1903 yılına ait olan ve Hintlilerin İngiliz sömürge mensubunu taşıdıkları fotoğraf, sömürge düzeninin insan onurunu nasıl ayaklar altına aldığını gösteren sembollerden biri olarak hafızalara kazındı. Tarihin kayıt altına alabildiği sahneler bunlardan ibaret değildir. Belgelenmeyen, fotoğraflanmayan veya üzeri örtülen daha nice zulmün yaşandığı muhakkak. Sömürge imparatorluklarının ardında bıraktığı izlerin tamamını bugün dahi ortaya koyabilmek mümkün değildir.
İngiltere'nin Hindistan üzerindeki hâkimiyetinin temelinde "medeniyet götürme" iddiası değil, ekonomik çıkarlar yatıyordu. Doğu Hindistan Şirketi eliyle başlayan süreçte Hindistan'ın pamuğu, çayı, baharatı, kömürü ve diğer yer altı ile yer üstü zenginlikleri İngiliz ekonomisinin hizmetine sunuldu. Yerli sanayi bilinçli şekilde çökertildi, milyonlarca insan ağır vergilere mahkûm edildi. Bengal başta olmak üzere yaşanan büyük kıtlıklarda milyonlarca insan hayatını kaybederken, sömürge yönetimi kendi çıkarlarını korumayı sürdürdü.
Bu tablo yalnızca Hindistan'a mahsus değildi. Petrol için savaş çıkaran, madenler uğruna ülkeleri parçalayıp halkları yerinden eden, yer altı zenginliklerini ele geçirmek adına insan hayatını, onurunu, namusunu ve haysiyetini hiçe sayan sömürgeci Batı anlayışı, farklı coğrafyalarda aynı yöntemleri uyguladı. Dün doğrudan işgal edenler, bugün ekonomik ve askerî baskılarla aynı düzeni sürdürmeye çalışıyor.
Tacir Kılığında Gelen Sömürge Devleti
İngiltere’nin Hindistan üzerindeki hâkimiyeti doğrudan bir ordu çıkarmasıyla başlamadı. Sürecin öncü kuvveti, 31 Aralık 1600 tarihinde Kraliçe I. Elizabeth tarafından verilen imtiyazla kurulan İngiliz Doğu Hindistan Şirketi oldu. Başlangıçta baharat ve Asya ticaretinden pay almak isteyen bir tüccar teşkilâtı görünümündeki şirket, zamanla ticaret merkezleri, limanlar, kaleler ve silahlı birlikler kurdu. Yerel hükümdarlarla yaptığı anlaşmaları, borç ilişkilerini, saray mücadelelerini ve askerî müdahaleleri kullanarak bir ticaret kuruluşundan fiilî bir devlete dönüştü.
Şirketin Hindistan’daki yükselişinin dönüm noktası 1757’deki Plassey Savaşı oldu. Bengal Nevvabı Siracüddevle’nin ordusu, şirket kuvvetleri ve İngilizlerle anlaşan yerli unsurlar karşısında mağlup edildi. Bu zafer, İngilizlere Bengal’in siyasetine doğrudan müdahale etme ve kendi menfaatlerine uygun yöneticileri iktidara taşıma imkânı verdi. 1764’teki Buxar Savaşı’nın ardından şirketin askerî üstünlüğü daha da pekişti. 1765’te Babür hükümdarı Şah Âlem’den Bengal, Bihar ve Orissa’nın vergi ve gümrük gelirlerini toplama hakkı alındı. Böylece özel bir ticaret şirketi, Hindistan’ın en zengin bölgelerinden birinin hazinesine el koydu.
Bu tarihten sonra Doğu Hindistan Şirketi’nin Hindistan’dan mal satın almak için İngiltere’den altın ve gümüş getirmesine büyük ölçüde ihtiyaç kalmadı. Şirket, Hint halkından topladığı vergilerle Hint ürünlerini satın alıyor, aynı ürünleri Avrupa’da satarak kâr elde ediyor, elde ettiği gelirle yeni ordular kuruyor ve Hindistan’ın diğer bölgelerine karşı savaş açıyordu. Bir başka ifadeyle Hintlilerden alınan para, yine Hintlilerin ülkelerini işgal etmek için kullanılıyordu. Bengal’in vergi gelirleri şirketin savaşlarını ve idarî masraflarını finanse eden temel kaynaklardan birine dönüştü.
