte burada, "usul çatışması" baş gösterdi. Hz. Ali (r.a.), önce devlet otoritesini tesis edip sükûneti sağlamayı, ardından yargılamayı başlatmayı savunurken; Hz. Aişe, Hz. Talha, Hz. Zübeyr ve Hz. Muaviye (r.a) gibi isimler önceliğin kısas olduğunu savundular. Bu durum, bir tarafın haksız olması değil, iki büyük iradenin meseleyi farklı usullerle çözme gayretidir.
Cemel ve Sıffin: Bir imtihan sahası
Bu usul farkı, nihayetinde Cemel ve Sıffin gibi üzücü hadiselere kapı araladı. Hz. Ali (r.a.), meşru halife sıfatıyla nizamı korumak adına ordusunu sevk etti. Ancak bu savaşlar, bir iktidar kavgası değil, bir kardeş kavgasıdır. Hz. Ali, savaş meydanında dahi rakibine karşı İslam hukukunu ve fütüvvet ahlakını bir an bile terk etmedi. O, kendisine kılıç çekenleri bile "din kardeşimiz" olarak gördü ve aralarındaki davanın mahşerde Allah tarafından görüleceği bilinciyle hareket etti.
Kûfe’ye taşınan hilafet
Devletin merkezini Medine’den Kûfe’ye naklederek, hem olayların merkezine yakın olmayı hem de ordusunun gücünü tazelemeyi hedefledi. Kûfe’deki yaşantısı, Resulullah dönemindeki sadeliği aratmayacak kadar züht doluydu. Kardeşi Akil’in dahi imtiyaz talebini geri çeviren o meşhur tavrıyla, hilafeti bir "imtihan mekanı" olarak gördüğünü tüm dünyaya ispat etti.
Harici fitnesi
Sıffin’de kılıçlar çekilmiş, zafer Hz. Ali’nin (r.a.) avucuna kadar gelmişken; karşı tarafın mızrak uçlarına Mushaf takmasıyla hadise bir "hakem" meselesine dönüştü. Hz. Ali’nin ordusunda bulunan ve daha önce "hakeme gidelim" diye tutturan bir grup, hakem kararı sonrası bir anda ağız değiştirerek: "Lâ hükme illâ lillâh" (Hüküm ancak Allah’ındır) sloganıyla ortaya fırladı. Bu, İslam tarihinin gördüğü en tehlikeli kırılmalardan biridir.
Sloganın Gölgesindeki Körlük
Daha sonra Hariciler olarak isimlendirilecek bu kitle, samimiyeti "şekilcilikte" arayan, ruhu ıskalayıp metne saplanan bir zihniyetin temsilcisidir. Onlar için Hz. Ali (r.a.)—ki vahyin yaşayan tefsiridir—güya Allah’ın hükmünü insanların hakemliğine bırakarak hata etmişti. Oysa Hz. Ali, onlara bu sloganla neyi kastettiklerini sormuş ve meşhur cevabını vermiştir: "Söyledikleri söz hak (doğru), fakat bu sözle kastettikleri şey batıldır (yanlıştır)." Çünkü onlar, Kur'an'ın lafzını alıp, o lafzı İslam'ın bizzat kendisine karşı silah olarak kullanıyorlardı.
Hariciliğin vahameti
Hariciler, sadece bir "asi grup" olarak değil, bir "idrak felaketi" olarak görülmelidir. Onlar, İslam’ın geniş rahmetini ve Hz. Ali’nin o derin ferasetini anlayamayacak kadar dar görüşlüydüler. Onlara göre kendileri dışındaki herkes, özellikle de Hz. Ali ve Hz. Muaviye (r.a.) dinden çıkmıştı. Bu, dinin sadece bir dış form haline getirilmesinin ne kadar büyük cinayetlere yol açabileceğinin ilk örneğidir.
Nehrevan Savaşı
Hz. Ali, bu kitleye karşı da son ana kadar sabırlı ve merhametli davrandı. Onları ikna etmek için İbn Abbas’ı gönderdi, bizzat kendisi hitap etti ve binlercesinin hatadan dönmesini sağladı. Ancak geri kalan çekirdek kadro, yollarda hamile kadınları deşecek ve masum Müslümanları katledecek kadar gözü dönmüş bir vahşet odağına dönüştüğünde, Ali (r.a.) kılıcını çekti. Nehrevan Savaşı, İslam’ın özünü bu hastalıklı zihniyetten temizleme harekatıdır. Hz. Ali, fitnenin gözünü orada çıkarmış, ancak bu zafer bile onun kalbindeki hüznü dindirmemiştir.
Haricilik, sadece o döneme ait bir grup değil, her devirde ortaya çıkabilecek bir "zihin yapısı"dır. Ruhsuz, estetiksiz ve ham softa kaba yobazlığın nasıl bir yıkım getirdiği Hz. Ali’nin bu mücadelesiyle iyi bir numune-i imtisaldir. Hz. Ali, bir yanda siyasi metot farklılığı yaşayan sahabilerle, diğer yanda ise dini sadece bir nefret aracı olarak kullanan bu "idraksiz kitle"yle aynı anda mücadele etmek zorunda kalmıştır. Onun yalnızlığı, bu iki uç arasında istikametini muhafaza etme gayretidir.
Şehadeti
Hz. Ali’nin (r.a.) hayatı, baştan sona bir iman ve aksiyon destanı olduğu kadar, nihayetiyle de tam bir teslimiyet tablosudur. Harici zihniyetinin o sığ ve karanlık dehlizlerinde planlanan suikast, İslam tarihinin en büyük kayıplarından birine zemin hazırlıyordu. Abdurrahman b. Mülcem denilen katil, zehirli kılıcıyla Kûfe’de pusuya yatmış, kainatın aslanını hedef seçmişti.
Ramazan ayının on dokuzuncu günü, seher vakti Hz. Ali (k.v.) sabah namazı için Kûfe Camii’ne girdiğinde, katil karanlığın içinden fırladı. Alnına inen zehirli kılıç darbesi, "İlim Şehrinin Kapısı"nı kanlar içinde bıraktı. O an dudaklarından dökülen "Kâbe’nin Rabbine andolsun ki kazandım!" nidası, ölümün bir yok oluş değil, sevgiliye kavuşma teslimiyeti olduğunun en büyük ilanıydı.
Yaralıyken bile katiline adalet
Hz. Ali (r.a.), aldığı yaranın ağırlığına rağmen adalet terazisini elinden bırakmadı. Yakalanan katili huzuruna getirdiklerinde, ona kendi yediği sütten ikram edilmesini buyurdu. Evlatlarına verdiği vasiyet, bugün bile insanlığın ufkunu aşan bir asalet barındırır: "Eğer ölürsem, ona sadece bir darbe vurun. Kısasta sınırı aşmayın. Çünkü Allah sınırı aşanları sevmez." Kendisine kılıç çeken hainin dahi hukukunu koruyan bu duruş, onun hayatı boyunca savunduğu o "Mutlak Adalet"in bizzat kendi kanıyla imzalanmış halidir.
Son vasiyetleri
Can çekiştiği o iki gün boyunca yetimlerin gözetilmesini, komşu hakkının korunmasını ve Kur’an ile amel edilmesini vasiyet etti. Namazın üzerinde titizlikle durulmasını ve İslam birliğinin her şeyin üstünde tutulmasını emretti. O, son nefesini verirken İslam davasının istikbalinin derdindeydi.
Ramazan’ın yirmi birinci günü, bu fani dünyadan ebedi aleme göç etti. Naaşı, fitne odaklarının mezarına saldırabileceği endişesiyle gizlice, bugünkü Necef topraklarına defnedildi. Hz. Ali (r.a.), arkasında ne altın ne gümüş ne de mülk bıraktı; o, ümmete sönmeyecek bir ilim meşalesi, tertemiz bir Ehl-i Beyt mirası bıraktı.
Baran Dergisi