Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: Aziz dostlar bugün değerli bir arkadaşla görüşeceğiz. İslâm hakkında, Müslümanlar hakkında, İslâm'ın bugünkü durumu ve geleceği hakkında görüşeceğiz. Ben kendisini kısaca tanıtayım. Değerli konuğumuz Kâzım Albayrak, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunu, ayrıca hukuk fakültesi mezunu. İslâm konuları üzerinde kafa yoran, Müslümanların durumu hakkında düşünen, Müslümanların geleceği hakkında düşünen, o endişeyi taşıyan değerli bir kardeşimizdir. Ben sözü kendisine bırakıyorum. Önce kendisini kısaca tanıtsın ve bugünkü konumuz olan Başyücelik Devleti’ne geçelim. Buyurun Kazım Bey…
Kâzım Albayrak: Teşekkür ederim hocam. Hocamız kısaca tanıttı, Yüksek İslâm Enstitüsünde kendisi hocamızdı. Şu anda da hocamız. Allah'a şükür ilişkimizi devam ettirdik. Okuldan sonra da fasıla olsa bile arada… Hocamızın söylediği geleceğe yönelik Müslümanların hali ve geleceğine yönelik bir program yapmak niyetiyle buraya beni davet etti. Necip Fazıl'la gençlik döneminde yollarım kesişti. Gençlik dönemimizde bir arayış içerisindeydik. Bize uygun bir ideoloji, bir inanış, bir ölçülendiriş peşindeydik. Yüksek İslâm Enstitüsü'ne kaydoldum ben. Üniversite döneminde Necip Fazıl'la tanıştım. Necip Fazıl'a tanışmadan önce Salih Mirzabeyoğlu ile tanıştım. Çünkü o zaman bir teşkilat, gençlik, bir hareket vardı. Salih Mirzabeyoğlu Gölge Dergisi’ni çıkarıyordu. Daha sonra Akıncı Güç dergisini çıkardı. Onunla tanıştım. Salih Mirzabeyoğlu bize bugün de konuşacağız inşallah Üstadı tavsiye etti ve Üstad’a yönlendirdi bizi. Üstad’la da müşerref oldum.
Akıncı Güç dergisi döneminde, bu dergi çıkınca Üstad’a ulaştırılıyor. Üstad bu dergiyi bağrına basıyor ve Salih Mirzabeyoğlu'nu davet ediyor. Erenköy'deki köşkünde Üstad’ın, Salih Mirzabeyoğlu yönetiminde gidiyoruz. Ve o dönemden beri, 20 yaşlarımdan beri Büyük Doğu okumalarına devam ediyorum. Bu hususta da çalışmalarım oldu. Değişik dergilerde makalelerim oldu. 12 Eylül döneminde bedel ödemek durumunda kaldık. Bedeli de ödedik Allah'a şükür. Bu çalışmaları daha sonra akademik bir forma sokmak arzusu bende uyandı ve ilk yüksek lisans çalışmam Necip Fazıl'ın Hürriyet Anlayışı ve Başyücelik Devlet Modeliydi. Bunu yüksek lisans tezi olarak yaptım. Daha sonra bunu geliştirdim. İnşallah yakında kitaplaşacak. Bugün bunu konuşmak niyetinde hocam beni çağırdı buraya. Teşekkür ederim her şeyden önce hocama ve bu programı yapanlara. Benim ayrıca bir yüksek lisans tezim daha vardı. Necip Fazıl'ın Eserlerinde Hadis. O da basıldı Ketebe Yayınları’ndan çıktı. Şimdi de doktora çalışmasına devam ediyorum. Yine Necip Fazıl'ın üzerine devam ediyorum.
Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: Evet, bu çok mühim bir konu.
Şimdi Türkiye'de bir zamanlar çok yaygındı. O moda lafını da kullanmak istemiyorum ama çok yaygındı. Mevdudi'den tercümeler, İhvan-ı Müslimin'den tercümeler. Efendim, yine Mısırlı bir yazar ismi aklıma gelmiyor. Gene edebiyatçı o da İslâm hakkında yazıları var. Ondan tercümeleri falan çok yaygındı bir ara Türkiye'de. Bir de Türkiye'de çıkmış yerli, deyimi yerindeyse yerli bir görüş var. Başyücelik Devleti diye. Bu çok ilgi çekici bir durum ve anlamakta insan güçlük çekiyor. Yani Türkiye'de bu kadar ilahiyat fakülteleri var. 100 küsur İlahiyat fakültesi var. Burada akademisyenler var. Yani ilahiyatı, İslâm'ı inceleyen, anlamak ve anlatmak durumunda olan insanlarımız var. Yerli bir görüş var: Başyücelik Devleti” diye…” “İdeolocya Örgüsü” diye yazmış Necip Fazıl gibi bir deha…
Birtakım kişiler, - kişi diyelim artık- “Necip Fazıl'ı nasıl tanırsınız?” filan diye yani argo tabirle bel altından vurmak, şahsına vurmak şeklinde davranıyorlar. Fikir olarak kimse karşısına çıkamıyordu. Sağlığında Necip Fazıl'ın karşısına, fikirlerine kimse karşı çıkamıyordu. Tutup yok şöyleydi de böyleydi de namazında şöyleydi, niyazında böyleydi. O kimseyi ilgilendirmez. Allah'la kendi arasındadır. Fikirlerine kimse karşı çıkamıyordu. Ve böyle adeta onun üzerine nisyan yorganı çektiler. Nisyan külü çektiler.
Yani dergilerimiz, gazetelerimiz, medyamız hani hangi Türk çocuğu Necip Fazıl'ı gereğince tanır? Yepyeni diriltici fikirle gelmiş adam. Mesela Başyücelik Devleti diyor. Orada Yüceler Kurultayı var. Yüz yüce ama öyle rastgele insanlardan seçilmiyor. Şimdi günümüzde tamam demokrasi iyi bir şey halkın da dediği oluyor. Yöneticilerini seçiyor filan. Güzel, iyi, hoş ama futbol takımı tutar gibi parti tutuyor. Partisinin adayına, tanıdığı, tanımadığı adayına oy veriyor. O aday içki içermiş, kumar oynarmış, uçkuruna sahip değilmiş. Onu tanımaz bile çoğu. Yani herhangi bir kişi pekâlâ bu demokratik rejimde bir partiye girmişse, partinin ileri gelenlerine de yaranmışsa, yatırım da yapmışsa, pekâlâ milletvekili olabiliyor. Hiçbir kayıt şart yok. Yani suç işlememiş gibi filan böyle belli görünüşte şartlar var ama dişe tırnağa dokunur bir şey yok! Esas şart; içki içmemek… Allah'ın haram ettiği içki. Trafik kazalarının, cinayetlerinin çoğu içki yüzünden oluyor. Allah boşuna haram etmemiş!
Yani adam belli mevkiye gelince istediği gibi yapacak. Zaten medya onu körükleyip duruyor. Erkek arkadaş filan diye. Sanki normalmiş gibi Batı'nın pislikleri böyle boca ediliyor Türkiye'ye. Başyücelik Devleti diye bir nizam ortaya koymuş Necip Fazıl ve Yüceler Kurultayı 100 kişi ama o yüceler belli kişiler. Belli vasıfta adam gibi adam kişiler olacak. Onlar yönetecek. Yöneticiyi onlar seçecekler. Bu Başyücelik devleti başlı başına bir olay ve öyle güzel anlatıyor ki İslâm'da böyle kalıp yoktur, şöyle olacak, böyle olacak kalıp yoktur. Yönetim ruhu vardır diyor. O kadar güzel anlamış ki durumu. Şimdi Osmanlı tarihinde Osmanlı tarihi çok yüce; yani diğer tarihlere benzemez. Gerçekten insanî bir şey. Fethettiği yerlerdeki insanları kılıçtan geçirmedi. Cizye aldı, vergi aldı. Haracını aldı. O kadar. Yüzlerce yıl kaldığımız Balkanlarda Sırpça, Yunanca, Bulgarca unutulurdu. Osmanlı onların iddia ettiği gibi imparatorluk olsaydı, emperyal bir güç olsaydı. Hayır. Şeriata göre hükmetti. Hukuk devletiydi. Ve Osmanlı yıkılınca Sırplar meydana çıktı, Yunanlılar meydana çıktı. Bulgarlar ortaya çıktı. Osmanlı eğer sömürücü olsaydı emperyal olsaydı, imparatorluk olsaydı onların iddia ettiği gibi Amerika kıtasında ne kadar Kızılderili kalmışsa Osmanlı Balkanlarında da o kadar Sırp, o kadar Yunanlı, o kadar Bulgar kalırdı. Yani parmakla sayılacak kadar kalırdı. Şimdi o Başyücelik devletini Kâzım Albayrak'tan dinleyelim. Buyurun.