Şirket kendi ordusunu, mahkemelerini, hapishanelerini, vergi sistemini, istihbarat ağını ve bürokrasisini kurdu. 19. yüzyılın başlarında emrindeki asker sayısı 200 bini aşmış, İngiliz devlet ordusundan daha büyük bir özel askerî kuvvet ortaya çıkmıştı. Bu ordu büyük ölçüde Hintli askerlerden meydana geliyor, fakat İngiliz subayların kumandasında İngiliz çıkarları için kullanılıyordu. Şirket bir taraftan padişahlarla antlaşma yapan, diğer taraftan savaş ilan eden; vergi toplayan, toprak ilhak eden ve milyonlarca insan üzerinde hüküm süren bir sömürge devleti hâline geldi.
Sömürge Yolculuğu
Hindistan’ın pamuğu İngiliz dokuma fabrikalarına, çayı Avrupa pazarlarına, afyonu Çin’e, jütü İngiliz sanayisine, indigoyu tekstil üretimine, tahılı ise imparatorluğun ticaret ağına sevk edildi. Kömür, madenler ve tarım ürünleri sömürge ekonomisinin ihtiyaçlarına göre işletildi. Yerli halkın ihtiyacı, bölgesel gıda güvenliği veya Hint üreticisinin geçimi ikincil meseleler hâline getirildi.
İngiltere’nin Hindistan’dan sağladığı kazanç doğrudan mal ihracatıyla sınırlı kalmadı. İngiliz memurlarının maaşları, emekli aylıkları, şirket hissedarlarına ödenen temettüler, Londra’daki idarî giderler, İngiliz ordusunun harcamaları ve imparatorluğun başka bölgelerinde yürüttüğü savaşların masrafları da Hindistan bütçesine yükleniyordu. Hint milliyetçi iktisatçıların daha sonra “servet tahliyesi” veya “servet akışı” adını verecekleri düzen bu şekilde kuruldu.
Şirket yöneticileri ve İngiliz memurlar, Hindistan’da kısa sürede büyük servetler biriktirerek ülkelerine dönüyordu. “Nabob” adı verilen bu zenginleşmiş görevliler, İngiltere’de malikâneler satın alıyor, siyasete giriyor ve Hindistan’dan taşıdıkları servetle İngiliz seçkinleri arasına katılıyordu. Plassey’den sonra ele geçirilen altın, mücevher ve diğer servetlerin askerler ve şirket görevlileri arasında paylaştırılması, sömürgeciliğin kişisel zenginleşme vasıtası hâline geldiğini de gösteriyordu.
Sömürge devrinde Hindistan’dan İngiltere’ye aktarılan toplam servetin bugünkü karşılığı konusunda farklı hesaplamalar bulunuyor. Bu hesapların yöntemleri tartışmalı olsa da kaynakların, vergilerin ve ticaret fazlasının İngiltere lehine sistemli biçimde aktarıldığı hususunda geniş bir tarihî literatür mevcut. Rakamlar üzerinde ihtilaf bulunması, yağma düzeninin varlığını ortadan kaldırmıyor.
Bengal: Açlık Coğrafyası
Bengal, İngiliz hâkimiyetinden önce Hint alt kıtasının en zengin ve üretken bölgelerinden biriydi. Verimli tarım arazileri, gelişmiş sulama imkânları, dokuma sanayisi ve kalabalık şehirleriyle dünya ticaretinde önemli bir yere sahipti. İngiliz şirketi bu zenginliği geliştirmek yerine, mümkün olan en yüksek geliri en kısa zamanda elde etmeye yöneldi.
Vergi toplama hakkını ele geçiren şirket, köylünün ürün durumunu, kuraklığı veya yerel ihtiyaçları dikkate almayan ağır bir tahsilat düzeni kurdu. Vergi toplama hakkı çoğu zaman aracılara devredildi. Bu aracılar, şirkete taahhüt ettikleri meblağı tamamlayabilmek için köylü üzerinde büyük baskı oluşturdu. Borcunu veya vergisini ödeyemeyen çiftçi toprağını kaybetti; geçimlik tarım yapan köylüler, ihracata yönelik ürünler yetiştirmeye zorlandı.
1769-1773 yılları arasında Bengal’de yaşanan büyük kıtlıkta milyonlarca insan öldü. Kıtlığın başlangıcında kuraklık tesirli olsa da felaketin kitlesel ölüme dönüşmesinde şirketin vergi politikaları, gıda ticareti üzerindeki baskısı ve yetersiz yardım uygulamaları belirleyici oldu. Açlığa rağmen vergi toplama gayretinin sürdürülmesi, sömürge yönetiminin insan hayatından ziyade gelirleri korumaya öncelik verdiğini gösterdi.
