Bütün insanlık tarihi içindeki derinliğine ve genişliğine insan oluşları, “tek fert”te tecelli eden hakikatin ve zaman gayesinin temsilcileri olarak, “tek ferd”in kadrosudurlar. Bu tek fert, topyekûn zaman ve mekânın emrine verildiği, varlığın yüzü suyu hürmetine yaratıldığı, Gaye İnsan ve Ufuk Peygamber olarak Allah’ın Sevgilisi’dir. Hakikat-i Ferdiyye, Ferdin Hakikati-Ferd Hakikati… Her Peygamber’de her birinde her birinin hissesi bulunmak üzere, bir hikmet tecelli etmiştir. Resûller Resûlü’nde ise, bütün hikmetlerin toplamı… Ferdin Hakikati... Ferdî hikmetin aslı!..

Ferd: Tek, bir, yektâ. Eşi, benzeri olmayan… Ferdâ: Tek oalrak. Yarın. İSTİKBÂL… Ferîd: Yektâ, benzeri bulunmayan. Benzeri pek nâdir bulunan. Evliya. Yalnız ve münferid. Zamanında eşine rastlanmayan. Akrân ve emsâli yok. Kendi reyi ile hareket eden.

Şeriat, Tarikat, Hakikat: Zâhir, Bâtın, Hak ile birlikte müşahede… Herkesin hakikatinin kendisine olması bakımından, Hak ile halkı birlikte müşahede noktası, “Cem-ül cem; hakikatlerin hakikati” dedikleri makamdır… Şeriatte “seninki senin, benimki benim”, Tarikatte “seninki senin, benimki de senin”, Hakikatte ise “ne seninki senin, ne benimki benim, hepsi Allah’ın”… Hakikat-i Ferdiyye davası, “Allah nurunu tamamlayacaktır, kâfirler istemeseler de” ölçüsü ile birlikte göz önünde tutulursa, İSTİKBÂL İSLÂMINDIR mânâsının kendi içinde tekrar tekrar teyidi görülür.

(Her nebiye bağlı hususî bir velâyet şekli vardır. Derecelerin nihayeti, Allah’ın Sevgilisi’ne bağlı olandır. Bu derece ZÂTÎ TECELLİ mertebesidir... Bu mertebede, Allah'ın isimleri, Allah'ın sıfatları ve hâdiselere yer yoktur. Böylece en mahrem visâl ve hakiki vecd meydana gelir.)

"Ben ahlâkî yücelikleri tamamlamak için gönderildim" buyuran Allah Sevgilisi'nde, hem Şeriat'ın ve hem de Velâyet'in kemâli... O'ndan sonra peygamberlik yok, sadece onun nuruna verâset var... VERÂSET'in ne olduğu ve vaktin ve hâlin icabına nazaran "anlayış"ı yenilemenin içyüz mânâsı anlaşılıyor mu?..

Kendinden zuhur-fütuhî hikmet... Salih Peygambere nisbet edilen Fütuhî hikmet: Salih kelimesindeki "fütuhî" hikmetin aslı... Bu hikmetin ona nisbet edilmesindeki sebep, hiç beklenmedik zamanda dağın yarılarak içinden bir deve çıkması ve böylece ümmetinin ona inanmak için istediği mucizenin gerçekleşmesi, bu suretle fethe mazhar olması... "Fütuhî hikmetin aslı", aynı zamanda "kendinden zuhur" hikmetinin mânâsını kapsar... Bu hususa geçmeden önce, 1979'da Büyük Doğu Mimarı'nın tarafımıza ithafının başlangıcına bakalım:

- "Hiç beklemediğim bir zamanda, hiç beklemediğim bir mekândan bir ışık fışkırdı... Daima böyledir. Allah'ın tecellileri, yapmacıksız ve zorlamasız, boynunuz bükük, köşenizde otururken görünüverir."

Allah, bir şeyin olmasını dileyince ona OL der ve o da olur... Şu hâlde bir şeyin olması için "emir veren" Zât, onun iradesi ve bir de "Kün-Ol" emri lâzımdır. Eğer bu Zat ile onun bir şeyin oluvermesini dileyen, "İrade"si ve olacak şeye hitap ve teveccüh eden "Kün-Ol" emri olmasaydı, o şey de var olmazdı... Bundan sonra böylece bu şeyde üçlü bir birlik meydana geldi. Bu sebeple bu birlik tarafından onların yaratılması ve varlık ile vasıflanması gerçekleşti... Bu gerçekleşme de, önce kendisine emrolunan şeyin, Allah bilgisindeki suretine, sonra bu suretin "Kün" emrini işitmesine ve daha sonra işittiği emre itaat etmesine bağlıdır. Şu hâle göre, "Yaratan"ın üçlü birliği, "Yaratılan"ın üçlü birliğiyle karşılaştı...