Kâzım Albayrak: Başyücelik Devleti ve idare mefkûresi. Necip Fazıl bunu İdeolocya Örgüsü eserinde, eserinin kalbi mesabesinde Başyücelik Devlet ve İdare Mefkuresi bahsi var… Orada Necip Fazıl bunu işliyor. Önce bu İdeolocya Örgüsü'nden kısaca bahsedelim. Necip Fazıl hakkında malum… Necip Fazıl'ın kişiliği, neler yaptığı kurucu bir kişi Necip Fazıl. Yani en kritik bir dönemde gelmiş. Mücadele bayrağını kaldırmış. Bayrağı düştüğü yerden kaldırmış. Tek kişilik bir ordu olarak ileriye atılmış. Bunu hem aksiyonuyla yapmış, hem fikirleriyle yapmış, hem sanatçılığıyla yapmış. Önce sanatçılığıyla temayüz etmiş olmasına rağmen fikir yönü Necip Fazıl'ın sanatçılığı yönünden baskındır aslında. Aksiyon yönünü zaten biliyoruz; destansı bir aksiyonu var... Ve o çizginin de devamı olarak İdeolocya Örgüsü 25 senede yazılmış bir eser. 1943'te Büyük Doğu’larda tefrika edilmeye başlanıyor.
Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: Evet. 25 yıllık bir emeğin ürünü bu. 1943'lerde yani teksif edilmiş emek var o kitapta.
Kâzım Albayrak: Evet. Böyle bir eser bu. Yani burada büyük bir alın teri var. Fikir çilesi var. Toplumu gözetlemesi var. Gözlemlemesi var. Batı'yı gözlemlemesi var. Bu arada Batı'yı kritik etmesi var. Bu eser kuvvetli bir Batı muhasebesiyle başlıyor…
Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: Ve Batı'yı çok iyi tanıyor. Evet.
Kâzım Albayrak: Batı’ya gitmiş. Sorbonne'da okumuş ve yarım bırakmış gelmiş Paris'e. Batı’yı çok iyi tanıyor. Çünkü “düşmanı tanımadan dostu bilemezsiniz” diyor Necip Fazıl. Bu çok önemli. Çünkü bizim hücrelerimize kadar girmiş Batı. Yani zorla bir devrim yapılmış... Kur'an yasağı var, ezan yasağı var. Bu dönemleri unutmayalım. Kur'an ve sünnet ölçüleri kaldırılmış, medreseler tasfiye edilmiş. Necip Fazıl böyle bir dönemde geliyor ve Allah ve Resulü davasını bayraklaştırıyor. Bu hususta her bedeli ödüyor ve bunu sadece karşı olmakla değil de bunu teklif, öneri getirmekle de olacağını söylüyor Necip Fazıl ve bir fikriyat kuruyor. Bu fikriyatta dediğim gibi bir tarih muhasebesi yapıyor. En başta tarih muhasebesi yapıyor. Nasıl bozulduk? Türk'ün muhasebesi diye bölümleri var. Nasıl bozulduk. İslâm sancağını elimize aldık. Viyana'ya kadar yücelttik, götürdük. Ondan sonra nasıl geriledik, bozulduk? Kanuni'den itibaren bir muhasebe yapıyor. Cumhuriyet’e kadar geliyor. Tanzimat’a, Cumhuriyet’e geliyor. Ondan sonra ne olduğunu devre devre anlatıyor.
Ve ondan sonra Batı'ya karşı kurtuluşumuz olarak da onların kültürel sömürgesini hem fiziki hem kültürel sömürgeleşmeye karşı İdeolocya Örgüsü'nü kaleme alıyor 1943'lerden beri 68'de ilk baskısı yapılıyor. Bunun da devlet ve idare mefkuresi bölümü var. Bunun kalbi mesabesinde… Salih Mirzabeyoğlu da Necip Fazıl'ın baş öğrencisi. Salih Mirzabeyoğlu da bu Başyücelik Devleti'ni, müstakil bir eserde tafsil ediyor, açıklıyor. Buna dinamiklik kazandırıyor, yürürlük kazandırıyor. Bu mevzuyu gündeme taşıyor. Bunun da mücadelesini veriyor. Biz de bu mevzuları 17-18 yıldır çıkmakta olan Aylık Baran dergisinde işliyoruz. Aylık Baran dergisinin kapağını göstermek istiyorum. İslâmi fikir ve hareketin çağımızdaki iki öncüsü… Burada Büyük Doğu ve onun takipçisi Salih Mirzabeyoğlu işleniyor. Onların öncü kurucu rolü ve bizim fikirde hem halini hem tarih muhasebesi yapıyor. Biraz önce bahsettim. Hem haline dair bir aksiyon ortaya koyuyor, hem de geleceğe yönelik İdeolocya Örgüsü'nün bir rehber ve pusula değeri var…
Şimdi günümüzde biz konuşuyoruz işte Anayasa değişikliğinden bahsediyoruz. Hukuk sistemini değiştirmekten bahsediyoruz. Reformdan bahsediyoruz. Tutmuyor. Yani ben hukuk eğitimi de aldım. Devamlı kanunlar değişiyor. 40 yamalı bohça olmuş. Yani Medeni Hukuku Batı’dan, İsviçre'den aldık. Ceza Kanunu İtalya'dan, Borçlar Kanunu Fransa'dan. Bunlar böyle toplama… Toplama bir elbise olur mu? Yani vücudumuza uyar mı? Bize özgü nedir? Bizim giyeceğimiz elbise nedir? Yani bu ithal bir şey olmaz. Bizim toplumumuza göre, bizim yaşadığımız tecrübelere göre hem dünyayı da muhasebe etmiş bir dünya görüşü bize lazım. Bu da İdeolocya Örgüsü…
Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: Bakın bu konuda Uğur Mumcu da aynı şeyi söylüyor yani. Ama başka bir havada söylüyor. Diyor ki biz resepsiyon yoluyla kanunlar aldık diyor. Aynen sıralıyor işte İtalya'dan şeyini, İsviçre'den Medeni Hukuku, ötekinden Ceza Hukukunu bir diğerinden Ceza Muhakemeleri Usulü Hukukunu aldık diyor. Sonra diyor ki; Uğur Mumcu, “gerici” filan değil yani. Bir gülmece dergisinde soruluyor. "Türk kim?" diye anlatıyor. "Türk işte İtalyan ceza hukukuna göre cezalandırılan, Alman ceza hukuku ceza muhakemeleri usulüne göre ceza gören, Fransız idare hukukuna göre idare edilen ve İslâm hukukuna göre gömülen kişidir" diyor. Uğur Mumcu da aynı şeyi söylüyor. Yani bir gülmece dergisine çıkmış bu Batı'da… Uğur Mumcu da aynı şeyi söylüyor. Evet.
Kâzım Albayrak: Şimdi eğer dünyaya bir faydamız olacaksa, İslâm alemine bir faydamız olacaksa, katkımız olacaksa, eğer dünya 5'ten büyüktür diyorsak, dedik, bunun altını doldurmak istiyorsak böyle yamalı kırık yamalı bohçayla olmaz! Bize göre bu topraklardan çıkmış ve ana kaynağı İslâm olarak ilan etmiş bir dünya görüşü, bir sistem ihtiyacı var. Bunu da Necip Fazıl ortaya koymuş ve bu sistem içinde ben biraz açmaya çalışacağım. Bu sistem üzerinde yoğunlaşmamız, bu sistemi tartışmamız, bunu konuşmamız, bunu hayata tatbik etmemiz gerekiyor. Öteki türlü çok çelişkiler içerisinde, bunalımlar içerisinde, buhranlar içerisinde kalırız, kalmak zorunda oluruz. Bu meseleleri halletmemiz gerekiyor. Bu, ithal fikirlerle olmaz. Çünkü yani bizim bünyemize ne kadar uyuyor? Tabii ki dışarıdan fikirler alınır, tartılır. Ama bizim bünyemize uyup uymamasına bakmamız lazım. Burada Necip Fazıl gibi bir dehanın ortaya koyduğu, aslında Necip Fazıl'ın ortaya koyduğu böyle bir fikriyat, böyle bir model dünyada da İslâm aleminde de ilk olduğunu söyleyeyim. Yani bu diğer tercüme eserler getiriliyor Mısır'dan, bilmem şuradan- buradan. Onlarda böyle bir model yok.
Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: Doğru.
Kâzım Albayrak: Necip Fazıl'ın koyduğu bu model Başyücelik devlet ve idare mefkuresi… Bu nedir derseniz… Necip Fazıl şöyle diyor: "Gerçek münevverler, çilekeş fikir soyluları asalet sınıfıdır" diyor. Yani şöyle, "İslâm inkılabının dayanacağı sınıfsız sınıfı gerçek münevverler, çilekeş fikir soyluları asalet sınıfıdır". Yani burada “emaneti ehline verin”. “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” ölçüleri ışığında... Necip Fazıl zaten Asr-ı Saadet'i esas almış ama kuru kuru tekrar ederek değil. Onları imbikten süzmüş. Referans olarak almış. Günümüzdeki batıl cereyanlara karşı komünizm, kapitalizm, faşizm bunları da eleştirerek demokratik rejimler, liberal rejimler, sosyalist rejimler bunları da eleştirerek Asr-ı Saadet’e en uygun, en yakın model ne olabilir diye… Başyücelik! Buradaki “yüce” kelimesine dikkat etmek lazım aslında. Seçkin, çilekeş, faziletli, üstün insanlardan oluşuyor. Böyle insanlardan oluşan bir kadrodan bahsediyor. Buradaki yüce kelimesini Necip Fazıl niye seçti? Yüce, Yüceler Kurultayı. Kurultay ve yüce kelimesine dikkat etmek lazım. Yüce, seçkinler... Bu bendeki çağrışımı, hocam daha iyi bilir, Osmanlı tarihi uzmanı olarak. Devlet-i Aliyye... Yüce Devlet demek.
Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: Evet. Yüce devlet demek. Tabii. Pek yüce devlet. Evet.
Kâzım Albayrak: Bu Yüceler Kurultayındaki bu tevafuka da dikkat...
Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: Tabii tabii. Çünkü yüceliğini İslam'a bağlılıktan alıyor.
Kâzım Albayrak: Orada kurultay kelimesini Üstad’ın seçmesi… Meclis de olabilir. Kurultay. Bu eski Türklerde olan bir kavrama ona da bir gönderme…
Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: Bir şey bağdaştırıyor ikisini.
Kâzım Albayrak: Yani evet geleneğimizi topluyor. Hem İslâm geleneği hem Türklerin de devlet tecrübelerinden de faydalanıyor haliyle. Faydalanması lazım. Çünkü toplumun mütefekkiri öncü bir kişi faydalanıyor ve Yüceler Kurultayı diyor. Böyle bir model ortaya koyuyor. Bu demek ki bu “üstün insanlar sınıfı” oluyor. Yani kim daha nüfuz sahibi, kim daha zengin, kim daha çok parayı veriyor, onların milletvekili olacağı bir sistem değil. Yani adam nüfuzuyla oraya geliyor. Ondan sonra o makamlara geldikten sonra o harcadıklarını da oradan alıyor birkaç kat olarak. Şimdi böyle bir şey olur mu? Yani demokrasi rejimleri bu zaafı taşıyor. Demokrasi rejimlerinin de eleştirisini, kritiğini yapıyor.
Ve Necip Fazıl diyor ki, "Ne fert sultanlığı, ne de başıboş hükümranlığı" diyor ve bunu şöyle söylüyor: "Bir İmam Gazali ile bir keleş çoban arasındaki farkı daima aziz tutan ve tutacak olan ölçümüz" diyor ve peşinden "Ne fert sultanlığı ne de başıboş hükümranlığı, hakimiyet halkın değil hakkındır düsturu". Yani böyle hocamız dedi, demokrasi diyor futbol takımı tutar gibi takımı tutuyor... “Ne olursa olsun” diyor ona oy veriyor. Burada hak yücelemez. Devlet yücelemez. Toplum yücelemez. Herkes her istediğini yapsın demeyle yücelemez. Bir ahlâkî değerler olması lazım. Bir insanî değerler olması lazım. Bunları baş tacı ediyor Necip Fazıl bu sisteminde. Bu sistemde bunları eğitimden itibaren verecek. Mesela Necip Fazıl bazı kavramlar üzerinde daha çok duruyor. Mesela aile, subay, mektep bunları çok dakik bir şekilde ölçüler koyuyor. Bunun başıboş bırakılamayacağını, çünkü aile toplumun en küçük ferdi. Bu giderse her şey gidiyor peşi sıra. Bunlara çok dikkat çekiyor. Burada “İslâm'da idare şekli yok, idare ruhu” vardır ölçüsünü de hatırlatalım…
Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: O çok mühim bir şey. Evet. Evet. Şekil değil. Öyle bir şey değil. Mesela biz Türkler İslâm'a girdikten sonra öyle bulduk. Saltanat şekli devam etti. Babadan oğula geçer. Öyle bir şey yok. Onun getirdiği birçok büyük kolaylık da var. Bunları gözden kaçırmayalım. Yani mesela 1402 Ankara Savaşı'nda Yıldırım Bayezid tutsak düşünce onun şehzadeleri arasında taht kavgaları oluyor. İktidar kavgaları. Emir altında binlerce değil on binlerce akıncı olan akıncı beyleri var. Yani büyük güç sahibi onlar ve akıncı olmak için yalnız böyle güçli kuvvetli olmak değil yüreği de sağlam olmak lazım. Seçerek alıyor onları. Her biri komando gibi. Hiçbir Akıncı Beyi saltanat davasına kalkmıyor. Yani hanedanın getirdiği bir avantaj diyelim. O gavur icadı lafı kullanalım. Bir kazanç var. İstikrar var. Yani hükümet, idare Osmanoğullarında olacak, hanedanda olacak. Bu tamam.
Ama İslâm'ın başlangıcında böyle bir şey yok. Yani Resulullah Aleyhissalatu Vesselam'dan sonra halife Ebubekir Sıddık radıyallahu anh. O, Hz. Ömer'i seçerek onu bırakıyor. Hz. Ömer bir heyet kuruyor. Kendi oğlu seçilmemek şartıyla sadece oy vermek şartıyla oğlunu sokuyor malûm… Yani İslâm'ın gelişi böyle… Belli bir müşavere ama belli belli bir seviyede müşavere. Bunları görmek lazım. Yani İslâm körü körüne muhafazakarlık filan değil. Hani çok moda tabirle “devrim” diyorlar ya… Öyle yepyeni bir şey, yepyeni bir yaklaşım var ortada. Öyle körü körüne muhafazakarlık yok. İslâm değişmez, yıpranmaz yepyeni prensipler mecmuası. Bu prensipler nasıl ortaya konacak? Bunu sanatkarane bir şekilde ortaya koyuyor Necip Fazıl. Bu çok mühim bir şey. Ve insanı düşündüren; bu kadar ilahiyat fakültesi var… Türkiye'de 100 ilahiyat fakültesi var. Daha fazla. Burada akademisyenler var. İslâm hakkında düşünen, düşündükleri kabul edilen kişiler. Necip Fazıl'ı okumazlar mı? Ondan daha mı üstünler? Küçümserler mi? Hiç bahis yok. Yani Necip Fazıl üzerinde durmazlar. Bir oku. Beğenmiyorsan tenkit et, o da yok. Yani çok tuhaf bir durum. Anlaşılır gibi değil. Buyurun siz devam edin.