19. yüzyılda da kıtlıklar birbirini takip etti. 1876-1878 Büyük Kıtlığı, 1896-1897 ve 1899-1900 kıtlıkları milyonlarca insanın ölümüne yol açtı. Araştırmalara göre 1850 ile 1899 arasında Hindistan’da 24 büyük kıtlık yaşandı. Bu sayı, kayıt altına alınmış başka herhangi bir elli yıllık dönemden daha yüksekti.
İngiliz idaresi kıtlık dönemlerinde serbest piyasa anlayışını ve bütçe disiplinini insan hayatının önünde tuttu. Gıda maddelerinin fiyatı yükselirken yoksul halk satın alma kudretini kaybetti. Tahıl bulunan bölgelerden dahi açlık haberleri geldi. İngiliz makamlarının yardımı “piyasanın işleyişini bozmama” düşüncesiyle sınırlaması, felaketin boyutunu büyüttü. Kıtlıkların tamamen tabii afet şeklinde anlatılması, sömürge yönetiminin mesuliyetini gizleyen eksik bir açıklamadır. Kuraklık mahsulü azaltmış, fakat yanlış vergi, ticaret ve yardım politikaları kıtlığı kitlesel ölüme çevirmiştir.
Bu tablonun son büyük halkalarından biri 1943 Bengal Kıtlığı oldu. Savaş şartları, fiyat artışları, stokçuluk, nakliye sorunları ve İngiliz yönetiminin aldığı kararlar bir araya gelerek büyük bir felaket meydana getirdi. Ölü sayısına ilişkin tahminler farklılık gösterse de yaklaşık üç milyon insanın açlık, hastalık ve yetersiz beslenme sebebiyle hayatını kaybettiği kabul ediliyor.
İngiltere Sanayileşirken Hindistan Sanayisizleştirildi
İngiliz hâkimiyetinden önce Hindistan, dünyanın en önemli tekstil ve dokuma üretim merkezlerinden biriydi. Bengal’in muslinleri, pamuklu ve ipekli kumaşları Avrupa’dan Osmanlı coğrafyasına kadar geniş bir alanda tanınıyordu. Hint dokumaları yüksek kalitesi, ince işçiliği ve uygun fiyatı sebebiyle İngiliz imalatçıları açısından güçlü bir rakipti.
İngiliz devleti önce kendi üreticilerini koruyan gümrük ve ithalat politikaları uyguladı. Hint kumaşlarının İngiltere pazarına girişine sınırlamalar getirilirken İngiliz sanayisi koruma altında büyütüldü. Sanayi Devrimi’nin ardından makinelerle ve daha düşük maliyetle üretilen Manchester kumaşları Hindistan pazarına sokuldu. Hindistan’dan ham pamuk alınırken, işlenmiş İngiliz kumaşları aynı ülkeye satıldı.
Bu düzen, Hintli dokumacıların iki taraftan kuşatılmasına yol açtı. Yerli üretici hem İngiliz mamulleriyle rekabet etmek zorunda kaldı hem de sömürge idaresinin vergi ve ticaret politikalarına maruz bırakıldı. Neticede yüz binlerce zanaatkâr geçim kaynaklarını kaybetti. Hindistan, yüksek katma değerli mamul mal ihraç eden bir ülke konumundan ham madde satan ve İngiliz ürünlerini tüketen bağımlı bir pazara dönüştürüldü.
İktisat tarihçileri Hindistan’ın sanayisizleşmesinde İngiliz teknolojik üstünlüğü, düşen taşıma maliyetleri, dünya tekstil fiyatları ve sömürge ticaret politikalarının farklı ağırlıklara sahip olduğunu tartışıyor. Bununla birlikte Hindistan’ın 18. yüzyıl başlarında dünya tekstil ihracatında büyük bir güç olduğu, 19. yüzyıl ortalarına gelindiğinde bu üstünlüğünü kaybettiği hususunda geniş bir mutabakat bulunuyor.
Dolayısıyla “İngiltere sanayileşirken Hindistan neden sanayisizleşti?” sorusunun cevabı yalnız makinenin icadında aranamaz. İngiltere kendi sanayisini devlet gücüyle korurken Hindistan’ın pazarını zorla açtı; Hint üreticisini aynı siyasî ve hukukî korumadan mahrum bıraktı. Rekabet iki eşit ülke arasında değil, yönetme ve vergi koyma yetkisini elinde bulunduran sömürgeci güç ile onun idaresindeki halk arasında cereyan etti.
1857: İngiliz Hâkimiyetine Başkaldırı
İngiliz tarih yazımında uzun müddet “Sipahi İsyanı” şeklinde anılan 1857 mücadelesi, askerî bir başkaldırının çok ötesine geçti. İsyanın ilk kıvılcımı şirket ordusundaki Hintli askerler arasında çakılmış olsa da kısa sürede köylüler, eski yöneticiler, din adamları, şehir halkı ve İngiliz hâkimiyetinden zarar gören farklı kesimler mücadeleye katıldı.
Ayaklanmanın sebepleri arasında askerlerin dinî hassasiyetlerinin çiğnenmesi, düşük ücretler, ırkçı muamele, yerel hanedanların topraklarına el konulması, ağır vergiler, misyonerlik faaliyetleri ve geleneksel toplumsal düzenin sarsılması bulunuyordu. İngilizlerin dinî hayata müdahale edeceği ve halkı Hristiyanlaştıracağı endişesi hem Müslümanlar hem de Hindular arasında yayılmıştı.
Delhi’de Babür hükümdarı Bahadır Şah Zafar sembolik lider olarak kabul edildi. Delhi, Kanpur ve Lucknow başta olmak üzere birçok merkezde büyük çatışmalar yaşandı. Mücadele, İngilizlerin takviye kuvvet göndermesi ve yerel ittifaklardan faydalanmasıyla bastırıldı. İngilizlerin karşılığı toplu cezalandırmalar, infazlar, köylerin yakılması ve sürgünler oldu. Delhi’nin geri alınmasının ardından Müslüman mahalleler büyük bir yıkıma uğradı; âlimler, askerler ve siviller hedef alındı.
1857’in ardından İngiliz yönetimi, Doğu Hindistan Şirketi’nin Hindistan’daki idarî hâkimiyetine son verdi. 1858’den itibaren ülke doğrudan İngiliz Kraliyeti’ne bağlandı. Şirketin hukukî varlığı ise 1873’te tamamen sona erdi. Yönetimin şirketten kraliyete geçmesi sömürgeciliği bitirmedi; onu daha merkezî, düzenli ve bürokratik bir yapıya kavuşturdu.
1857’den Sonra Müslümanlara Yönelen Tasfiye
İngiliz yönetimi 1857 mücadelesinin merkezinde Babür hanedanını ve Müslüman seçkinleri gördü. Bu sebeple ayaklanmanın bastırılmasından sonra Müslümanlar ağır bir siyasî, ekonomik ve kültürel baskıyla karşılaştı. Babür Devleti’nin son izleri ortadan kaldırıldı; Bahadır Şah Zafar sürgüne gönderildi. Müslüman ailelerin mülklerine el konuldu, idarî kadrolardaki etkileri azaltıldı ve birçok eğitim kurumu güç kaybetti.
Farsça, yüzyıllar boyunca Hint alt kıtasındaki idarî ve kültürel hayatın başlıca dillerinden biri olmuştu. İngiliz idaresinin dil politikalarıyla Farsça resmî sahadan çıkarıldı; İngilizce yönetim ve yüksek eğitim dili hâline getirildi. Urducanın mevkii de sonraki yıllarda siyasî tartışmaların merkezine yerleşti. Dil meselesi, dinî ve toplumsal kimliklerin birbirinden uzaklaştırılmasında kullanılan araçlardan biri oldu. İngiliz yönetiminin bazı dönemlerde Hindu ve Müslüman topluluklardan birini diğerine karşı destekleyen siyasetleri, müşterek hayatı zehirledi.
Eğitim Yoluyla Zihnin İşgali
İngiliz idaresi için eğitim, sömürge bürokrasisinde görev yapacak yerli bir ara sınıf yetiştirme vasıtasıydı. Thomas Babington Macaulay’ın 1835 tarihli eğitim metni, İngilizce öğretimin ve Avrupa bilgisinin yerli ilmî gelenekler karşısında üstün tutulmasını savunuyordu. Maksat, İngiliz yönetimiyle milyonlarca Hintli arasında tercümanlık ve memurluk yapacak, görünüşte Hintli fakat zihniyet itibarıyla İngiliz değerlerine bağlanmış bir zümre meydana getirmekti.
