"Ben olmasaydım bugün İsrail yoktu."

Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump’ın ağzından dökülen bu kibirli, pervasız ve mülkiyetçi cümle, sadece bir müttefike verilmiş sıradan bir siyasi destek beyanı olarak geçiştirilemez. Bu söz; uluslararası hukukun, küresel adalet mekanizmalarının ve en temel insani değerlerin, emperyalist bir ihtiras ve sınırsız bir güç zehirlenmesi uğruna nasıl acımasızca ayaklar altına alındığının en çıplak suç itirafıdır.

Bir lider, bir başka devletin fiziki varoluşunu ve yürüttüğü agresif politikaları doğrudan kendi kişisel iradesine, kendi döneminde attığı imzalara bağlıyorsa, o devletin işlediği tüm savaş suçlarının, döktüğü her damla kanın, uyguladığı sistematik etnik temizliğin ve soykırım boyutuna varan katliamların da baş ortağı, azmettiricisi ve hamisi olduğunu açıkça ilan ediyor demektir. Güç, Trump ve onun zihniyetindeki aktörler için yalnızca seçim meydanlarında alkış devşirilecek, lobileri memnun edecek pragmatik bir şov malzemesidir; ancak tarih, bu pervasız gücün gölgesinde can veren milyonlarca masumun vebaliyle o steril fildişi kuleleri sarsacaktır.

Gazze: Canlı yayında soykırım ve Washington’ın kanlı sponsorluğu

Bugün Gazze’de yaşanan topyekûn yıkım, vahşet ve insani trajedi, artık egemen medyanın ve Batılı devletlerin iddia ettiği gibi "bölgesel bir çatışma" ya da "kendini savunma hakkı" yalanıyla örtülemeyecek bir aşamaya gelmiştir. 21. yüzyılın ortasında, tüm dünyanın gözleri önünde, kameraların canlı yayınlarında bir halkın yok edilişini izliyoruz.

· Yerle bir edilen, haritadan silinen mahalleler,

· Sığınaklar ve çadır kentler altında füzelerle parçalanan bebekler,

· Kasten, hedef gözetilerek çökertilen sağlık ve altyapı sistemleri,

· Açlık, susuzluk ve ilaçsızlıkla baş başa bırakılarak yavaş bir ölüme mahkûm edilen milyonlarca sivil...

Görüş: Yapay Zeka ve İdeoloji
Görüş: Yapay Zeka ve İdeoloji
İçeriği Görüntüle

Uluslararası kuruluşlar, insan hakları örgütleri ve vicdanını tamamen kaybetmemiş devletler defalarca acil ve kalıcı ateşkes ilan edilmesi, sivillerin korunması için koridorlar açılması diye yırtınırken, Washington’daki karar alıcılardan yükselen tek ses, bu katliam makinesinin çarkları dönsün diye gönderilen milyarlarca dolarlık yeni silah paketlerinin onaylanması ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde barış girişimlerini engelleyen o fütursuz veto oylarının tıkırtısı olmuştur.

Bu bağlamda Donald Trump’ın ve onun açtığı yoldan ilerleyen diğer Amerikan yönetimlerinin bölge politikaları, sadece başarısız, hatalı veya eleştirilebilir dış politika tercihleri değildir; onlar, küresel ölçekte işlenen bir insanlık suçunun doğrudan finansörü, lojistik sağlayıcısı ve siyasi mimarıdır.

Başarıyı sahiplenenler, enkazın altındaki çığlıkların sorumluluğunu alabilir mi?

Trump’ın "Ben olmasaydım..." cümlesi, şu can alıcı ve tarihsel soruyu sormayı zorunlu kılmaktadır: Mademki Ortadoğu’daki bu kanlı statükonun, bu işgal ve apartheid rejiminin tüm "başarısını" ve hamiliğini tek başına sahipleniyorsun; o halde her gün enkaz altından çıkarılan çocuk cesetlerinin, hastane koridorlarında feryat eden annelerin ve nesilleri yok edilen bir halkın ahının hukuki, siyasi ve ahlaki sorumluluğunu da üstlenmeye cesaretin var mı?

Demokratik ve adil bir liderlik vizyonu, sadece siyonist lobilerin, silah baronlarının ve petrol şirketlerinin arkasını sıvazlamaktan, haritalar üzerinde sömürgeci kalemlerle çizgiler çekip imza dağıtmaktan ibaret değildir. Güçlü devletlerin attığı her kibirli, hesapsız adım, mazlum coğrafyalarda milyonlarca insanın en kutsal hakkı olan yaşam hakkının gasp edilmesi, geleceğinin çalınması anlamına gelir. Eğer bir başarı hikayesi yazıyorsanız, o hikâyenin sayfalarından damlayan kanın da hesabını vermek zorundasınız.

Amerikan dış politikasının kanlı mirası ve küresel riyakarlık

Amerikan dış politikasının son birkaç on yılına dönüp baktığımızda, arkasında bıraktığı tek mirasın kan, gözyaşı, kaos ve istikrarsızlaştırılmış coğrafyalar olduğu gün gibi ortadadır.