Kâzım Albayrak: Salih Mirzabeyoğlu'nun Başyücelik Devleti eseri mesela. Sizin masanızın üzerinde, siz onu okudunuz. Mesela bu eser üzerinde tahliller yapılması lazım değil mi?
Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: Evet. Yani şu Başyücelik Devleti… Salih Mirzabeyoğlu, Allah rahmet eylesin... Yani onun kültürel durumunu FETÖ kıskanırmış. Şey, Salih Mirzabeyoğlu’nu… Çünkü kendisi o kadar kültürlü değil. Bayağı haset edermiş. Öyle derler. Ve o da hukuk okumuş. Mesela devleti anlatmaya başlıyor. Kaç çeşit devlet var filan. Biraz okudum burada. Müthiş bir birikim yani. Yani bizim akademisyenlerimiz galiba konuşmaktan, yazmaktan okuma fırsatı bulamıyorlar gibi geliyor bana.
Kâzım Albayrak: Şimdi Necip Fazıl’ın tarih muhasebesi ve hal muhasebesi yaptığını söyledik. Mesela Necip Fazıl diyor ki Lozan için ve ondan sonra kurulan Cumhuriyet rejimi için… "Maddede kurtuluş karşılığında manâda teslimiyet" diyor. Yani kültür, hukuk, iktisat olarak teslimiyeti kabul etmiyor.
Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: Ama bakın burada şimdi gelin de söylemeyin. Şimdi sadece vakaları söyleyeceğim. Lozan, 1923 yılında Temmuz ayında parafe edildi. İsmet Paşa, öte taraftan Lord Curzon kurt politikacı ve ne işi varsa müşavir filan diye de Haim Nahum baş haham da var bizim heyette. Gayri resmi olarak ne işi varsa orada! O da bir tuhaf, neyse parafe edildi. Anlaşmanın yürürlüğe girmesi yani anlaşma olması için o ilgili devletlerin parlamentosundan geçmesi lazım. Mesela Sevr anlaşma değil sadece proje. Çünkü Osmanlı Meclis-i Mebusan'dan geçmedi Sevr. Öylece kaldı. Bize yanlış okutuluyor Sevr anlaşması diye. Sevr anlaşma değildir. Meclisten geçmedi. Proje olarak kaldı. Türkiye Büyük Millet Meclisi Lozan'ı hemen kabul etti. Maddede planda kurtulmak diyor ya. Ona işaret. Hemen kabul etti. 1923 yılında Temmuz ayında parafe edildiğinde hemen kabul etti.
Sonra saltanatla hilafeti ayırmıştı Türkiye Büyük Millet Meclisi. 3 Mart 1924 tarihinde hilafeti kaldırdı Türkiye Büyük Millet Meclisi. Hilafet kavramı mecliste mündemiçtir diye. Kanun maddesi öyle. Hilafet kaldırıldı 3 Mart 1924'te. Ondan 4 ay sonra filan 1924 yılında İngiliz parlamentosu Lozan'ı tasdik etti. Ve bildiğime göre, yanılmıyorsam Amerika hala tasdik etmiş değil Lozan'ı. Maddede kurtuluş dediği zannediyorum bu yani. Evet, istikrar kazanmış oluyoruz. Bir de şunu hatırlıyor insan. İngilizler topraklarında güneş batmayan imparatorluk diyor. Dünyanın her tarafına gitmiş sömürmüş, almış böyle. İmparatorluk. Karşımızda o var. İstanbul 5 yıla yakın işgal altında. İngilizler bir tarafta, İtalyanlar bir tarafta, Fransızlar bir tarafta ama esas İngilizler. İnönü diyor ki Lozan'da biz 12 adaları falan almadık. Çünkü onları koruyacak deniz gücümüz yoktu diyor. İnönü diyor onu. Milli şef İsmet İnönü. Şimdi İngilizler bu büyük deniz gücü imparatorluk 2 Ekim 1924'te İstanbul'u boşalttı. İstanbul 30 Ekim 1918'de silah bırakışması mütareke oldu. 13 ve 14 Kasım 1918'de gelip işgal ettiler. Mütarekeye aykırı olarak. Çanakkale Boğazı'ndan mayınları temizliyoruz bahanesiyle girip İstanbul'u işgal ediverdiler.
Neyse, Kasım 1918'den, 18, 19, 20, 21, 22, 23, yılı Ekimine kadar 5 yıl, 5 yıldan sadece 3 hafta eksik. 5 yıla yakın İngiliz işgalindeydi İstanbul, hiç kurşun bile atmadan, hiçbir çatışma olmadan 2 Ekim'de çekilip gittiler. Bizi herhalde çok seviyorlardı. Türkiye'ye bırakalım dediler. Dünyanın göz bebeği, Napolyon'un, dünyanın başkenti seçmek gerekirse İstanbul olması gerekir dediği İstanbul'u bırakıp durup dururken 2 Ekim'de bırakıp gittiler. 6 Ekim'de de biz girdik. İstanbul'u kurtardık diye kimden kurtardıysak kutluyoruz. Bunlar kaskatı vaka yani. 2 Ekim'de boşaltıldı. 6 Ekim'de biz girdik.
2 Ekim'de niçin boşaltıldı acaba? Düşünen, düşünmekten korkmayan kafalar için bir soru işaretidir. Necip Fazıl'ın dediği gibi “maddede” kazandık. İşte istiklal, bağımsızlık…Manâda kaybettik dediği... Ve gene duruma bakıyoruz. Duruma bakıyoruz. Katoliklerin başı var. Papa hazretleri, cenapları. Ayrıca devleti de var. Ayrı bir devlettir Vatikan. Türkiye'nin de temsilcisi var. Sefiri var orada. Ortodoksların var. Patrik hazretleri. “İstanbul benimdir” rüyasını görüyor hala. Roma'yı hortlatma hülyasındalar. İyi. Olabilir. Kızmak gerekmez. Biz kendi işimize bakmalıyız. Budistlerin gene başı var; Dalaylama. Neyse… Her inanç zümresinin bir başı var. Müslümanların başı yoktur. Olmamalıdır. Olmamalıdır. İş garantiye de bağlanır. Türk çocuğu okulda hilafetten kurtulduk diye okur. O da ayarlanmıştır. Sömürge okulunda okur gibi ya. Hani bağımsızdık biz. Neyse buyurun siz devam edin.
Kâzım Albayrak: Evet hocam. Tabii ki bu bizim ortak hüznümüz… Bunları dile getirdiniz. Yakın tarihe ışık tuttunuz. Ben şimdi Başyücelik Devlet ve İdare Mefkuresi’nin başlıca özelliklerini 7 umdede anlatmak istiyorum…
1. Bir sistem bütünlüğünde oluşu: Yani Başyücelik modeli ekonomisinden, ahlâkî meselelerinden, hukukî meselelerinden, aile meselelerinden, eğitim meselelerinden… Hepsini sistem bütünlüğünde ele alıyor. Zaten İdeolocya Örgüsü bir dünya görüşü, sistematik bir dünya görüşü demek. Burada işlemiş Necip Fazıl. Kurduğu devlet modelinde de böyle bir sistem bütünlüğü var. Bu önemli. Çünkü Batı’daki modellere bakıyoruz. Eleştirilere göre çok eklemeler oluyor, değişiklikler oluyor. Bir tarafı bastırıyor. Bu sefer diğer taraf zayıf kalıyor, diğer taraf ayağa kalkıyor. Öyle bir şey. Kuvvetler birbiriyle çatışıyor. Bir o oluyor, bir o oluyor. Bakıyorsun bir parlamento ileri gidiyor. Bir yargı ileriye gidiyor. Ondan sonra bir yürütme ileriye gidiyor. Böyle şeyler oluyor. Burada bir kişinin hazırlaması, bir sistem bütün olmasının çok önemli bir avantajı var burada. Birinci madde bu.
