"Narko-terörizm" yaftasıyla servis edilen bu haydutluk, aslında yeni bir durum da değil... Söz konusu Amerikan çıkarları olduğunda, egemenlik hakları, sınır mahremiyeti veya diplomatik dokunulmazlık gibi kavramlar buharlaşıyor. Dün Panama’da Manuel Noriega’ya, Haiti'de Aristide'e, Irak’ta Saddam Hüseyin’e yapılan neyse, bugün Venezuela’da Maduro’ya yapılan odur.
Noriega vakası

Bu korsanlık silsilesinin ilk büyük ve en kanlı halkası 1989 yılında Panama’da örüldü. Olayın arka planı, Vaşington’un ikiyüzlülüğünün kristalize olmuş halidir. Manuel Noriega, 1970’lerden itibaren CIA bordrosunda maaşlı bir eleman olarak çalıştı, Latin Amerika’daki komünist hareketlere karşı ABD’nin "kirli işlerini" yürüttü. Ancak ne zaman ki Panama Kanalı üzerindeki egemenlik haklarını savunmaya kalktı ve ABD’nin bölgedeki mutlak tahakkümüne direnç gösterdi; işte o an "makbul müttefik" statüsünden "aranan suçlu" statüsüne düşürüldü.
Vaşington, bir sabah ansızın Noriega’yı "uyuşturucu baronu" ilan etti. Oysa Noriega’nın uyuşturucu trafiğindeki rolü, CIA ile kol kola yürüdüğü yıllarda da biliniyordu; fakat o zamanlar bu durum ABD çıkarlarına hizmet ettiği için görmezden geliniyordu. ABD, 20 Aralık 1989’da, "Haklı Dava Operasyonu" (Operation Just Cause) gibi alaycı bir isimle Panama’yı işgal etti. 26 bin Amerikan askeri, küçücük bir ülkeye, savunmasız bir halkın üzerine çullandı.
Bu işgal sırasında Panama’nın yoksul mahallesi El Chorrillo, Amerikan uçakları tarafından o kadar yoğun bombalandı ki, yerel halk buraya "Küçük Hiroşima" adını verdi. Sırf bir kişiyi yakalamak uğruna 3 binden fazla sivilin ölümüne sebep olundu, on binlerce insan evsiz kaldı. İşin en trajikomik yanı ise Noriega’nın yakalanma sürecidir. ABD ordusu, Noriega’nın sığındığı Vatikan Büyükelçiliği’nin etrafını kuşattı. Onu dışarı çıkmaya zorlamak için elçiliğin çevresine dev hoparlörler yerleştirip, klasik müzik tutkunu olduğu bilinen Noriega’ya günlerce yüksek sesle heavy metal ve rock müzik çalarak "psikolojik işkence" uyguladılar ve sonrasında Noriega’yı paketleyip Florida’ya götürdüler. Üzerindeki askeri üniformasıyla, savaş esiri statüsü bile tanınmadan, adi bir suçlu gibi Amerikan mahkemelerinde 40 yıl hapse mahkûm edildi.
Bağdat’ta "adalet" tiyatrosu ve Saddam Hüseyin

Amerikan haydutluğunun en vahşi sahnelerinden biri de Irak’ta kuruldu. Panama’daki "uyuşturucu" bahanesinin yerini, Irak’ta "Kitle İmha Silahları" yalanı aldı. Vaşington yönetimi, elinde hiçbir delil olmamasına rağmen, bütün dünyayı yalanlarla manipüle ederek 2003 yılında Irak’ı işgal etti.
Saddam Hüseyin, aylarca süren bir “insan avı” neticesinde yakalandı. Ancak asıl tiyatro, onu yargılamak adına kurulan kukla mahkemede yaşandı. ABD işgali altındaki bir ülkede, Amerikan askerlerinin gölgesinde kurulan sözde Irak Mahkemesi, aslında işgalcinin infaz timiydi. Saddam Hüseyin’in Kurban Bayramı sabahında idam edilerek şehit edilmesi, ABD’nin Müslümanlara ve direnen liderlere karşı duyduğu kinin sembolü oldu. Milyonlarca Müslümanın katledilmesine sebep olan bu süreç, tarihe Amerikan emperyalizminin en büyük suç dosyalarından biri olarak geçti.
Haiti’de "kargo paketi" muamelesi:

ABD’nin "arka bahçesi" olarak gördüğü coğrafyalarda lider kaçırma alışkanlığı sadece Noriega ile de sınırlı değildir. 2004 yılında Haiti’nin demokratik yollarla seçilmiş ilk devlet başkanı Jean-Bertrand Aristide’in başına gelenler, Maduro operasyonunun birebir provası niteliğindedir.
Haiti’de halkın büyük desteğiyle iktidara gelen Aristide, ABD ve Fransa’nın sömürgeci politikalarına ters düşen adımlar atınca hedef tahtasına oturtuldu. 29 Şubat 2004 gecesi, Amerikan Deniz Piyadeleri (Navy SEALs) Aristide’in konutunu bastı. Kendisine "Ya istifa edersin ya da binlerce insan ölür" tehdidi savuruldu. Aristide ve eşi, apar topar bir Amerikan askeri uçağına bindirildi. Nereye götürüldüklerini dahi bilmiyorlardı. Uçak saatlerce havada kaldıktan sonra Orta Afrika Cumhuriyeti’ne indi.
ABD Dışişleri Bakanlığı bu olayı "Aristide kendi isteğiyle ülkeyi terk etti" yalanıyla dünyaya duyurdu. Oysa Aristide, Afrika’daki sürgün günlerinde cep telefonuyla ulaştığı basına, "Beni zorla kaçırdılar, bu modern bir darbedir" diye haykırıyordu. Vaşington, seçilmiş bir devlet başkanını, tıpkı bir kargo paketi gibi kıtalararası taşıyarak, istediği zaman istediği lideri "yok etme" haydutluğunu sergilemişti.
Tasmalı işbirlikçiler
Ancak bu haydutluğun başarıya ulaşmasındaki en utanç verici pay, şüphesiz "kapıyı içeriden açan" onursuzlara aittir. Emperyalist postalları yalamayı diplomasi sanan, kendi vatanının anahtarını düşmana altın tepside sunan yerli işbirlikçiler olmasa, bu işgaller bu kadar kolay gerçekleşemezdi. İster Irak’ta ABD tanklarını alkışlayanlar olsun, ister Venezuela’da darbe seviciliği yapanlar; bunlar işgalcinin en kullanışlı aparatıdır. Şamil Basayev'i de, Usame bin Ladin'i de, Zerkavi'yi de, Yahya Sinvar'ı da ele veren aynı soysuzlardır. Efendisine yaranmak için ülkesini ateşe atan, halkına ihaneti "özgürleşme" diye pazarlayan bu satılmış ruhlar, tarih önünde en az işgalciler kadar suçludur.
Ve şimdi Venezuela: Aynı yalanlar, aynı yöntem

Bugün Maduro’ya yapılanlar, Noriega, Saddam ve Aristide örneklerinin bir sentezidir. ABD, petrol rezervlerine çökmek istediği Venezuela’yı dize getiremeyince, liderini kriminalize etme yolunu seçmiştir. Dün Saddam’ın saraylarına girip "kimyasal silah" arayanlar, bugün Maduro’nun sarayına girip "uyuşturucu" aradıklarını iddia ediyorlar. Oysa asıl uyuşturucu baronu da, asıl terörist de, asıl kitle imha silahı üreticisi de Beyaz Saray’da oturanlardan başkası değildir.
ABD, kendi haydutluğunu bir evrensel hukuk gibi dayatarak, dünyanın geri kalanına şu mesajı vermektedir: "Bize biat etmeyen herkes potansiyel bir suçludur ve cezası bizzat bizim tarafımızdan kesilecektir."
Maduro operasyonu, ABD’nin ahlaki ve siyasi çöküşünün resmidir. Noriega’yı kaçırarak Panama’yı, Saddam’ı asarak Irak’ı, Aristide'i sürgüne yollayarak Haiti'yi kontrol altına aldığını sanan Vaşington, aslında küresel öfkeyi büyütmekten başka bir şeye hizmet etmemiştir. Venezuela hamlesi de bu kanlı mirasın son halkası olarak tarihe geçecektir.
BARAN HABER




