Mabedin (Kâbe) İnşası
İnsanlık tarihinde her şey Hz. Âdem’in yeryüzüne indirilişi ile başladı.
Âdem; ilk insan olmanın gereği olarak her şeyi bilerek, varlığını sürdürmek için yapması gereken her şey ona öğretilmiş olarak toprağa ayağını bastı.
(…O, sizi yeryüzünden (topraktan) yarattı ve sizi oranın imarında görevli (ve buna donanımlı) kıldı…) (Hud Suresi 61. Ayet)
Bununla birlikte barınmayı, karnını doyurmayı, diğer insanlarla nasıl bir ilişki içine girerek varlığını sürdürebileceğini de biliyordu.
(Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır.) (Hucurat Suresi 13. Ayet)
Önce Hz. Havva ile olan ilişkisini bir hukuka-kurala-söze bağladı ve onunla birlikte bir ev kurmak üzere nikâhlandı (sözleşti-evlendi). Sonra kendisine öğretilen bilgi ile yeryüzündeki ilk ev ve mabet olan Kâbe’yi hep birlikte inşa ettiler.
(Gerçek şu ki, insanlar için yapılmış olan ilk ev, âlemlere bir hidayet ve bir bereket kaynağı olan Bekke’deki evdir.) (Ali İmran Suresi 96. Ayet)
Dolayısıyla Kâbe: Eşrefi mahlukat olarak yaratılan ve yeryüzüne indirilen insanoğlunun dünyada yaptığı ilk ve en güzel şeydir. Evini ve mabedini inşa etme bilgi ve becerisi, hayatiyetini sürdürmek için Allah’ın insanoğluna bahşettiği temel bir yetenek-tavır olup, her şeyin başlangıcı kabul edilerek ibadet etmek için bu yapıya yönelinmesi çok özel bir durumdur. Bu sebeple insanlar ibadet ederken, yeryüzünde yaptıkları ilk ve en güzel şey
olduğu için Kabe’ye yönelirler. Bu açıdan bakıldığında Kabe’nin inşası: yaşamın sürdürülmesi ve Allah’a yönelme arzusunun temel iki unsuru olmuştur.
(Ben, cinleri ve insanları yalnızca bana ibadet etsinler diye yarattım.) (Zariyât Suresi 56. Ayet)
Kâbe’nin inşası; kâmil bir tavır, mükemmel bir iştir. Usta-master bir uygulama, ilk ve iyi bir arketip (örnektir). Basit dikdörtgen haliyle kendinden sonra yapılacaklar için bir şablondur. Excellent (harika) ve perfect (mükemmel) haliyle dahice bir uygulamadır.
Kâbe, bilinenin aksine küp şeklinde değildir. Birbirine dik dört duvardan oluşan, düz damlı, dikdörtgen prizma bir yapıdır. Hatta Miladi 606 senesinden önceki hali şimdikinden daha uzun bir dikdörtgen şeklindeydi ve iki kapısı bulunmaktaydı. Taşların kerpiç sayesinde üst üste konularak örülmesi, tavanının ahşap merteklerin yan yana çakılarak geçilmesi ile inşa edilmiştir. Kaynaklarda farklı ölçüler olmakla birlikte yaklaşık 12 metre boyunda, 11 metre eninde, 15 metre yüksekliğindedir. İnsanlık tarihi boyunca birçok kez tamir görmüş, yıkılıp yeniden inşa edilmiştir. İnşası için gerekli temel tavır: basit geometri bilgisi kapsamında, diklik, şakul, mastar ve teraziye riayet edilmesidir. İnsan aklı, gücü ve bilgisi sayesinde teknik bir yöntemle inşa edilmiştir. Kâbe’nin dışı sıvalı değildir, penceresi bulunmamaktadır, herhangi bir mimari süsleme elemanı; kat silmesi, furuş, pervaz, saçak, vb. yoktur. Velhasıl Kâbe, basit, kolay, sade ve teknik özellikleriyle ilk, güzel ve mamur bir yapıdır.