Yaratılan şeyin yokluktan var olmasında onun sabit olan zâtı, kendisini icad edenin zatına, bu hitabı işitmesi Yaratan'ın iradesine ve Yaratan'ın ona var olması için verdiği emre uyarak varlığı kabul etmesi de Hakk'ın "Kün" emrine karşılık düştüğü için, o şey de var olmuştur... Demek oluyor ki, Allah yaratılış işini yaratılan şeye nisbet etti... Eğer Allah'ın "Ol" emrine karşı o şeyin kendi nefsinde var olmak kuvveti olmasaydı, yaratılamazdı; şu hâlde o şey önce yok iken yaratılış emrini işitince zuhura geldi... Bu izâha nisbetle Allah, ispat etti ki, kendisine düşen iş, sadece yaratacağı şeye emir vermektir; nasıl ki Kur'ân'da "Biz bir şeyin olmasını dilediğimiz vakit ona Ol deriz ve o da olur" meâlindeki âyette kendi nefsinden haber vermekle beraber, kendi emriyle olan yaratılış keyfiyetini yaratılan şeyin nefsine nisbet etti.

Kün: "Ol" mânâsında emir... Künâ: Arâzî… Arâzî: Ekilen yerler. Yerler... Arz: Yeryüzü. Dünya... Gabrâ: Yeryüzü. Nebat envaından bir nevi... Gabir: İstikbâl.

Eşyanın zuhura gelmesi, yâni emri işitince kendinden ortaya çıkması, söz konusu üç şarta bağlı olmakla beraber, bu yaratılışı, Ehadiyet mertebesinde ve İlâhî bilgide mevcut olan bâtınî suretlerinin "Kün" emriyle zâhir kisvesine bürünüşüdür; bu mânâda anlaşılmak şartıyla, o şey "yok bir var" iken, emri işitince kendi nefsini yarattı... Bu bahsin harikulâde misâli de şudur:

- "Nasıl ki kendisinden korkulan ve isyan edilmesi mümkün olmayan bir âmir kölesine "kalk" der, köle de efendisinin emrine uyarak derhal kalkar. Bu kalkma keyfiyetinde efendisinin ona emir vermesinden başka bir şey yoktur. Kalkma ise, efendinin fiilinden değil, ancak kulun fiilindendir. Demek oluyor ki, yaratılışının aslı "teslis-üçleme" üzerinedir; irade ve emir Allah tarafından, oluş keyfiyeti de mahlûk tarafından olmak üzere üç esasa bağlıdır."

Kendinden zuhur!..

Allah Said'ler hakkında, "Rab'ları onlara Rahmet ve Rıddvanı ile müjde verir" buyurdu... Şakî'ler hakkında da, "Ey sevgili Resûlüm, sen onları elemli azap ile müjdele" dedi... Bu hâle göre her zümrenin çehresinde, onların nefislerinde bu sözlerle beliren şey tesirini gösterdi; onlar üzerinde ancak bâtınlarındaki kavramlardan nefislerinde yerleşmiş olan şeyin hükmü âşikâr oldu ve neticede istidatlarının gerektirdiği hâlden başka bir şey tesir etmedi, "tekvin-var oluş" da kendinden oldu... Ve geldik, felâh ve salâh yolunda İbda mimarisini inşâ ederken, İslâm tasavvufu ve Batı tefekkürü kanatları arasında ikinciyi birincinin önünde hesaba çeken ve hakikatleri aslına irca eden anlayışımızın bahis mevzuu içindeki yerine:

Şuur Nedir? Şuur Nedir?

-Her kim kendinden oluş hikmetini anlar ve bunu kendi nefsinde tatbik ile tekvin sırrını kendinde görürse, başkalarıyla ilgilenmekten nefsinde rahat bulur ve nefse gelen hayır ve şerrin yine kendinden geldiğini bilir. Burada hayırdan maksadım kulun tabiat ve mizacına ve isteğine uygun olan şeyler, şerden kasdım da onun hoşuna gitmeyen ve mizacına aykırı düşen reydir. İşte bu görüşe eren kimse bütün varlıkların mazeretlerini takdir eder ve her ne kadar onlar tarafından bir özür beyân edilmemiş olsa bile bunu kendisi anlar ve bilir ki nefsinde zuhura gelen her şey yine kendisinden oldu. Nitekim bu hakikat, "ilim malûma tâbidir" düsturuyla ifâde edilmiştir."

Salih Mirzabeyoğlu, İbda Diyalektiği, s. 108-113