2. Ahlâkî temelde oluşu: Şimdi ana kaynak İslâm diyor Üstad. Ahlakî temelde kuruyor her şeyi. Yani “komşusu açken, tok yatan bizden değildir” diyor. “Kendin için istemediğini başkası için de istemeyeceksin.” Bu ölçüler var. Ondan sonra "Bir günü bir gününe eş geçen aldanmıştır." Aksiyona davet ediyor Necip Fazıl. Bu ahlak temeli üzerinde kurulmuştur. Bu da önemli bir özelliği. Diğerleri öyle değil. Diğerleri siyasî bir çarpışmanın sonucu bir güç diğer güce galip geliyor. Onun üzerine kuruluyor. Tekrar başka bir güç geliyor. O onu yeniyor. Onun üzerine başka sistem kuruluyor.
Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: Çünkü Batı dillerinde “hak” kelimesi yok. Kavramlarında da “hak” kavramı yok. Güçlüysen vur al senindir yani. Evet.
Kâzım Albayrak: Evet. Güzel.
3. Cihanşümul özelliğiyle herkese hitap edicidir: Büyük Doğu’nun cihanşümul özelliği var. Necip Fazıl'ın mefkûreleştirdiği bu idealin adı. Türk, Kürt, Arap, Laz, Çerkez cihanşümul özelliği olduğu için bu potada kardeş gibi bir arada barınabiliyor. Bir arada olabiliyor. Çünkü yönetenle yönetilen arasında ortak bir şey lazım. Yani neden ben sana itaat edeceğim? Ortak bir değer lazım. Neden ben sana itaat ediyorum? Neden sen beni yönetiyorsun?
Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: Aynı değerlere sahip olduğu için.
Kâzım Albayrak: Kur'an ve sünnet ölçüleriyle bunu koyarsak ortaya, bu konursa tamam... Yani senin nefsine ben itaat etmiyorum. Sen de bana iktidarda olduğun için güç benim elimde diye diktatörlüğü tahakküm edemiyorsun. Eğer bunlar olmasa, Kur'an sünnet ölçü olmasa diktatörlük doğuyor. Ondan dolayı da karşı isyanlar, başka hareketler… Şu kuvvet ona girsin, bu buna girsin. Böyle şeyler, çatışmalar oluyor. Bizde bunlar olmayacaktır. Çünkü bu şekilde planlanmış. Cihanşümul özelliğinden dolayı. Hiçbir ihtilaf olmayacak, hiçbir çatışma olmayacak demiyoruz. Amma velakin sistem bunları kurmuş. Bu zemini kaldırmış. Bunun haricinde artık yani kendi bayağılıktan kaynaklanan şeyler olacak. Olabilir.
Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: İnsanî zaaftan olan şeyler olabiliyor. Evet.
4. Şura prensibiyle halkın katılımını sağlayacak: Başyücelik'in önemli ilkelerinden bir tanesi halk şurasıdır. Buraya gelmişken şunu söyleyeyim. Demokrasi, demokrasi diyoruz. Demokrasi ne olduğu belirsiz, kullanana göre alet edilen yalancı bir kavram aslında. Hakikati yok. Yani demokrasinin hakikati yok. Ayağı yere basan bir kavram değil. İsteyen istediği tarafa çekiyor. Batının demokrasi anlayışı meydanda. Salih Mirzabeyoğlu bu eserinde daha çok demokrasinin eleştirisinden yola çıkıyor. Onu çok yapıyor. Bu demokrasi mevzunda 4. prensip derken, şura prensibi demişken ben demokrasiyle ilgili de şu eleştiriyi yapmak istiyorum. Demokrasinin hürriyet anlayışının tıkandığı noktadan söylemek istiyorum. Demokrasi hep hürriyetler olarak algılanıyor ya. Halbuki öyle değil. Şunu söyleyeyim. Demokrasi kelimesini biz kullanmak yerine mesela bize özgü kavramlar; hak, hukuk, adalet, meşveret, şura, divan, halk şurası, halk divanı mesela bu kavramları daha çok tercih etmemiz, bunlara canlılık kazandırmamız gerekiyor.
Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: Kendi kelimelerimizle düşünmek ve konuşmak çok mühim. Evet.
Kâzım Albayrak: Demokrasinin hürriyet anlayışı için temel bir eleştiri noktası şu: Salih Mirzabeyoğlu bu eserinde, Başyücelik eserinde bunu söylüyor. Diyor ki, "Hürriyeti yok etme hürriyeti olabilir mi?" Bu soruya "Evet" denildi mi kendi yıkılır. "Hayır" denildi mi demokrasi olmaz. Yani bu şu demek. Hürriyeti yok etme hürriyeti olabilir mi? Yani mesela İslâmcı, faşist, komünist partiler kurulmalı mıdır, kurulmamalı mıdır? Demokrasi bunlara müsaade edecek mi, etmeyecek mi? Bunlara etmediği an demokrasi biter. Ettiği an zaten kendi gene bitecek. Dolayısıyla bu demokrasi böyle mutlak manada hürriyet... Bu düşünülemez, mantıksız bir şey. Bu tam tersi neticelere varabilir. Varıyor. Bu halkın hürriyetini sıfıra da indirebilir. Mesela şöyle söyleyelim… Mutlak anlamda aritmetik çoğunluk esas alınırsa çoğunluk diktatörlüğü ve baskı rejimi olması mümkündür. Bunun yanında hürriyetçi monarşilerin varlığını da biliyoruz. Halkın oluşturduğu iktidar halkın hürriyetini sıfıra indirebilir. Buna mâni olmak için Anayasa Mahkemesi oluşturuluyor. Anayasa Mahkemesi de ayrı bir sorun oluyor. İktidarı yürütmeyle çatışmalar oluyor. Yani burada demokrasi böyle parlatıldığı gibi bir şey değil. Hak ve hürriyetleri sınırsız tanımak. Herkes hür olsun, herkese hürriyet olsun, istediğini yapsın mantığıyla ne Batı’da ne Doğu’da hiçbir yerde bir yönetim olmaz.
Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: Kaos olur tabii ya.
Kâzım Albayrak: Kaos olur. Bu olmaz! Şöyle diyor yine Salih Mirzabeyoğlu'ndan bir hürriyet mevzunda, notlarımda var… "Hürriyet" diyor, "başkalarına layık görmedikçe sahip olamayacağımız bir şeydir." Ve diyor ki Salih Mirzabeyoğlu, "Demokrasi, yanlılarının anlaması gereken dava". Buradan devam edelim. 4. maddede şura prensibinde. Şura prensibi muhterem izleyiciler şura prensibinde her şey denge içerisinde hallediliyor. Yani mutlak hürriyet yok ama diktatörlük de yok. İslâm buna müsaade etmez. Yani ne fert sultanlığı ne de başıboş hükümranlık. Şura prensibi çok uzun boylu konuşulabilir… Burada seçim sistemi burada olabilir. Şura prensibinde halk divanlarında uygulanabilir belli bölgelerde ama günümüzdeki gibi partiler değil, hizipler değil ve iktidara kaymak yeme, koltuk kapma yeri olarak partiler oluşması ve birbirleriyle tamamen milli meselelerde dahi böyle birbirine çıkar kavgası, iktidar yani pasta kavgası, kayıkçı kavgası, pasta kavgasına dönmesi... Bunlar kabul edilemez. Bu sistemde bunlar yok. Neler var? Biraz önce bahsettiğim gibi şura prensibinde halk divanı… Senenin belli bir gününde Başkanlık sarayında, Başyücenin sarayında halk divanı toplanacak. Her şeyi sorabilir. Başyüce’nin yakasına da yapışabilir. Yeter ki iddiasını ispat etsin. Her şeyi sorabilir. Yani kaç kap yemek yediğine dahi sorabilir. Sorma hakkı var. Ve alkış ve yuha hakkı var. Buna biraz sonra geleceğim. Hz. Ömer'i mesela söyleyeyim burada… Hz. Ömer bir meclise giriyor. Birisi devamlı, "Kendine gel ya Ömer! Haddini bil ya Ömer!" diye devamlı bağırıyor. Bir değil iki değil üç değil. Devamlı…
Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: Tekrarlıyor.