Pak, temiz ve günahsız Hz. Âdem atamız tarafından Rabbimizin ona ruhundan üflemesiyle elde ettiği vasıflar ve verdiği imar etme yetisiyle yeryüzüne konulan ilk taş Kâbe’nin temelini oluşturmuştur. Bu yüzden Kâbe bizim için en iyi başlangıç, örfün kaynağı, geleneğin ışığı, estetiğin merkezi, kurtuluş için yöneldiğimizdir.
Ülkemizde insanlar, Kâbe’nin ilk olarak kim tarafından inşa edildiği sorusu sorulduğunda cevabı bilememekte ya da Hz. İbrahim’in Kâbe’yi inşa ettiğini söylemektedirler. Kahir ekseriyeti dindar-muhafazakâr olan, inanç ve yaratılış felsefesini bildiği varsayılan bu sorunun muhatapları, Türk toplumundaki inanç kaybı, kültür yozlaşması ve ibadet eksikliğinin sebep-sonuç bağlamımda bir tezahürüdür.
Gelenek Nedir?
Gelenek: ilk ve en güzel şeyin tekrarıdır. Vahyi bilgiyi mesnet almaktır. Hz. Âdem atamızın tavrı geleneğin başlangıcıdır. Teknik bir duruş sergilemektir. Bir öze dönüş ve sadeleşme çabasıdır. Rabbe uymak ve tarif ettiği usule riayet etmektir. Güzel bir niyetle başlayıp doğru usullerle ilerlemek, teknik bilgiyi takip edip hayatı bu şekilde sürdürmektir. Geçmişi geleceğe taşımaktır. En güzele ulaşma çabasıdır. Kadîm olanı tekrar etmektir.
Emri bil maruf çabası geleneği sürdürme gayretidir. Burada maruf ya da örf denildiğinde vahyi bilgi ile ortaya konan değişmez doğruların kastedildiği anlaşılmalıdır. Yani peygamberler usulünü ve sünnetini sürdürme ve diriltme çabası, emri bil maruf kapsamında geleneği ihya etmeyi ifade etmektedir.
Nuhî, İbrahimî ve Muhammedî bir yaklaşımdır. Aynı zamanda en başta yapılanı, Tufan sonrası yeniden inşa edileni ve olması gerekenin imkansızlıklar içinde başka yerde inşa edilenini örnek almaktır. İnsanlık tarihi boyunca peygamberler tarafından tashih edileni dikkate almak ve onu sürdürmektir. Dolayısıyla gelenek, örfü tekrar etmektir.
Adet, alışkanlık, anane, vb. kavramlar ise toplumların kendi istek ve hevalarına göre sonradan ortaya koydukları uygulamalardır. Bu uygulamalar incelendiğinde hiçbir öz ve kaynak irdelemesi yapılmadığı, hakka, adalete, estetiğe, genel ahlaka, mantığa, normale uymadığı halde insanlar tarafından bilinçsizce tekrar edildiği görülmektedir. Bu uygulamalar sonucunda ortaya kötü sonuçlar çıktığı bilinmekte, buna rağmen herhangi bir filtre ile sorgulanmadığı için uygulamalar devam etmektedir. Bazı adetlerin ise örfi bir uygulamanın zaman içinde değişmesiyle özünden uzaklaştığı ve örfi gelenekten adet veya ananeye dönüştüğü anlaşılmaktadır.
Geleneğin tekrarı ile usta çırak ilişkisi arasında temel bir benzerlik vardır. Hz. Âdem atamızdan itibaren gelen tüm peygamberler atalarının sözünü ve sünnetini devam ettirerek meslekleri oluşturmuşlarıdır. Bu açıdan gelenek ustadan çırağa aktarılan her şeydir. Usuldür, yöntemdir, bilgidir, tekniktir. Mesela Hz. Şuayb Peygamber ile Hz. Musa arasındaki hukuk, bir kayınpeder ile damat ilişkisi olmakla birlikte aynı zamanda bir usta çırak ilişkisini gösterir. Bu sebeple peygamberler meslek pirleri, takipçisi kişi ve çıraklar ise ustalardır. Gidilen yol manasına gelen meslek ise, insanlık tarihinin ve geleneğin kadîm ve uzun serüvenini temsil eder.
