Türkiye’deki Diyanet İşleri Başkanlığı’nın mevcut hukukî statüsüne bakan bir yabancı, hangi dinin müntesibi olursa olsun bırakın ağzını, arkasıyla güler bizden söylemesi.

Türkiye’deki azgın azınlığın dilinden düşürmediği hükümlerden biri de “akıl ve bilimin ışığında” ifâdesi... Batı’nın kendisini ve Hristiyanlığı kilisenin keyfî kıskaçları arasından kurtarmak için formüle ettiği bu ifâde, üzerinde ne kadar kafa patlatılarak alınmış ve kullanılmaya başlanmıştır bilinmez; fakat Türkiye’de 100 senedir herhâlde en çok işitilen motto budur. Ne var ki, “akıl ve bilimin ışığı” şeklinde terkib edilen hüküm doğrultusunda, Batı’nın kendisini kiliseden kurtarmak için izlediği yolu (buraya dikkat buyurunuz kiliseden kurtarmak diyoruz, Hristiyanlıktan değil) alıp, burada kendisini İslâm’ın emir ve hükümlerinden kurtarmaya çalışınca işin nasıl da karikatürize olduğuna bir bakalım.

Diyanet, kelime anlamı itibariyle, “Dindarlık. Dinin hükümlerine riâyet ve muktezasınca amel etmek. Din emirlerinin hüsn-ü ihtiyar ile tatbiki. Din işleri. Allahü Teâlâ ile kul arasındaki dînî iş, ibâdet. Dindarlık, din işleri.” gibi anlamlara geliyor. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, diyanet kelimesi ile alâkalı bütün bu işlerin müessesesi olması gerekir, öyle değil mi?

Bizim(!) Diyanet İşleri Başkanlığı’na biçilen misyon nedir?

Lâik Din Müessesesi

Anayasadan beri bakacak olursak, Türkiye Cumhuriyeti Anayasanın 136. Maddesi diyor ki, “Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasî görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışmayı ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir.”

Anayasada işaret edilen “özel kanun”un bugünkü karşılığı olan 4121 sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş Ve Görevleri Hakkında Kanun’un birinci maddesi ise Diyanet İşleri Başkanlığı’nın vazifesini şöyle bildirir: “İslâm Dininin inançları, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek üzere; Cumhurbaşkanlığına bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur.”

Ey Londralılar!

Şimdi, Londralılara soralım, eskiden Atinalılara sorarlardı ama biz bilhassa Londralılara soralım, çünkü bu müesseseyi ihdas edenler de dâhil olmak üzere, bugün iktidarda olanlar başta olmak üzere bu topraklar üzerinde yaşayan hiçbir Müslüman’ın, İslâm dininin inançları, ibadet ve ahlâk esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmekle vazifeli bir müessesenin nasıl, neden ve niçin lâiklik ilkesi doğrultusunda hareket etmesi gerektiğine verecek bir cevabı olmadığını biliyoruz. Londralıların yanı sıra, bir de eğer ki hâlâ kalan varsa CHP içindeki Kemalist dinozorlar herhâlde bu suâle cevab verebilir.

Tabiî şartlar içinde, Allah ve Resûlü’ne düşmanlığıyla maruf bir lider ve kadrosu tarafından teşkilâtlandırılan Türkiye Cumhuriyeti bünyesinde, dinî herhangi bir müesseseye, sırf din düşmanlığı hasebiyle asla ve kat’a yer verilmeyeceği muhakkak. Bunların Cumhuriyetin ilk yıllarında Müslümanlara karşı izlemiş oldukları vahşet siyasetine bakan her göz görecektir ki, akılları da ufukları da böylesi bir müessese tesis edip, Müslümanları böylesi bir teşkilât üzerinden kontrol altında tutmaya ermez. Bununla beraber, nasıl bugünkü CHP’nin başındaki Kemal kendisine üflenen suflelerin borazanlığını yapıyorsa, o gün de kendilerine üflenenlerin borazanlığını ve iktidarda olmaları hasebiyle âletliğini yapan “Kemal”ler vardı tabiî. İngiliz sömürgeleri başta olmak üzere dünya çapındaki Müslümanların Halifelik makamının mekânı olan Anadolu’dan İslâm’ın dehşet yoluyla kazınamayacağını İngiliz pekâlâ biliyordu. Bildikleri diğer bir şey de, mevcut hâliyle yenemeyecekleri şeyi bağlamından kopartmak yoluna giderek, onu başkalaştırmak, daha da ötesi kendisine benzetmek siyasetiydi.

Kemalizm FETÖ’nün Babasıdır!

FETÖ mevzu olduğunda bunların babasının Kemalizm olduğunu defaatle söylerken aslında tam da bunu kastediyorduk. Devlet-i Aliyye yıkılıp da, siyasî mânâda başsız kaldıkları günden beri Müslümanlar, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra önce İngiltere ve Fransa’ya, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Demokrasyalara, Soğuk Savaşın nihayete erdiği günden beri de global dünya düzenine entegre edilmeye çalışılıyor. Kemalizm’in o günlerde izlediği siyaset, ihdas ettiği müesseseler ve devrim kanunları yoluyla elde etmeye çalıştığı her ne ise, FETÖ de günün şartlarına göre aynı amaca hizmet ediyordu. Büyük Doğu-İbda’nın temel tezlerinden olan “anlayışı yenilemek” bahsi her ne kadar İslâmî camiada hâlen idrak edilememişse de, görüldüğü üzere küfür şebekesi her dönem kendi küfür anlayışını yenilemesi gerektiğini teorik ve pratik bakımdan hazmetmiş görülüyor.