Kâzım Albayrak: Sahabîler susturmak istiyorlar. Ya tamam anlaşıldı. Ne diyorsun diyor. Hazreti Ömer sahabilere müdahale ediyor. Diyor ki "Bırakın" diyor, "onun vazifesi onu söylemek bizim vazifemiz de dinlemek".
Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: Ölçü.
Kâzım Albayrak: Evet. Bir derdi yok. Devamlı bunu söylüyor. Hz. Ömer onun da susturulmasına razı değil.
5. Yücelerden ve fikir çilekeşlerinin yönetime teslim edilmesi: Bir emanet şuuruyla, koltuk şuuruyla, mevki, makam, nüfuz, yemek, iktidar şuuruyla değil emanet şuuruyla... “Emaneti ehline verin.” Emanete sadakat edecek. Bu şuurda olan kişiler toplumun ileri gelenleri, öncü kişileri bunlar yönetimde olacak. Yoksa kim daha reklam etti, pazarlamacılık yaptı diye böyle bir şey olamaz.
6. Toplum yararı gözeterek özgürlüklere geniş bir alan açması: Toplum yararı esas alınıyor. Bu hususta topluma zararlı olan şeylere mâni olunuyor. Bu da özgürlük alanının çok geniş bir alana, topluma yayılması demek oluyor. Bu sınırsız bir fert hürriyeti değil yani.
7. Müşahhas tekliflerle devlet organlarını kurması: Yüceler Kurultayı, Başyücelik Hükümeti ve Yargı Sistemi. Yasama, Yürütme, Yargı. Kuvvetler ayrılığına hemen burada gireyim. Kuvvetler ayrılığı dediğim gibi Batı’da, çatışma olduğu zaman bir tarafa ağırlık veriliyor, bir diğer tarafa ağırlık veriliyor. Bir de Batı bu emanet şuuru olmadığı için, ahlakî temelde yükselmediği için birbirlerine hep şüphe ederek yürüyor. Orada müesseseler birbirlerinden şüphe ediyor. Acaba diktatör olur mu? Acaba keyfine göre kullanır mı? Acaba şunu yapar mı?
Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: Güvensizlik üzerine kurulmuş bir durum yani değil mi?
Kâzım Albayrak: Evet. Çok güzel söylediniz hocam.
Bundan dolayı burada kuvvetler ayrılığı ya sert ya yumuşak bir kuvvetler ayrılığı var. Ve bu kuvvetler birbirine yasama, yürütme, yargı olarak çatışır gibi... Sen onu yaptın. Sen bunu yaptın. Benim kuyumu kazdın! Sen burada benim tepeme bineceksin falan… Böyle bir bakış açısı var. Buna göre de kanunlar, anayasalar buna göre dizayn ediliyor. Bir kere Necip Fazıl'ın ortaya koyduğu Salih Mirzabeyoğlu'nun yürüttüğü açtığı tafsil ettiği sistemde bunlar olmayacaktır. Peki kuvvetler yasama, yürütme, yargı olacak mı? Bu olacaktır. İllaki benzetmeyle konuşuyoruz ya. Bu da bir zaafımız aslında. Bunu söyleyeceksek ben kuvvetlerin yumuşak ayrılıkta olduğunu ve en başta yönetenle yönetilen arasında ve kuvvetlerin de birbiriyle arasında ortak noktaları, değerler sistemi üzerinde birleştikleri için bunların birbirlerinin kuyusunu kazmak diye bir şey düşünemeyeceklerini ifade ediyorum. Zaten bu Devletialiyeyi yüceltmek toplumu yüceltmek, ferdi yüceltmek için… Başyücelik akademyası var. Oradan yetişiyor bir kısmı akademyadan geliyor. Günümüz akademiyasıyla karıştırmayalım lütfen. Bu şekilde sistem kuruluyor, dizayn ediliyor. Dolayısıyla kuvvetlerin bir uyumu söz konusu, çatışması söz konusu değil. Bu sağlanıyor.
Peki Yüceler Kurultayı ile Başyüce arasında ihtilaf olursa ne olacak? Bunu da söyleyelim. Necip Fazıl hepsini müşahhas olarak ortaya koymuş. Yüceler Kurultayı yüzde 75'i ile beraber Başyüceyi devirir. yüzde 75 olursa Başyüce gider. Kendi içerisinde yeni bir Başyüce seçer. Bu Yüceler Kurultayı ilk kuruluşunu da söyleyeyim. Müessisler meclisidir. Yani kurucu iktidar. İslâm inkılabı diyor ya Necip Fazıl, İslâm inkılabını yapan kurucu iktidar gerçekleşecek olan bu fikir çilekeşleri, seçkinler, erdemliler, çilekeşlerin oluşturduğu bu soylular sınıfı, "Aydınlar Aristokrasisi" diyor Necip Fazıl. Bu sınıf müessisler meclisini kuruyorlar. Kurucu meclis. Bu kurucu meclis Yüceler Kurultayı'nı tesis ediyor. Yüceler Kurultayı bundan sonra kendisi yüce 101 üyeli diyor. Bu üye sayıları artabilir, eksilebilir. Yaş 40-60 arası var. Onlar değişebilir. Necip onu söylüyor daha sonra. İdare şekli yok. İdare ruhu vardır diyor ya. Buradan şimdi Yüceler Kurultayı namzetlik unvanı veriyor. Toplum ileri gelen öncü çalışan böyle temayüz etmiş kişilere… Hem onlar teşvik ediyor, hem onlara aday namzet rolü veriyor, namzet unvanı veriyor. Yüceler Kurultayı boşalan koltuklara yine aynı şekilde kendi kendini yenileyerek bu şekilde tazeleniyor. Seçim olayları da halk şurasının halk divanında oluyor.
Şimdi bu Yüceler Kurultayı Başyüceyi bu şekilde düşürebilir. Kendi içerisinde Başyüce seçer. Başyüce, Yüceler Kurultayıyla bir ihtilaf olursa? Bunlar istisnai durumlar. Necip Fazıl istisnai durumlara karşı da çözümleri koymuş. Başyüce ancak Yüceler Kurultayının yüzde 40'ını yanına alırsa meclisi feshedecek. Ondan sonra halka gidecek. Halka onay soracak. Yani Yüceler Kurultayının yüzde 40'ını yanına alacak. Oradan karar çıkardıktan sonra halka gidecek. Halk onu onaylayacak. Onaylamazsa halk Başyüce otomatikman çekilir. Burada şunu söyleyeyim mesela… Yüceler Kurultayı vicdan ve Başyüce irade. Bu da çok önemli bir söz. Necip Fazıl'ın bunu klişeleştirdiği bir söz.
Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: Yüceler Kurultayı vicdan, Başyüce iradedir. Başyüce irade. Evet.
Kâzım Albayrak: Yani Başyüce yumruk, Yüceler Kurultayı vicdan ve kalp diyebiliriz buna. Burada birbirleriyle bu çatışma söz konusu olursa onları söyledik... Bu şekilde bir ahenk olması gerekiyor. Yani denetleme ve danışma rolü var Yüceler Kurultayının. Yani ben böyle şey gibi biraz benzetiyorum. Böyle aksakallılar gibi Yüceler Kurultayı.
Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: Tecrübeliler...
Kâzım Albayrak: Divan-ı Hümayun gibi…
Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: Divan-ı Hümayun daha çok icra ve kaza ama evet.
