Silsile-i Aliyye’nin beşinci altın halkası olan Mevlânâ Câ’fer-i Sâdık hazretleri, Hicri 80 (bazı rivayetlerde 83) senesinde Medine-i Münevvere’de doğmuştur. Babası, silsilenin dördüncü halkası olan Muhammed Bâkır hazretleri; dedesi ise Zeynelâbidîn hazretleridir.

Onun nesebindeki en mühim hususiyet, Hz. Ebû Bekir (r.a) efendimize olan bağıdır. Annesi Ümmü Ferrâ, Hz. Ebû Bekir’in torunu Kāsım bin Muhammed’in kızıdır. Câ’fer-i Sâdık hazretleri, bu bağı "Ebû Bekir beni iki defa doğurdu" buyurarak tescillemiştir. O, "Sıddîkî" neşveyi bizzat damarlarında taşımış ve bu yolu mühürlemiştir.

"Sâdık" İsminin Hakikati

Ona "Sâdık" lakabı bizzat Resûlullah (s.a.v) tarafından -işaret yoluyla- verilmiştir. Döneminde ortaya çıkan yalancıların (Kezzâb) iftiralarından ve din adına uydurulan yalanlardan ümmeti koruduğu için bu lakapla anılmıştır.

İlimdeki Makamı

Câ’fer-i Sâdık hazretleri, İslami ilimlerin her dalında bir "umman" kabul edilir. Silsiledeki büyüklüğü, sadece tasavvufi bir neşve değil, aynı zamanda şeriat ilimlerindeki mutlak otoritesidir.

  • İmam-ı Azam ile Münasebeti: Ehl-i Sünnet’in en büyük fıkıh dehası İmam-ı Azam Ebû Hanîfe, onun talebesidir. İmam-ı Azam, onun ilim meclislerini öyle büyük bir tazimle anlatır ki; fıkhın ruhunu ondan aldığını beyan eder. Bu durum, "Tasavvufun, şeriatın özü olduğu" hakikatinin tarihteki en büyük ispatlarındandır.

  • Hadis İlmi: O, hadis rivayetinde "sika" (en güvenilir) kabul edilen, cerh ve tadil imamlarının (İbn Maîn, Nesâî vb.) ittifakla övdüğü bir isimdir. Babasından ve dedesinden aldığı "altın zincir" (Silsile-i Zeheb) ile naklettiği her söz, ümmet için tartışmasız delildir.

Cafer6 75Laq11V

Mevlânâ Câ’fer-i Sâdık hazretlerinin cemiyet planındaki en mühim duruşu, ferdin kendi nefsinden başlayarak toplumun tüm katmanlarına sirayet eden bir ihlas ve sadakat inşasıdır. Dönemin muktedirlerine karşı asla boyun eğmemiş, kendisine sunulan dünyevi makamları ve halifelik tekliflerini ilmin izzetini korumak adına reddetmiştir. "Zaman, kılıç sallama zamanı değil, iman kurtarma ve kafa kâğıdını yenileme zamanıdır" fehvasınca, asıl mücadelenin zihinlerde ve kalplerde verildiğini ilan etmiştir. Halifelerin huzuruna çıktığında, onların heybetinden çekinmek şöyle dursun, onlara hakkı ve adaleti hatırlatan nasihatleriyle bizzat otoritenin kendisini sarsmıştır. Onun bu tavrı, "ilim adamının saray kapısında değil, saraydakilerin ilim kapısında olması gerektiği" düsturunun tarihteki en keskin örneklerindendir.

Talebelerine ve evladına bıraktığı beş sınıftan sakınma vasiyeti, bugün de kulaklara küpe mahiyettedir. Yalancıyı seraba benzeten, ahmağı fayda verecekken zarar veren bir külfet olarak niteleyen, cimriyi en muhtaç anında terk edecek bir vefasız gören, korkağı seni ve kendini tehlikede teslim eden bir zayıf olarak tanımlayan ve fasığı seni bir lokma ekmeğe satacak kadar alçalan biri olarak vasıflandıran bu ölçüler, tamı tamına bir sosyal süzgeç hükmündedir.

Takvimler Hicri 148 yılının Şevval ayını gösterdiğinde, altmış sekiz yıllık bu bereketli ömür, vuslatla nihayete erdi. Vefat haberi Medine sokaklarını yasa boğmuş, cenazesi muazzam bir cemaatle, babası ve dedesinin de medfun bulunduğu Cennetü’l-Bakî kabristanına defnedilmiştir. Onun toprağa düşmesiyle silsiledeki feyiz akışı kesilmemiş; emanet bir koldan evladı Mûsâ Kâzım hazretlerine, diğer koldan ise "üveysî" bir tecelli ile Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerine manen devrolmuştur.

Mevlânâ Câ’fer-i Sâdık hazretlerinin bıraktığı manevi miras, madde ile manayı, akıl ile kalbi, şeriat ile hakikati birbirinden ayırmayan bir bütünlük arz eder. O, Silsile-i Aliyye’nin altın halkası olarak, kendisinden sonraki nesillere sadece bir tarikat silsilesi değil, aynı zamanda eşyaya nasıl bakılacağını, hadiselerin nasıl okunacağını ve küfür ile nifak karşısında nasıl bir "sadakat kalesi" kurulacağını talim etmiştir. Onun vefatıyla bedeni Cennetü’l-Bakî’nin topraklarına sığınmış olsa da, kurduğu bu ruh nizamı kıyamete kadar sürecek bir irşad meşalesi olarak yanmaya devam etmektedir.