Burada bir hususun altını çizmekte fayda var, biz Diyanet İşleri’nde çalışan kimseleri değil, bizzat bu müesseseyi konuşuyoruz.

Anayasa Hükmünün İslâm Hükümlerinden Önce Geldiği Dinî Müessese

Tekrar Diyanet İşleri Başkanlığı’na dönecek olursak, son günlerde ön plana çıkan tartışmalardan misâllerle devam edelim. Meselâ son günlerde en çok konuşulan mevzulardan biri, alenî olarak inanmadığını deklare edenlerin leşlerinin camilerden kaldırılmaması oldu. Adam inanmıyorum diyor yahut Allah ve Resûlü’ne açıktan düşmanlık yapıyor; fakat her ne hikmetse bunun leşi camiye getiriliyor, musallaya yatırılıyor ve bir de sanki Müslümanmış gibi cenaze namazı kılınıyor. Niçin? Hakikaten, inanmıyorum diyen birinin cenazesini camiye götürmenin ardında yatan sebeb ne ola ki? “Leşlerinizi camilerimize getirmeyin!” denince de Kemalistler başta olmak üzere ne kadar küfür zümresi varsa kıyameti kopartıyor, “camiler bizim vergimizle…”, “Diyaneti biz kurduk…”, “lâik devlet…” bilmem ne diye. Haklılar mı? Hukukî olarak bakacak olursak, haklılar çünkü Diyanet’in vazifesi anayasaya göre birlik ve bütünleşmeyi amaç edinmek. Bizim külliyâtta sıkça mevzu edilen hususlardan biri olan “nerede birlik” sualinin cevabı ise yine anayasada yazıyor, “lâiklik ilkesinde” birlik. E burası cami, cenaze namazının kılınması da İslâm ve dolayısıyla inananları alâkadar eder bir mesele, hem zaten lâiklik ilkesinde de cenazenin nasıl kaldırılacağına dair bir hüküm de yok, o zaman lâiklik prensibleri çerçevesinde bir birliğin tesisi istikâmetinde Diyanet İşleri nasıl hizmet verecek? Bu arada, konu ile alâkalı olarak Diyanet İşleri bir açıklama yapıyor mu? Yapamazlar ki, hiyerarşide Anayasa’nın hükümleri İslâm’ın hükümlerinden önce geliyor çünkü.

Camiler Diyanet’ten ayrılsın, her caminin kendi vakfı var, imamının da müezzinin de maaşını cemaat öder denildiğinde de yine önce bunlar karşı çıkıyorlar, çünkü camiler üzerindeki dolaylı kontrollerini kaybetmek de istemiyorlar.

Bir diğer taraftan, Müslümanlar için İslâmî bir devlet düzeni arzulamak ve bunun gerçekleşmesi için çalışmak iman noktasında esasa müteallik meselelerden biri iken, Diyanet İşleri Başkanlığı kadrosunun bu istikâmette bırakın faaliyet içine girmesini, beyanat vermesinin bile Anayasa yoluyla peşinen önüne geçilmesine ne demeli? Bu öyle bir rezalet şekli ki, izah edebilmek için misâl bile bulamadık.

Vehimler de Bir Yere Kadar

Hadi bütün bunlar için, yâni Anayasa’dan tutalım da ilgili kanun hükümlerine kadar “dün”ün bakiyesi meseleler diyelim. Peki, bugün bir zihniyet değişikliği var mı? Hadi bırakalım zihniyet değişikliğini, bu rezil vaziyetin ıstırabını duyan var mı? Yok, yok ki aykırı tek bir ses bile işitilmiyor. Konu ile alâkalı röportaj yapmak için aradığımız isimler meselâ, hepsi bizimle hemfikir olduklarını beyan ettikleri hâlde, her biri kendilerince “özel” sebeblerle konu ile alâkalı konuşmaktan imtina ediyorlar. Oysa ki, görüldüğü üzere bu konu özel falan değil, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başka bir vesile ile söylediği gibi, “genel, genel!”

***

Şimdi en başa dönelim. “Mutlak Fikir”den uzak durmak/tutmak için ortaya konulan paravanların, bunun adı ister akıl isterse bilim konsun, neticesinde insan ve toplumu hakikatten uzaklaştırmasının da ötesinde, ne kadar gülünç vaziyetlere düşürebileceğinin bariz misâllerinden biri olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın anayasa ve kanunlardaki hukukî altyapısının elden geçirilmesi gerekmektedir. Türkiye’deki Diyanet İşleri Başkanlığı’nın mevcut hukukî statüsüne bakan bir yabancı, hangi dinin müntesibi olursa olsun bırakın ağzını, arkasıyla güler bizden söylemesi.

Baran Dergisi 733.Sayı