Kâzım Albayrak: Belki onların bir ağırlığını... Vezirlerin ağırlığını çağrıştırıyor…
Burada bunu Yüceler Kurultayı ve Başyüceyi Üstad şöyle anlatıyor. Diyor ki; "Başyücelikte iki ana merkez var; “Yüceler Kurultayı ve Başyüce. İki ana merkez var ve bu iki ana merkezin kaynaşmasından vahdet doğar". "Bu vahdet, demokrasilerin varamadığı ve varamayacağı nizamlı hürriyet ile demokrasilere zıt bütün şekillerin başaramadığı ve başaramayacağı hür disiplini sağ ve sol kanatların hiçbirini incitmeden elinde tutar".
Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: Bakın ne kadar mühim bir şey söylüyor. Şimdi demokrasi deniliyor ve dünyada Batı normları hâkim olduğu için her yerde de demokrasi lafı ediliyor. Tamam ama iddia ediyor, ısrar ediyor. Demokrasinin varamadığı ve varamayacağı bir sistem diyor. Yepyeni bir şey ortaya koyuyor. Nerede bizim akademisyenlerimiz, İslâm hakkında konuşanlarımız, yazanlarımız, düşünenlerimiz yahu yerli bir üretim var ortada! Başyücelik Devleti diye bir kavram ortaya atılmış. İdeolocya Örgüsü diye 25 yılın ürünü bir kitap var. İslâm konusunda konuşan, düşünen, yazan akademisyenlerimiz yolları uğramaz mı bu şeye? Nasıl söylemezsiniz? Evet buyurun.
Kâzım Albayrak: Hocam o hususta siz de artık akademisyenleri telefonla birer birer arayacaksınız herhalde artık.
Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: Yani evet. Şimdi anlayana sinek sesi az yani. Anlamayana da davul zurna az. Ne diyelim? Evet.
Kâzım Albayrak: Gene mesela Necip Fazıl diyor ki hastanede doktora, orduda kumandana, sınıfta hocaya karşı hürriyet mi olurmuş?
Yani Hürriyet mevzusunun anlaşılması çok müşahhas şeyler söylüyor. Yani dostlar, arkadaşlar yani doktora gidince hürriyetten bahsedebiliyor muyuz? Doktor ne diyorsa o tabii olacak. Yani orduda da yani asker komutan askere mi soruyor? Komutan komutanlığını yapıyor. Yani hoca neyi anlatacağını talebeye mi soruyor? Hoca müktesebatı var onu veriyor.
Burada ehliyetli kişilerin başta olması, yönetmesi bu modelin bariz vasfı. Burada Salih Mirzabeyoğlu hürriyet mevzusuyla ilgili bu çok önemli. Şöyle bir tespiti var...
Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: Beş dakikamız falan var. Toparlarsınız.
Kâzım Albayrak: Toparlayalım. Şöyle diyor Salih Mirzabeyoğlu: "İnsan Allah'a karşı kusurlu ve hatalı bir varlık. Mutlak kuvvet, kudret Allah'ındır. İnsanın hürriyeti ona yaklaşabildiği kadar ve varlığın varlıkla anlaşılması bakımından başkalarını var oluşan tarzda da bilmek onların hürriyetleriyle yakınlık kurmakla mümkündür. Hürriyetin gerçek tarifi Allah ve Resulü’ne, izinde olanlara tabi olabildiğin kadar hürsün ve hürriyet bunun içindir". Bu hürriyet mevzu çok önemli olduğu için ısrarla üzerinde durdu.
Bu mevzuyla ilgili hani Necip Fazıl'ın Başyücelik devleti ile ilgili inşallah bu çalışma yakında kitaplaşacak dedim. Son dakikalara geliyoruz herhalde. Şunu da söylemek istiyorum burada. Hocam günümüz rejimlerine göre beynimiz şartlandığı için...
Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: Doğru beynimiz şartlanıyor diyor. Evet.
Kâzım Albayrak: Yepyeni bir model olan Başyüceliği anlamakta zorlanıyoruz. Gözden kaçıyor.
Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: Bir de düşünmekten korkmaya alıştırılmışız. Düşünmekten korkuyoruz değil mi?
Kâzım Albayrak: Evet hocam. Ve hazır şablonlarla gitmek istiyoruz. Ya bu demokrasi niye tartışılamaz? Kapitalizm niye tartışılamaz? Liberalizm niye tartışılamaz? Sekülerizm niye tartışılamaz? Bunlardan niye vazgeçilmez? Nedir? Ne gördük bunlardan? Ne faydasını gördük? Yani bir deli bir kuyuya taş atmış hesabı…
Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: Uydum kalabalığa gidiyoruz yani…
Kâzım Albayrak: Böyle bir şeyle biz gidemeyiz. Ne kendimize, ne gençliğimize, ne İslâm alemine, ne dünyaya bir faydamız olamaz. Ancak İdeolocya Örgüsü Başyücelik modeli üzerinde tefekkür etmek, derinleşmek... Bunu anayasallaştırmak, ilkeleştirmemiz gerekiyor. Başyüce, isminde de anlaşılacağı gibi en seçkin ve yüce bir zattır. Bunlar olacak. İnsani değer ve hasletler üzerinde olacak. Yargı mevzuu üzerinden getirirsek Başyüce hak ve hukukun emanetçisi ve takipçisi olarak yargının başında olacak. Yani emanetçi ve takipçisi… Ülkemde adaletsiz bir iş yapılıyor mu yapılmıyor mu diye bunu denetleyecek. Bu seçkin vasıfta olacak ve bunu denetleyecek. Başka bir dünyalık bir derdi gayesi olmayacak.
Dolayısıyla yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığın güvencesi de Başyüce’dir. Burada yasama yürütme yargı meselelerini konuştuk. Başyücelik hükümetini konuştuk. Yüceler Kurultayı iel olan ilişkisini konuştuk. Yargı olayını da ben bu şekilde anlatıyorum. Zaten Kur'an ve sünnet esas olduğuna göre burada yargıya da karışması söz konusu değil. Yargının takipçisi olması lazım. Mahkeme teşkilatlanması ve usul hukuku mevzuları ise İslâm hukukuna ve çağın doğurduğu bazı problemlere karşı da müesseseleşecektir.
Hak ve hukuk karşısında, Yüceler Kurultayının dokunulmazlığı olmayacaktır. Necip Fazıl diyor, sokağa tükürmek yasaksa kabahatler kanununa göre bunu bir Başyüce de yapsa zabıta bunun yakasından tutacak. Çöpçü de yapsa yakasından tutacak. Çünkü şahsî masumiyet yok! Allah nazarında var mı arkadaşlar, dostlar? Yani bir şahsî bir masumiyet olabilir mi? Zerre kadar yaptıklarımızın hesabını vermeyecek miyiz? E buna inanan insanların oluşturduğu bir topluluktan, bir modelden, devlet modelinden bahsediyoruz. E madem ki biz buna inanıyoruz, inandığımız gibi devlet ve toplum modeli istemek de en tabii hakkımız. Yani neden ben kapitalizmin bilmem neyinin kaçıncı sınıf tercüme eserlerinden bir modele uyayım. Onu kabul etmemiz mümkün değil.
Başyücelik sisteminde subay, hâkim ve öğretmen meslekleri üzerinde bilhassa durulduğunu da hatırlatmak istiyorum.
Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: Ya. Bakın subay, öğretmen, hâkim… Bir devletin temel elemanları bunlar. Öğretmen adam yetiştirecek, hâkim adaletli olacak, adalet dağıtacak. Subay…
Kâzım Albayrak: Subay da vatanın sınırını bekleyecek.
Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: Koruyacak. O olmasa zaten yandı gülüm keten helva…
Kâzım Albayrak: Darbelerde görüyoruz zaten bunları, neler yaşadığını.
Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: Bu üç sınıf en mühim şey tabii ve en iyi yetiştirilmesi gereken insanlar… Tabii öğretmene hoca da giriyor mesele orada. Yani öğretmenle hocayı şimdi ayırmışız. Bir ara vardı o... İşte köy okullarında aynı zamanda imamlık hocalık yaptı diye vay efendim laiklik falan filan böyle İslam'ı hep hayatın dışına atmak derdinde olduğu için… İki kişiye aylık vereceğini devlet bir kişiye verecek. Yani camide imamlık yapacak okulda da öğretmenlik yapacak.
Düşünmekten korkarak alıştırıldığımız için “yok olmaz” böyle şeyler! Laiklik derler. Laiklik hakkında tek kitap okumamışlardır. Çünkü yoktur Türkçede…
Kâzım Albayrak: Laiklikle ilgili Necip Fazıl diyor ki "Laiklikle İslâm bir arada bulunamaz ve bağdaşamaz" diyor.
Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: Nasıl?
Kâzım Albayrak: Laiklikle İslâm bir arada bulunamaz ve bağdaşamaz diyor.
Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: Laikliğin bir tarifi zaten ben Allah'tan daha iyi düşünürüm demek değil mi yani? Ama gelin de anlatın. Yok efendim “laiklik” düşünmeden böyle konuşuyorlar. Devletimiz kabul etmiş. Kanunlara uyuyoruz. Uymak ayrı bir şey. Uyacağız tabii devletin kanunlarına ama benimsemek çok başka bir şey…
Kâzım Albayrak: Yani hürriyetlerin nasıl olacağını… Böyle sınırsız bir hürriyet söz konusu olamaz. Kendisi için istemediğin şeyi başkası için de istemeyeceksin. Hürriyetin esası budur.
Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: Tabii çocuk heveslenmiş Batı’ya. Avrupalılar böyle yapıyor diye... Tabii temelinde aşağılık duygusu da var. Köpek besleyecek mesela apartmanda. Aa benim çocuğum köpek besleyecek. Benim hürriyetim var. Laf yani o hayvan havlar. E şoför sabah yola gidecektir. Uykusunu alamazsa kaza yapar. O umurunda değil yani.
Kâzım Albayrak: Yani başkalarına layık görmedikçe sahip olamayacağımız bir şeydir. Dolayısıyla böyle başıboş bir hürriyetin Necip Fazıl çok altını çiziyor. Bunları çok birçok eserinde anlatıyor. Buna "eşek hürriyeti" diyor Necip Fazıl.
Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: Doğru tabii. İstediğini yapıyor tabii o hayvanlar değil mi?
Kâzım Albayrak: Evet. Bunun kime faydası var? Kendimize de faydası yok. Ailemize de faydası yok. Gençliğe de faydası yok. Topluma da faydası yok. Böyle bir şey. Buna sınır koymak… Bütün rejimler sınır koyuyor zaten. Biz sınırı meşruiyet üzerinde ve ilahi ölçüler içerisinde koyacak diyoruz. Dolayısıyla burada bir otoriterliğe de yol açılmıyor.
Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: Tabii tabii.
Kâzım Albayrak: “Mikroba merhamet hastaya merhametsizlik...” Necip Fazıl'ın başka bir sözü…
Mikroba hürriyet tanınabilir mi? O zaman vücuduna bir mikrop girdiği zaman onun hürriyetine dokunmasın. Kim var ve dokunmayacak kimse var mı?
Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: Yani bu öyle bir şey ki, şimdi böyle yayılıyor da… Mesela zina çok sıradan bir şey bir şeymiş gibi gösteriliyor. Bu ne demek? Zina halinde yaşıyorlar demek. Ve Avrupa'da artık bu meşru hale gelmiş. Sözlüklere geçmiş yani normal kabul "cohabitating" diyor. Birlikte yaşamak... E ne oluyor? İstatistikleri açın bakın internete... Nikahsız doğan çocuklar Batı Avrupa'da yüzde 50 ortalama. Fransa bu konuda şampiyon yüzde 60. Ve gittikçe de artıyor bu oran. Türkiye de nasibini almış bu çağdaşlaşmaktan yüzde 3'e çıkmış maalesef! Nereye varacak bu? Babasını bilmeyenler çoğaldıkça nereye varacak insanlık?
Kâzım Albayrak: Kötülüğe giden yollar da kötüdür. Kötülüğün kendisi kötü olduğu gibi o yolların da kapatılması lazım. Bu aslında bir yönetimin vazifesi, devletin vazifesi. Çünkü nesli korumak onun vazifesi…
Necip Fazıl Başyücelik’te, Başyücelik Emirleri diye 30 maddede bunları anlatıyor. Hepsine müstakil olarak bahis açmış. Yani kanun, zevk ve terbiye, kumar, içki ve zehir, zina ve fuhuş, faiz, kahvehane, külhanbeylik, içki, kumar...
Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: Kumardan ocaklar sönüyor değil mi? Yani
Kâzım Albayrak: Hepsine müstakil var…
Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: İçki, onun daha ileri şekli uyuşturucu. Son günlerde gündemde…
Kâzım Albayrak: Mesela vaizlerle ilgili bahiste temsil liyakatine ermeyen, olmayan, ulaşmayan vaizlerin yasaklanacağını söylüyor.
Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: O çok mühim. Yani söyleyeceğine kendisi uyacak önce değil mi?
Kâzım Albayrak: Nasıl söyleyecek? Temsil liyakatinde olacak. Bunları söylüyor. Müspet bilgilerle ilgili bahisler var. Güzel sanatlarla ilgili bahisler. Başyücelik akademyası var. Bunlarla ilgili… Sıhhat ve güzellik var. Üreme ve türeme var. Bunlar aile meselesini eğitim, devlet ve ebeveyn üçlüsüyle beraber ailenin hiçbir şekilde serbest bırakılmayacağını, mutlak manada serbest bırakılmayacağını, aile kendi ayakları üzerinde durana kadar devletin eğitim kurumuyla iş birliği içerisinde ve ebeveyn iş birliği içerisinde aile müessesesini...
Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: Çok mühim tabii aile devletin hücresi…
Kâzım Albayrak: Aileden alıyor çünkü, birçok şeyi aileden alıyor çocuk.
Bunları ifade ediyor. Yani bu hürriyet kavramında şunu gördüm ben. Hak kavramı öne çıkıyor. Bu yüksek lisans tezimde savunmada bana jüri sormuştu. "Bu tezi hazırladın" demişti, "Necip Fazıl'ın Hürriyet Anlayışı ve Başyücelik Devlet Modeli. Sendeki kanaat ne?" Bendeki kanaat şu oldu. Hürriyetin çok lafı ediliyor hocam. Mühim olan “hak” kavramı… Mesele orada. Hakkımız nedir? Haklarımız nedir?
Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: Nerede duruyor?
Kâzım Albayrak: Evet nerede duruyor? Hak hadlerdir. Huduttur. Görevdir aynı zamanda. Ve insanı insan yapan o görevleriyle beraber…
Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: O ölçü değil mi? Yoksa iş karmaşaya varır, kaosa varır tabii. Peki çok teşekkür ediyorum Kâzım Bey.
Kâzım Albayrak: Bu fırsatı verdiğiniz için ben teşekkür ederim.
Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: Bu bir uyarı olur da akademisyenlerimiz, ilahiyatla meşgul akademisyenlerimiz böyle yerli bir üretim öyle diyelim böyle bir şeye de bakmak imkanını bulurlar.
Kâzım Albayrak: Sadece akademisyen demeyelim isterim. Fikir camiası diyelim hocam.
Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: Doğru. Bir fikir camiası.
Kâzım Albayrak: Nereden kimlerin çıkacağını bilemeyiz. Gençliğe de bilhassa bu arayış içerisinde olan gençliğe de bir önemli bir rol modeldir. Necip Fazıl ve Salih Mirzabeyoğlu gibi isimler önemli bir rol modeldir. Onların hem fikriyatı hem duruşu, tavizsizliği ve ortaya koydukları geleceğe yönelik bize bir perspektif, proje vermeleri çok önemli…
Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: Peki, çok teşekkür ediyorum Kazım Bey. Sağ olun.
Kâzım Albayrak: Rica ederim.