Dolayısıyla el becerisi ve meslek bilgisi ile üretilen, bir ustalık ürünü olan şeyler eser olduğu için her zaman değerli olmuştur. Çünkü doğal malzeme yıllara sâri aktarılan ve tekrar edilen bilgi ile işlenmiş ve ortaya imbikten süzülen saflıkta bir ürün çıkmıştır. Bu ürünler, çok değerlidir, miras bırakılabilir, terekeye yazılabilir, nesiller boyu kullanılabilir, alınıp satılabilir, zaman geçtikçe değer kazanır, hatta eskidikçe değeri artar, antika eser olur, aslında ilk yapıldığında da eserdir. Dönemini yansıtır, geleceğe ışık tutar, eğer iyi bir ustadan çıktı ve sağlam bir gelenekten geliyorsa zamanla sürümü değişse bile aslından hiçbir şey kaybetmez. İhtiyaca binaen, talep üzerine, lazım olduğunda, insan gücüyle, ustalık bilgisiyle üretildiği için sınırlı sayıda ve kişiye özeldir.
Geleneksel Yaşamın İnşası ve Modernleşme
İnsanlık tarihi boyunca taş, toprak ve ağaç insanın evini yapması için gereken temel malzemeler olmuştur. Coğrafyaya, iklime ve geleneğe bağlı olarak bu malzemeler kullanılmıştır. Çekül (şakul), mastar ve terazi bilgisi ile taşların üst üste konulması, toprağın kerpiç haline getirilmesi ve ahşabın çatılması ile evler inşa edilmiştir. Bu üç temel malzemenin işlenerek ev yapılması tekniğindeki en önemli unsurlardan biri bu süreçte insan emeği, gücü ve dayanışmasının yeterli olmasıdır. Temel malzeme işleme becerisini el aleti kullanarak ortaya koyan insanlık bu şekilde hayatiyetini sürdürmüştür. Dolayısıyla doğal malzemelerin kadîm bilgi, insan gücü ve emeği ile usta çırak ilişkisine dayalı meslek bilgisiyle işlenmesine teknik üretim denilmektedir. Daha iyi anlaşılması için geleneksel teknik diye de ifade edebilecek bu tanımın, sanayi devrimleri sonrası ortaya konan, motor-makine, enerji, sermaye, batılı düşünce ve emperyal amaç güden teknolojik üretimle karıştırılmaması gerekmektedir.
Geleneksel tekniğe dayalı temel yaklaşım ve bilgilerden de anlıyoruz ki insanlık, başlangıçtan sanayi devrimlerinin etkisini göstermeye başladığı yıllara kadar dönem dönem kırılmalar yaşasa da evini hep kendi yapmış ve geçimini teknik üretimin gücüyle sağlayabilmiştir. Tüm ihtiyaçlarını geleneksel bilgi, teknik, malzeme ve üretim yöntemleri ile gidermiştir. Günümüzden yaklaşık 250 yıl önce başlayan Sanayi Devrimlerinin ortaya koyduğu modern yaşam ve kapitalist ekonomik modelin insanlar üzerinde nasıl bir yıkım ve yok oluş sergilediği bu yazının konusu olmamakla birlikte insanlar prangalarından kurtularak güçlü bir paradigma değişikliği ile asli ve temel bir dönüşüm gerçekleştirebileceklerinin ve kurtuluşa ulaşabileceklerinin farkına varmak zorundadır.
Modernleşme adı altında ortaya konulan teknolojik üretim ve yaşam modelinin; konfor, kolaylık, ucuzluk, daha fazla üretim, kalite, gelişim, vb. yalanlarla insanları geri dönülmez bir yola ve yaşam tarzına sürüklediği bir durumda geleneksel üretim ve yaşam önerilerinin nostaljik ve folklorik bir bakışa indirgenmesi kabul edilemez ve insanlık için büyük bir hata ve kayıp olmaktadır. Ayrıca gelenekseli saf ve doğal haliyle önerme ve sürdürme çabalarının aynı şekilde modernleştirme önerileri ile sözde iyileştirme faaliyetleri çok iyi irdelenmeli ve arka plandaki niyet ve amaçlar iyi araştırmalıdır. Dolayısıyla “Batının ilmini alıp kültürünü almama” düsturu bu sapmadan dolayı 200 yıldır başarılamamış bir amaç olmuştur.