[Washington Siyasi Kararları]

Irak: "Demokrasi getirme" yalanıyla işgal, 1 milyondan fazla sivil ölüm, mezhep savaşları.

Afganistan: On yıllara yayılan kör bir iç savaş, yıkım ve ardından kaderine terk edilen bir halk.

Suriye: Jeopolitik çıkarlar uğruna körüklenen iç savaş, milyonlarca mülteci, insani felaket.

Filistin: Uluslararası hukuku hiçe sayan Kudüs kararları, işgale sınırsız açık çek.

Büyük güçlerin Washington’daki steril, klimalı odalarda, lüks masalar etrafında aldığı her jeopolitik karar, Ortadoğu’da halkların güvenliğini, egemenliğini ve asgari yaşam standartlarını vahşice ellerinden almıştır.

Uluslararası hukuk; savaş zamanlarında dahi sivillerin, hastanelerin, okulların, mülteci kamplarının ve ibadethanelerin dokunulmaz olduğunu, buralara yapılacak saldırıların açıkça savaş suçu teşkil ettiğini söyler. Ancak modern dünya düzeni, ABD’nin koruma kalkanı altındaki bir yapının bu kuralları nasıl fütursuzca, küstahça çiğnediğini, uluslararası mahkemelerin (UAD ve UHM) kararlarıyla nasıl açıkça alay ettiğini çaresizlik içinde izlemektedir.

Bugün dünyayı yöneten bu statüko, tam anlamıyla bir çifte standart, ikiyüzlülük ve riyakarlık abidesidir. İnsan hakları ilkeleri Ukrayna’da farklı, Tayvan’da farklı, söz konusu Gazze veya Ortadoğu olduğunda tamamen farklı işletiliyorsa; batılı egemenlerin dillerinden düşürmediği "kurallara dayalı dünya düzeni" ve "evrensel değerler" retorikleri, küresel kamuoyunu uyutmak için sergilenen ikiyüzlü bir tiyatrodan başka bir şey değildir. Acıyı çekenin, bombayı atanın ve kurbanın kimliğine göre pozisyon alan bu çürümüş sistem, küresel adalet anlayışını tamamen katletmiştir.

Tarihin en büyük mahkemesi: İnsanlığın ortak vicdanı

Tarih, askeri üstünlüğün ve teknolojik barbarlığın kalıcı bir zafer getiremeyeceğini kanıtlayan imparatorlukların çöplüğüyle doludur. En gelişmiş füzeler, yapay zekayla donatılmış akıllı bombalar, nükleer tehditler ya da milyarlarca dolarlık savunma bütçeleri, katledilen tek bir masum çocuğun hayatını geri getirmeye yetmez; yıkılan kadim şehirlerin hafızasını, toprağa gömülen umutları geri döndüremez. Gerçek büyüklük ve devlet aklı, daha fazla ölüm kusmak, daha sofistike silahlarla yıkım üretmek değil; adaleti, eşitliği ve kalıcı bir barışı tesis edebilmektir.

Donald Trump ve onun militarist, sömürgeci zihniyetini paylaşan tüm küresel liderler, tarihe sadece kazandıkları kirli seçimlerle, imzaladıkları kanlı anlaşmalarla ya da arkalarına aldıkları finansal güçlerle geçmeyecekler. Onlar, insanlığın ortak vicdanında bıraktıkları kapkara lekelerle, onay verdikleri katliamlarla ve yıktıkları dünyalarla anılacaklar.

Günün sonunda;

Hiçbir koltuk ebedi değildir, hiçbir askeri güç mutlak değildir ve hiçbir tiran tarihin o acımasız muhasebesinden muaf değildir.

Tarihin kaçınılamaz o büyük mahkemesinde ne lobilerin kirli paraları ne medyanın manipülasyon gücü ne de silahların soğuk namlusu geçer akçedir. O mahkemede sorulacak tek, çıplak ve sarsıcı bir soru vardır:

Güç elinizdeyken, dünya sahnesindeyken insanlığı, adaleti ve barışı mı büyüttünüz; yoksa kendi bencil, bön ve jeopolitik hesaplarınız için dünyayı ve masum halkları ateşe mi verdiniz?

Bu soru, sadece bugün meydan okuyan Donald Trump için değil; güce tapıp adalete sırtını dönen, mazlumların çığlığına kulaklarını tıkayan tüm küresel zorbalar ve onların işbirlikçileri için geçerlidir. Çünkü tarih; korkakları, barbarları, muktedirleri ve yıkım getirenleri değil; güce karşı adaleti, zulme karşı insan onurunu ve her şeye rağmen vicdanı savunanları yazacaktır. Kibirli liderlerin isimleri unutulup giderken, onların yarattığı enkazın hesabı er ya da geç insanlığın vicdan terazisinde sorulacaktır.

Yazar: Dr. Hüseyin Dursun Öğretim Üyesi