İnsanlık, çağımızda tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar bir bilgi birikimine sahip bulunuyor. Zira insan, internet ve cep telefonu sayesinde istediği her bilgiye ulaşabiliyor. Ekranlar ve kütüphaneler de buna önemli katkılar sunuyor. Dolayısıyla insan hiç olmadığı kadar çok şey biliyor, ama aynı insan, belki de hiç olmadığı kadar ne yapacağını da bilemiyor; şaşırıyor ve yönünü tayin edemiyor. Bilginin bu kadar çoğaldığı günümüzde insanın şaşırması ve yönünü tayin edememesi garip bir çelişki gibi görünebilir. Ancak konu derinlemesine incelendiğinde görünenin aksine bir çelişkinin olmadığı; zira bilginin artmasına rağmen, hikmetin azaldığı veya kaybolduğu görülüyor.

Türkiye'de aydınların(!) despotizmine aydınlanmak
Türkiye'de aydınların(!) despotizmine aydınlanmak
İçeriği Görüntüle

İnsanoğlu, bilginin zihni doldurduğunu ve aklını da işlevsel hale getirdiğini biliyor, ama hikmetin insan hayatını anlamlandırdığını ve yön tayin edici bir role sahip olduğunu, ya bilmiyor, ya da idrak edemiyor. Bu nedenle insan, bilgiye çok kolay ulaşsa da bu bilgileri doğru yerde, doğru biçimde ve zamanda kullanabilecek bir maharete, bilgeliğe ve tecrübeye sahip olmuyor. Dolayısıyla da bilginin tecrübe ve ahlâkla yoğrulmuş, içselleştirilmiş özümsenmiş ve süzülmüş hâlini ifade eden hikmetten mahrum kalıyor.

Bilgi, insanın aklını besliyor; hikmet ise akıl ile kalp arasındaki dengeyi ve uyumu sağlıyor. Bilgi, araştırarak, keşfederek ve öğrenilerek elde edilirken, hikmet de tecrübe ve tefekkür ile elde ediliyor. Bu yüzden eski çağlarda büyük ilim adamlarına sadece “alim” değil, aynı zamanda “hakîm” de deniliyordu. Dolayısıyla hakîm, bilgiyi hikmete dönüştüren, doğruyu sezebilen ve sözleri ile insanlara yol gösteren bilgeyi tanımlıyordu. Bu yüzden İslam düşüncesinde hakîm, aklı, gönlü ve kalbi birlikte çalışan; firaset ve basiret sahibi bilim insanını ifade ediyordu.

Çağımızda ise hakîm kavramının, neredeyse unutulmaya yüz tuttuğu, kimsenin de âlim veya bilge kişilere hakîm demediği görülüyor. Çünkü günümüzde bilgi, hikmetle irtibatlandırılmıyor sadece bir güç unsuru olarak anlaşılıyor. Dolayısıyla bilgi ile hikmet, bilmek ile anlamak arasındaki fark da giderek açılıyor. Bu nedenle günümüzün insanı, çok şey biliyor, ama bu bilgiyi, hikmetten yoksun olduğu için doğru zamanda, doğru ölçüde ve doğru amaçla kullanamıyor. Zira bu insan, hikmetin, sadece aklın değil; aynı zamanda gönlün, tecrübenin ve ahlâkın da bir ürünü olduğunu fark etmiyor/edemiyor. Eski kültürümüzde yaşlılara saygı gösterilirdi. Bunun bir sebebi de yaşlıların engin bir tecrübeye sahip olduğu düşüncesiydi. Çünkü yaşlılık yalnızca geçen yılların değil, aynı zaman da hikmetin de sembolü sayılırdı. Zira insanın, yaşlandıkça tıpkı dağa tırmanan ve yükseldikçe ufku genişleyen kişi gibi geniş ufuklu, tecrübe, basiret ve irfan sahibi olduğu düşünülürdü.

Bu nedenle günümüzde insanlar, çok şey öğreniyor ve çok şey biliyor, ama bildiklerini anlamlandıramıyor ve hikmete dönüştüremiyor. Dolayısıyla modern insan, dünyanın işleyişini çözebiliyor, bilim ve teknoloji üretebiliyor ve olguları tahlil edebiliyor, ama çoğu zaman kendi iç dünyasını anlamakta aciz kalıyor. Zira sahip olduğu bilgi, insanın dış dünyasını aydınlatsa da iç dünyasını aydınlatmıyor ve onun bir hayat felsefesi oluşturmasına da katlı sunmuyor. Çünkü insan, iç dünyasını aydınlatacak ve ona yol gösterecek ışığın hikmet olduğunu ya bilmiyor ya da öğrendiği bilgiyi hikmet sanıyor; dolayısıyla da bilgi ile hikmeti birbirine karıştırıyor. Bu nedenledir ki bilginin, bir araç değer; hikmetin ise o bilgiye yön tayin eden bir pusula olduğunu idrak edemiyor. Nasıl ki pusulasız bir gemide kaptan, rotasını doğru tespit edip sahil-i selamete ulaşamıyorsa, hikmetsiz bilgi de insanı doğru yola ulaştıramıyor.

Her ne kadar günümüzde insanlık, ilimde ve teknolojide büyük ilerlemeler kaydetse de, iletişimi hızlandırıp mesafeleri kısaltsa da, bu üretim ve bu gelişme, modern insanın içindeki boşluğu bir türlü dolduramadı. Bu da insanın anlam dünyasında derin bir boşluk oluşturdu. Günümüzde İnsanlar, çok konuşuyor ve çok bilgi paylaşıyor, ama sözlerinden çoğunda bir derinlik bulunmuyor. Çünkü modern insan, hızlı düşünüyor ve bu düşüncesini de hemen yaymak istiyor. Bu nedenle de üretilen fikirler, yeterince olgunlaşmadığı için, yüzeysel kalıyor ve bir derinlikten de yoksun bulunuyor.

Daha açık bir ifade ile bugün hızın hâkim olduğu bir dünyada yaşıyoruz, ama bu hız, bizim sağlıklı ve doğru düşünmemize fırsat vermiyor ve bir katkı sunmuyor. Dolayısıyla da doğru dürüst düşünce üretilemiyor. Düşünce üretilmeyince de hikmet doğmuyor. İnsanlar okumaktan ve dinlemekten daha çok konuşmaya önem veriyor. Oysa hikmet, aceleye gelmeyen bir olgunlaşmayı ifade ediyor; sessiz büyüyor, gelişiyor, tefekkürle derinleşiyor ve insanın kalbinde kök salıyor. Bu nedenle insanlığın bugün muhtaç olduğu şey, sadece yeni bilgi üretmek değil, aynı zamanda o bilgilerin hikmete dönüşmesini sağlayacak bir iradeye ve yönteme de sahip olmaktır. Çünkü bilgi dünyayı, hikmet ise insanı değiştirmektedir.

Nitekim günümüzde sözler çoğaldı, ama bu sözlerin ağırlığı da o nispette azaldı. Bilgi hızla yayıldı, ama hikmet, yavaş elde edildiği için çoğu zaman bilginin gerisinde kaldı ve ona bir türlü yetişemedi. Oysa insanı olgunlaştıran şey, sadece bilgi değildi, aynı zamanda o bilgiyi doğru anlamak ve yaşamaktı. Bu da insanın hem kendisini, hem de olguları ve olayları doğru anlayabilmesi demekti. Bilim, bize eşyanın nasıllığını öğretirken hikmet de hayatın niçinlerini gösteriyor, bilgiyi anlam ve erdemle buluşturuyor. Çünkü bilgi insana güç veriyor, ama o gücü doğru kullanmayı ve doğru istikameti de bize hikmet gösteriyor.