Bununla birlikte geleneksele dönüşün içinde çoğu zaman oportünist ve pragmatist bir tavırla özünü değiştirerek faydalanma çabası görülmektedir. Geleneğin kadîm bilgi, örf ve peygamberi tavra dair bağının koparılması ile geleneksel güzelliğin rastlantısal ve tanımlanamaz bir alana itildiği sıkça görülmektedir. Ayrıca geleneksel güzelliğin, siluet, seyirlik sahne-dekor ile kaplamaya indirgenmesi faaliyetleri de çok iyi irdelenmeli ve reddedilmelidir.
Ülkemizde çoğunlukla “Eskiden hiçbir evin diğerinin güneşini, yolunu, manzarasını kesmediği ve mahremiyetini bozmadığı” şeklinde tarif edilen ezbere bir cümle kurulmaktadır. Ancak bu cümlenin hiçbir ontolojik arka plan, hukuk, örf ve benzeri bir sorgulama yapılmadan kurulmadığı da bilinmektedir. Bu duruma sanki zamana dayalı rastlantısal bir şey gibi yaklaşılması geleneksel güzelliğin yalnızca siluete ve seyre indirgenmiş halinin acı bir sonucudur.
Aşağıda önce harita ve planı sonra da silueti gösterilen geleneksel bir köy yerleşimini ifade eden iki veri incelendiğinde: planlı ve düzenli olmadığı zannedilen, hiçbir modern yaklaşım ve tasarlanmışlık içermediği sanılan mülkiyet ve yol ağının siluette nasıl bir güzellik ortaya çıkardığı görülecektir.
Aslında bu yerleşimin, araziye, eğime, manzaraya, ışığa, iklime ve doğaya uyum içeren tavrı, bir de evlerin içinde ve bahçelerde nasıl bir güzellik ortaya koyduğu da düşünüldüğünde geleneğin terkinin ve modernin bilinçsizce kutsanmasının insanlık için büyük bir kayıp olduğu bir kez daha görülecektir.
Kurtuluş İçin Üç Temel Tavır: Şehrin ve Geleneğin İnşası
Atamız Hz. Âdem yeryüzüne gönderilişinin en başından itibaren insanlığı kuşatan ve yol gösteren temel bir duruş sergilemiştir.
Hukukun inşası,
Evin ve mabedin inşası,
Pazarın inşası.
Olarak tarif edebileceğimiz bu üç temel faaliyet insanlık tarihi boyunca tekrar edilmiş ve bir insanın hayatı boyunca takip etmesi gereken yolun ve yöntemin başında gelmiştir. İnsanlık açısından büyük bir dönüm noktası olan Nuh tufanından sonra Hz. İbrahim atamız aynı şeyleri aynı yerde (Mekke) Hz. Hacer anamızla birlikte gerçekleştirmiştir. Daha sonra peygamber efendimiz Hz. Muhammed SAV bu imkânı Medine’de bulmuş ve Medine’de aynı üç temel tavrı inşa etmiştir. Vahyin mesnet alındığı ve Ulul Azm üç Resul tarafından yapıldığı için Peygamber Sünneti diyebileceğimiz bu inşalar insanlık için ne anlama gelmektedir?
Hz. Âdem’in Hz. Havva ile kıydığı nikah insanlar arası hukukun ilk örneği olarak erkek ve kadın olarak yaratılan insanlar arasındaki ilişkinin temel belirleyici yöntemi ve yol göstericisi olarak bir hukuk inşasıdır. Daha sonra teknik ve meslek bilgisi ile ilk ev ve mabed olan Kâbe inşa edilmiştir. Bu yüzdendir ki yeryüzünde yapılan ilk ve en güzel şey olduğu için Müslümanlar namaz kıldığında Kâbe’ye döner, hacca gittiğinde Kâbe’nin etrafında tavaf eder, hukukla ve teknik bilgiyle inşa ettikleri evlerini ve mabedlerini hayatlarının merkezine koyarlar. Tüm mesleklerin piri olan Hz. Âdem, evlatlarına yaratılışları ve yeteneklerine göre hayatlarını idame ettirecekleri ve geçinecekleri meslekleri öğretmiştir. Böylece topraktan ve doğadan elde ettiklerini işleyip üretmeye başlayan insanlar, ihtiyacı olan diğer şeyleri elde etmek için pazar kurmuşlar ve bu pazarda bir hukuk üzere mallarını değiş tokuş etmişlerdir. Dolayısıyla insanlar tarafından daha ilk başta şehir kurulmuştur (Mabedi, pazarı ve evleri olan yerleşim). Böylece Sözleşme (Nikâh), evin yani Mabedin inşası, mesleki bilgi ile üretilen ürünlerin satışı için Pazar kurulması şehrin özünü oluşturmuştur.
Hz. Âdem dönemi insanlık için bir başlangıç, Hz. İbrahim dönemi büyük tufan sonrası için yeniden toparlanma ve Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed SAV’ in dönemi hükmün tamamlandığı ve son vahyin geldiği dönemler olmuştur.
Hz. İbrahim’in Kâbe’yi tufan sonrası kaybolmuş temellerini bulup inşa etmesi ve nikâhlısı Hz. Hacer ile Mekke’de yeniden Pazar kurması ile Peygamber Efendimiz’ in insanlığın büyük bir cahiliye döneminden sonra Medine’de önce ahaliyle sözleşme yapması (Medine sözleşmesi), sonra Mescidi (Mescid-i Nebevi) inşa etmesi ve devamında Medine pazarını kurması üç temel sünnet, geleneğin başlangıcı ve insanlığın kurtuluş reçetesidir. Bu sebeple bu sünnetler insanlık için her şartta uyulması gereken temel şeyleri ve geleneği tarif etmişlerdir.
Bu sebeple: Şehir, aslında ideal olandır. Aklımızda ve gönlümüzde tüm iyilikleri bir araya getirdiğimiz mekânın adıdır. Ta en başta kurduğumuz yerdir şehir. Vahyi ve kadîm olanla ilk inşa ettiğimiz şeydir. İmar etme bilgisi ile ortaya koyduğumuz her şey şehirdedir. Önce hukuk ve sözleşmenin teşkili, sonra evin ve mabedin inşası, daha sonra yaşam ve geçim için üreterek pazarın inşası. Bunların hepsi şehirde olan şeylerdir. Evin ve mabedin hayatın merkezinde olan yerdir şehir.
Dolayısıyla şehir, feyizli, bereketli, ahlaklı, faziletli, huzuru ve barışı isteyen insanların bir arada yaşadığı yerdir. Anlamların, kavramların, kelimelerin, düşüncelerin ve nihayet üretmenin; vahye, sünnetullaha, tekniğe uygun şekilde sürdürüldüğü yerdir.
Mekânın önce gönülde kurulduğu yerdir, tüm güzelliklerin önce niyetle sonra peygamberi usulle daha sonra kadîm bilgi ve meslek tavrı ile üretildiği yerdir. Herkesin bir diğerinden emin olduğu, selamın ve barışın hâkim olduğu, haksızlığın hakir görüldüğü ve cezalandırıldığı yerdir şehir.
Kuşun kurda yem olmadığı, fakir ve ihtiyaç sahiplerinin kollandığı, hasta ve yolda kalmışların sıhhate ve barınağa kavuştuğu yerdir.
Nesil emniyetinin olduğu, evliliğin ve ev kurmanın kolaylaştırıldığı, huzur ve saadetin neşvünema bulduğu yerdir şehir.
Emniyetsiz kişinin barınamadığı, günah işlemenin neredeyse imkânsızlaştığı, iyilerin kötülere engel olup güzellikler için yarışıldığı yerdir şehir. Arsızın, hırsızın, katilin adım atmakta zorlandığı, hükmün hızlı ve adil verildiği yerdir şehir.
Evlerin müstakil, üretimin doğal, geleneksel tekniğin hâkim, geçimin kolay, yaşamın şen olduğu yerdir şehir.
Çocukların her yerde rahatça oynadığı; atlayıp hopladığı, kaçıp kovaladığı, düşüp kalktığı, hayal kurduğu, evleri çatılı ve bahçeli çizdikleri yerdir şehir.
İnsanların yürüyerek her yere ulaşabildiği, alışverişini çarşıdaki dükkânlardan yaptığı, markaların değil, kaliteli ustaların şubesi olmayan mekânlarda üretim yaptığı yerdir şehir.
Evlerin diğer evlerle uyum içinde olduğu, kimsenin evinin diğerinin evinin güneşini, rüzgârını, manzarasını, yolunu kesmediği, mahremiyetini ihlal etmediği yerdir şehir.
Evlerin, gönülde, niyette, usulde ve teknikte ilk eve ve mabede dönük inşa edildiği yerdir şehir. Ev inşa edilirken taşın, toprağın ve ağacın kullanıldığı, böylece kolayca inşa edilip bitirildiği ve insanların huzurla sükûn bulup konakladıkları yerdir şehir.
Rabbin çağrısının 5 vakit duyulduğu ve insanların bu çağrıya her vakit koştuğu yerdir şehir. Velhasıl; iyiliğin, güzelliğin, selamın, barışın, huzurlu günler ile gecelerin, tekniğin, zanaatın, geçimin, çiçeğin, böceğin, kuşun var olduğu mekândır şehir.
Restorasyon: Geleneğin İhyası ve Gelecek
Restorasyon bizim için geçmişe öykünme, yapıları sadece fiziki olarak onarma ya da akademik kaygılarla salt bir belgeleme yaklaşımı içermez. Gelenekten ve geçmişten gelen bilgiyi ve gücü geleceğe aktarmanın ve yeni şeyler söylemenin bir yoludur.
Bu açıdan baktığımızda tarihi alanlar geçmişte yaşamış insan topluluklarının kalıntılarının bulunduğu, önceki dönemde yaşamış insanlardan kalan yapıların bulunduğu alanlara verilen addır. On binlerce yıllık kadîm bilgiyi, insanlık tecrübesini içeren, tüm savaşları, yıkımları afetleri yaşamış geleneksel yerleşimlerdir.
Tarihi şehirler on binlerce yıllık insanlık bilgisinin ışığında var oldukları için varlıkları itibarıyla insanlığın en temel hazineleri konumundadırlar. Bu yüzden doğal, arkeolojik, kentsel ve tarihi sit alanları olarak tescil edilirler. Aynı şekilde bu önemdeki yapılar da kültür varlığı olarak tescil edilirler. Bu kavramlar söz konusu yapılar ve alanların önemini ortaya koymakta ve insanlığın koruma ve restorasyon kavramları çerçevesinde ürettiği değerler manzumesinin içinde bulunmaktadırlar. Bu yüzden tarihi şehirler, alanlar ve binalar insanlık için çok önem arz etmekte, doğallığın, geçmişin, kadîm bilginin, geleneğin ve gerçek manada sürdürülebilirliğin somut taşıyıcıları ve ispatı olmaktadırlar.
Tarihi ve geleneksel şehirlerin önemini üç başlıkta toplayabiliriz: Birincisi, tarihi şehirler doğal sürecin ve on binlerce yıllık insanlık bilgisinin ışıltısını ve enerjisini barındırdıkları için daima insanlığa umut olmuşlardır. İkincisi, megakent baskısı, modern teknolojik esaret ve yakın gelecekte insanlığı bekleyen modern sonrası büyük kaos ve resetin ardından yaşama alanları sunma imkânı olacaktır. Üçüncüsü, olası bir kaos ve reset sonrası yine ayakta kalacakları için insanlığın varlığını devam ettirmesi ve yaşama dair yapılacaklar adına binaları ve şehirleri yeniden inşada örnek olacaklardır.