Bu siyaset neticesinde İngilizce, idarî yükselmenin ve modern eğitimin başlıca kapısı hâline geldi. Geleneksel medreseler, mahallî mektepler, Farsça ve diğer yerli ilim dilleri geri plana itildi. İngiliz tarih anlayışı, sömürge idaresini düzen, ilerleme ve medeniyetin taşıyıcısı olarak gösterirken Hindistan’ın geçmişini durağanlık, ihtilaf ve geri kalmışlık üzerinden tarif etti.
Irkçı Hiyerarşi Gündelik Hayata Yerleştirildi
İngiliz idaresi kendisini yalnız siyasî bakımdan hâkim bir güç olarak görmüyor, ırkî bakımdan da Hint halkının üzerinde kabul ediyordu. Bu anlayış devlet dairelerinden askeriyeye, sosyal kulüplerden trenlere kadar gündelik hayatın birçok sahasına yayıldı.
İngilizlere ve diğer Avrupalılara mahsus kulüpler, oteller, yerleşim alanları ve sosyal mekânlar kuruldu. Hintliler, eğitimli ve varlıklı olsalar dahi birçok kulübe kabul edilmiyordu. Bu kurumlar, İngilizlerin kendi millî ve emperyal kimliklerini korudukları, yerli halktan tecrit edilmiş küçük sömürge adalarıydı.
İdarî kadrolarda aynı işi yapan İngiliz ve Hintli görevliler arasında ücret, yetki ve yükselme bakımından ayrımlar bulunuyordu. Üst düzey makamlar büyük ölçüde İngilizlere ayrılırken Hintliler alt kademelerde istihdam edildi. Hukuk düzeninde de Avrupalıların yargılanması meselesi uzun yıllar ayrıcalıklı bir alan olarak kaldı. Bir İngiliz’in Hintli hâkim tarafından yargılanabilmesi düşüncesi dahi sömürge çevrelerinde büyük itirazlara yol açıyordu.
İngilizler, Hint halkını yönetilmesi gereken “ırklar”, “kabileler”, “kastlar” ve “tipler” şeklinde tasnif etti. 19. yüzyılda gerçekleştirilen nüfus sayımları, etnografik araştırmalar ve fotoğraf projeleri, insanları ferdî şahsiyetlerinden kopararak sömürge yönetiminin kategorilerine yerleştirdi. Fotoğraflarda kişilerin isimleri yerine meslekleri, kastları veya etnik grupları yazılıyor; halk, idarî bakımdan tanınması ve kontrol edilmesi gereken nesneler şeklinde görülüyordu.
İnsanların Avrupalıları sırtlarında veya taşıma araçlarında taşımaları da bu geniş emek ve hiyerarşi düzeninin parçasıydı. Dağlık bölgelerde yük ve insan taşıyan hamallar bulunmakla beraber sömürge şartlarında Avrupalı ile yerli arasındaki ekonomik ve siyasî eşitsizlik, bu sahneleri sıradan bir hizmet ilişkisinin ötesine taşıyordu. Bir tarafta hareket, para ve emir verme imkânına sahip sömürge mensubu; diğer tarafta geçinebilmek için bedenini yük hayvanı gibi kullanmak zorunda bırakılan yerli bulunuyordu.
İngilizler Gitti, Kurdukları Düzen Kaldı
İngiliz hâkimiyeti Hindistan’dan çekilirken geride yalnız yoksullaştırılmış bir ülke bırakmadı. Asırlar boyunca işleyen yerli üretim düzeni parçalandı, eğitim kurumları zayıflatıldı, dil ve kültür sahası İngiliz ölçülerine göre yeniden şekillendirildi. Toplum, din, kast ve bölge esasına göre idarî kategorilere ayrıldı, bölge insanının birçoğu İngiliz'in sadık kulu haline getirildi ve mevcut farklılıklar sömürge idaresinin devamını sağlayacak siyasî fay hatlarına dönüştürüldü.
KAYNAKÇA:
National Army Museum: Doğu Hindistan Şirketi, Plassey Savaşı ve şirket orduları.
William Dalrymple, The Anarchy: Şirketin ticaret kuruluşundan sömürge devletine dönüşmesi.
Dadabhai Naoroji, Poverty and Un-British Rule in India: Hindistan’dan İngiltere’ye servet aktarımı.
Thomas Macaulay, Minute on Indian Education (1835): İngiliz eğitim ve dil politikası.
İbrahim Kalın, Barbar, Modern, Medeni: Doğu Hindistan Şirketi, sömürgecilik, oryantalizm ve Müslümanların zayıflatılması.
Encyclopaedia Britannica: Bengal kıtlıkları, 1857 Ayaklanması ve Bahadır Şah Zafar.
Baran Dergisi