Eskiden insanlar, az konuşur ama öz konuşurlardı. Çünkü söz, tecrübenin süzgecinden geçmeden söylenmezdi. Kimi zaman bir cümle, bir ömürlük hayat tecrübesinin bir özeti gibi olurdu ve bu kişilere de toplumda “arif” denilirdi. Her ne kadar hakîmlik ile ariflik arsında nitelik ve kavramsal bir farklılık olsa da benzer yanları da bulunuyor ve bunun da tecrübeden kaynaklandığı biliniyor. Nitekim gençliğimde de arif olduğunu bildiğimiz bir komşumun, bana “Bak evladım! Bir işe karar vermeden önce yedi kişiye danış ve fikrini al; yedi kişi bulamazsan yedi yoldan git gel, onu da bulamazsan bir yoldan yedi defa git gel, düşün, sonra da kararını ver. Karar verdikten sonra, aleyhine de olsa asla bu kararından dönme, çünkü söz namustur. Sözünden dönersen dürüstlüğünü ve itibarını kaybedersin ve bir daha da aynı itibara sahip olamazsın!” dediğini hayatım boyunca hiç unutmadım.

Bu nedenle kendimize sormamız gereken soru şudur: Bilgiyi artırdık ve çoğalttık, ama hikmeti koruyabildik mi? Eğer bu soruya vereceğimiz cevap olumsuzsa, yapılması gereken şey, yeni bilgiler peşinde koşmaktan önce yitirdiğimiz hikmeti yeniden aramak ve bulmaktır. Çünkü hikmetsiz bilgi, insanı yüceltmeye kâfi gelmiyor ve bazen onu daha da tehlikeli hâle getirebiliyor, hatta vahşileştiriyor. Nitekim dün 2. Dünya Savaşında, bugün de Gazze ve İran’da bunun acımasız örneklerini okuyor ve yaşıyoruz.

Bu nedenle insanlık, bugün büyük bir imtihanla karşı karşıyadır. Bilgi çağında yaşıyoruz, ama bu bilginin, insanlık için bir bereket ve huzur kaynağı olmadığını da görüyoruz. Bunun için de bilginin yeniden hikmetle buluşması gerekiyor. Çünkü hikmetten yoksun bilgi, insanı yanıltabiliyor, zira bilgi ancak hikmetle buluştuğunda hem insanı hem de dünyayı aydınlatıyor. Nitekim, Mevlana’nın ve Yunus’un, eserleri, hâlâ okunuyor ve günümüzü aydınlatmaya devam ediyorsa, bunun bir nedeni de bilgi ile hikmeti birleştirmiş olmalarıdır. Her ne kadar Mevlana ve Yunus kadar okunmasa da, bir çok bilim ve din adamının, felsefecinin, düşünürlerin de hikmet dolu sözlerini unutmamak icap ediyor. Dolayısıyla insanlığın istikametini ve yönünü doğru tayin edebilmesi için yeni bilgiler üretmekle birlikte, hikmetin yeniden keşfedilmesine ve üretilen bu bilgilerin hikmetle buluşturulmasına bağlı bulunuyor.

Sonuç olarak bugün insanlık, bilginin ışığında yol aldığını zan etse de, aslında hikmetten yoksunluğun karanlığında yönünü bulamamakta ve bocalayıp durmaktadır. Zira bilgi, her ne kadar tek başına bir güç olsa da hikmetle birleşmediği sürece bu güç, insanı yüceltmemekte, bilakis uçlara savurmakta, içine düştüğü ifrat ve tefrit çukurundan kurtarmaya kâfi gelmemektedir. Nitekim Peygamberimizin “Fayda vermeyen ilimden" Allah’a sığınması da bize böyle bir mesaj vermektedir. Bu nedenle asıl mesele, daha çok bilmek değil; edinilen bilgiyi anlamlandırmak, içselleştirmek ve hikmete dönüştürebilmektir. Çünkü bilgi dünyayı, hikmet ise insanı değiştirmekte, olgunlaştırmakta ve ona yön tayin etmektedir. Bu nedenle insanoğlunun yaşadığı mekanı huzur içinde yaşanacak bir coğrafyaya dönüştürebilmesi için hikmetle buluşması ve onu elde edebilmek için çaba göstermesi, aklını iyi kullanması ve güçlü bir iradeye de sahip olması gerekiyor.

Prof. Dr. Celal Kırca, Mirat Haber