Geleneksel yaşamın sürdüğü kırsal bölgeler ve tarihi şehirler bizi var olan ve gelecekteki bu üç büyük tehlikeden uzak tutacakları için kentten kırsala ve ufak kasabalara göç eğiliminin kontrol altında tutulması, yönetilmesi ve kentin kötülüklerinin bu değerli alanlara boca edilmesinin önüne geçilmelidir. Bu açıdan bakıldığında köy yerleşik alanlarının ve tarihi şehirlerin rant, betonarme inşaat, kentli alışkanlığı, yap-sat, havuzlu villa, site-rezidans vb. baskılardan kurtarılmalıdır. Kırsal bölgeler ve tarihi şehirler bizim kadim geleneğimiz ve geleceğimizdir.
Sonuç
İnsanlık serüveni, Hz. Âdem ile başlayan ve vahyin rehberliğinde şekillenen bir imar ve kulluk yolculuğudur; bu yolculukta insanın yeryüzündeki varlık sebebi yalnızca yaşamak değil, aynı zamanda Allah’ın koyduğu ölçülere riayet ederek hayatı inşa etmek ve O’na yönelmektir. Bu çerçevede ilk örnekler, Hz. Âdem’in kurduğu aile düzeniyle hukukun tesisi, Kâbe ile mekânın, evin ve ibadetin merkezinin inşası ve üretime dayalı hayatın devamı için kurulan pazar ile tamamlanmış; böylece ev ve şehir, sadece fiziki bir yerleşim değil, vahyin ölçülerine göre düzenlenmiş bir hayat nizamı olarak ortaya çıkmıştır. Daha sonra Hz. İbrahim ve Hz. Muhammed SAV tarafından bu üç temel esasın yeniden ihya edilmesi, geleneğin aslında zamanlar üstü bir hakikat olduğunu ve insanlığın kurtuluşunun bu ilkelere bağlı kalmakla mümkün olacağını göstermektedir.
Bu bağlamda gelenek; salt geçmişe ait bir alışkanlıklar bütünü değil, vahye dayanan, peygamberlerin pratiğiyle somutlaşan ve insanın fıtratına uygun bir hayat tarzının sürekliliğidir. Geleneksel üretim, ev, mimari ve şehir anlayışı; sadeliği, ölçülülüğü, adaleti ve insan merkezli yaklaşımıyla hem dünyevi ihtiyaçları karşılayan hem de insanı manevi olarak diri tutan bir sistem sunar. Buna karşılık modernleşme adı altında ortaya çıkan ve insanı üretimden koparan, doğadan uzaklaştıran ve anlam krizine sürükleyen yaklaşımlar, insanın yaratılış gayesiyle örtüşmemektedir. Bu nedenle mesele, geçmiş ile gelecek arasında bir tercih yapmak değil; hak ile batıl ve sahih ile bozulmuş olan arasında bilinçli bir yöneliş ortaya koymaktır.
Gelenek, insanlığa kurtuluşun; vahyi merkeze alan bir hukuk anlayışı, sade ve hikmetli bir yaşam biçimi, emeğe dayalı üretim ve adaletli paylaşım düzeni ile mümkün olacağını öğretir. Bu ise ancak geleneğin özüne dönülmesi, yani peygamberlerin ortaya koyduğu usulün yeniden anlaşılması ve yaşanmasıyla gerçekleşebilir. Böyle bir dönüş ne nostaljik bir geri dönüş ne de modernliğe kör bir karşı çıkıştır; bilakis insanın fıtratına, aklına ve kalbine hitap eden dengeli bir diriliştir. İnsan, ancak bu dengeyi kurabildiğinde hem dünyasını imar edebilir hem de ahiretini kazanabilir; evler ve şehirler yeniden huzurun mekânı, üretim yeniden bereketin vesilesi ve hayat yeniden kulluğun anlamlı bir tezahürü hâline gelebilir.
Sonuç olarak; geleneksel kavramlar, düşünce ve teknik üretim gerekli ve yeterlidir. Modern kavramlar, düşünceler ve teknolojik üretimin insanlığı getirdiği durum ortadadır. Dolayısıyla insanlık bir karar vermek zorundadır. Bu sebeple geleneğin ihyası ve inşasına yönelik niyet, gayret ve süreçler saf ve yalın bir şekilde devam ettirilmeli, modernliğin aldatıcı konformist önermelerinden ısrarla uzak durulmalıdır.
Mimar Serkan Akın




