İnsan bazen gökyüzüne bakar da yıldızların niçin parladığını düşünür. Gecenin koynunda sessizce akan samanyolunun, sabah vakti ufku kızıllığa boyayan güneşin, dağların heybetinin, denizlerin derinliğinin, baharın çiçeklere işlediği renklerin ve kuşların kanatlarına nakşedilmiş estetiğin sırrını anlamaya çalışır. Oysa bütün bu muhteşem manzara, yalnızca gözleri kamaştıran bir güzellik değil; aynı zamanda insanı kendisine çağıran büyük bir ilahî davetin satırlarıdır. Kâinat, sessiz görünen fakat her zerresiyle konuşan bir kitaptır. Bu kitabın her sayfasında Allah’ın kudreti, rahmeti, hikmeti ve cemali yazılıdır.
Yeryüzüne serilmiş ovalar, göklere yükseltilmiş dağlar, geceyi süsleyen yıldızlar, yağmurun toprağa düşerken çıkardığı o huzur veren ses, denizlerin dalgalarla kıyılara yazdığı sonsuz şiirler... Bunların hiçbiri anlamsız değildir. Çünkü Allah Teâlâ bu muazzam âlemi insanın hizmetine vermiştir. Güneş onun için doğar, yağmur onun için yağar, toprak onun için ürün verir. Kâinatın sayısız nimeti, insanın önüne serilmiş ilahî bir sofradır. Fakat insan çoğu zaman sofraya bakarken sofrayı kuranı unutmaktadır. Nimetin güzelliğine hayran olurken nimetin sahibini ihmal etmektedir. Oysa her nimet, sahibine götüren bir işarettir; her güzellik, Mutlak Güzel’e açılan bir penceredir.
Ne var ki insanın değeri yalnızca kâinatın kendisine hizmet etmesinden kaynaklanmaz. İnsan, bütün bu yaratılmışlar arasında farklı bir sır taşımaktadır. Çünkü Allah onu yalnızca topraktan yaratmamış, ona ruhundan üflemiş, akıl vermiş, irade vermiş, kalp vermiştir. Meleklerin secde ettiği Hz. Âdem’den itibaren insan, ilahî hitabın muhatabı olmuştur. Gökyüzü geniştir ama sorumlu değildir. Denizler derindir ama hesap vermeyecektir. Dağlar heybetlidir ama kullukla yükümlü değildir. İnsan ise küçücük bedenine rağmen bütün bu âlemlerden daha büyük bir emanet taşımaktadır. Çünkü onun kalbi, Allah’ın marifetine açılan bir kapıdır.
İşte bu yüzden insanın yaratılışı yalnızca dünyayı imar etmekten ibaret değildir. İnsan, Allah’ı tanımak, O’na yönelmek, O’nu sevmek ve O’na kul olmak için yaratılmıştır. Dünyanın bütün güzellikleri aslında insanı Allah’a ulaştıran bir köprüden başka bir şey değildir. Servetler, makamlar, şehirler, medeniyetler ve asırlar geçip gider; fakat insanın Rabbi ile kurduğu bağ sonsuza kadar devam eder. Bir gün yıldızlar sönecek, dağlar yürütülecek, denizler taşacak ve kâinatın bütün düzeni sona erecektir. Fakat Allah için yaşayan bir kalbin sevgisi sona ermeyecektir. Çünkü insanın gerçek vatanı dünya değil, Allah’ın rızasıdır.Bugün modern insanın yaşadığı en büyük yalnızlık da burada başlamaktadır. O, kâinatın sırlarını keşfetmekte fakat kendi yaratılış sırrını unutmaktadır. Uzak galaksilerin fotoğraflarını çekebilmekte fakat kendi kalbinin derinliklerine inememektedir. Teknolojiyle göklere yükselmekte fakat ruhunu yükseltememektedir. Bu yüzden bütün maddî ilerlemelere rağmen iç dünyasında derin boşluklar yaşamaktadır. Çünkü ruh, ancak kendisini yaratan Allah’ın zikriyle huzur bulur. Kalp, ancak O’na yöneldiğinde gerçek anlamda dinlenir. İnsan, Rabbinden uzaklaştıkça çoğalttığı imkânlarla değil, kaybettiği manayla fakirleşir.
Tasavvuf büyüklerinin dediği gibi insan, aslında Allah’a doğru yapılan uzun bir yolculuğun yolcusudur. Doğumla başlayan bu yolculuk ölümle bitmez; aksine ölüm, hakikate açılan kapının adıdır. Dünya ise bu uzun seferde kurulmuş geçici bir konaktır. İnsan burada ne kadar kalacağını bilmez. Fakat bildiği bir şey vardır ki, bir gün kendisini yoktan var eden Rabbin huzuruna çıkacaktır. İşte o gün ne servetlerin ne makamların ne de alkışların bir değeri kalacaktır. Değerli olan tek şey, Allah için atmış olduğu adımlar, Allah için döktüğü gözyaşları ve Allah için taşıdığı temiz kalp olacaktır.
Öyleyse gökyüzüne baktığımızda yalnız yıldızları görmeyelim. Bir çiçeği kokladığımızda yalnız kokusunu hissetmeyelim. Bir yağmur damlası düştüğünde yalnız suyu görmeyelim. Her şeyin arkasındaki ilahî hikmeti okumaya çalışalım. Çünkü kâinat insan için yaratılmıştır; insan ise Allah için yaratılmıştır. Kâinatın bütün yolları insana çıkarken, insanın bütün yolları da Allah’a çıkmaktadır. Ve insan, bu büyük hakikati anladığı gün hem kendisini hem de içinde yaşadığı âlemi yeniden keşfedecektir.
O zaman yıldızlar yalnız gökte parlayan ışıklar olmaktan çıkacak, Allah’ın kudretini anlatan kandillere dönüşecektir. Denizler yalnız su kütlesi değil, ilahî azametin aynası olacaktır. İnsan ise yalnızca et ve kemikten ibaret bir varlık değil, Rabbini tanımak için yaratılmış mukaddes bir emanet olduğunu anlayacaktır. İşte gerçek huzur da gerçek saadet de gerçek kurtuluş da bu idrakin içinde saklıdır. Çünkü insan Allah’tan geldiğini, Allah için yaşadığını ve sonunda yine Allah’a döneceğini kavradığı anda varoluşun en büyük sırrına ulaşmış olur.
Dr. Öğretim Üyesi Hüseyin Dursun İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi