Nasıl yaşamamız gerektiğini söyleyip duran ne çok insan var; söylediklerine bir süre kulak verirseniz, hayatın gerçekliği ile çatışmaya giriyor ve ufak ufak streslenmeye başlıyorsunuz.

Zamane akıl hocalarının dediğine göre huzurlu bir hayat yaşamamız için, sorumluluklarımızın gereği olarak zorunlu şekilde üstlendiğimiz işleri, gerilimleri, sıkıntıları elimizin tersiyle süpürüp bir kenara atmamız gerekiyor! Ama kolay olan her zaman doğru olan olmuyor! Bu sıkıntılar olmayınca her şeyin daha kolay olacağını biz de biliyoruz elbette! Ama bizim sizin millete akıl vererek kazandığınız paralarla kurduğunuz o kemiksiz dünya gibi bir dünyamız yok. Bizim insan olmaktan kaynaklanan görevlerimiz var ve mutlu olacağız diye onlardan kaçamayız, kaçınamayız.

“Sen dümensiz, küreksiz bir kayık gibi başı boş yelken açmış gidiyorsun. Halbuki hayat yolu, bir yarış ihtirasıyla koşularak geçilmez. Menzilin neresi? Dur biraz, dinlen, pusulanı aç bak, gittiğin yeri gör! Herkes bir teknenin sahibidir ve hayat seferi esnasında onu idareden mesuldür… dur biraz, etrafını araştır ve teknene, görülmesi, bilinmesi icap eden kıymetleri bul ve yerleştir!” diye yazmış merhum Samiha Ayverdi, ‘İnsan ve Şeytan’ isimli kitabında.

Doğrusu şu ki biz mutluluğu sizin işaret ettiğiniz yerde aramıyoruz. Sizin mutluluk dediğiniz şeyle bizim hakikatimiz hiçbir noktada örtüşmüyor. Sıkıntılarımızdan kurtulmak gibi bir arayış içinde de değiliz esasen; çünkü o sıkıntılar bizim sorumluluklarımızdan kaynaklanıyor. Dediğinizi yapıyor olsaydık muhtemel ki yine mutlu olamazdık, çünkü sorumluluklarını yerine getirmemiş, hakikatinden kaçmış insanlar olurduk.

Biz sorumluluklarımızdan kaçarak ya da hayatımızı mesela yeryüzünü kedere boğan acılardan, adaletsizliklerden, zulümlerden tamamen yalıtarak değil; bunları içimize çekerek, bunlarla yüzleşerek ve ne kadar zor olursa olsun halimizden razı olarak ancak kendimizi doğru yerde ve bütün hissedebiliriz.

Bütün hissetmeden, daha doğru deyişle hayatın bütünsel hikayesi içinde kendimizi yerinden, rolünden, hikayesinden razı tamamlayıcı bir parça gibi hissetmeden mutlu olamayız. Bu zordur, çünkü bizim mutluluk dediğimiz şey çileli bir yolun sonundaki rıza makamında, halinden razılık bilincindedir.

Rıza sahibi bir nazar hiç yüksünmeden bir yandan derdini sineye çekerken, bir yandan da hadisat ile yavaş yavaş barışır, yaşananların keskin uçlarını yumuşatır, her şeyi kendi hakikati, işlevi içinde kavramaya, anlamlandırmaya başlar. Murad-ı ilahi tefekkürüyle her şeyi birbirine bağlar ve derdini sevmeye başlar. Bu yoldan yürümek, mutluluğu akıştan kopmaya, gerçeklerden kaçmaya, dertsiz ve bağlantısız bir dünya kurmaya, bir anlamda madalyonun diğer yüzüne körleşmeye ve sağırlaşmaya bağlayan post-modern metafizik illüzyonlara karşı, hakikati bütün tecelli ve görünümleri ile birlikte içine çeken bir hakikat şuurunu, bir bütünsel nazarı kişiliğin temeli olarak inşa etmek demektir.

Carl Vett’in 1925 yılı İstanbul’unda Kelamî Dergahı’nda geçirdiği günleri anlattığı kitabı ‘Dervişler Arasında İki Hafta’ kitabından muazzam ifadeler: “Şeyh pencereden dışarıya, masmavi gökyüzüne uzanan Alemdağı’na bakarak: ‘Biraz bana doğru yaklaş’ dedi. ‘Buradan uzaktaki bu muhteşem dağı görebiliyorsun. Şimdi başını biraz sağa çevir. Artık onu göremiyorsun çünkü dışarıdaki incir ağacının yaprağı görmeni engelliyor. İşte Allah hakkındaki irfan da böyledir. Hayatımızı meşgul eden küçük şeyler büyük bir şeyi görmemizi engeller!” Vett’in sözünü ettiği Şeyh, Esad Erbilî hazretleridir. (İthafından başlayarak kitabı okumanızı naçizane öneririm)

Yapay zeka yarışında Çin ABD'yi yakaladı mı?
Yapay zeka yarışında Çin ABD'yi yakaladı mı?
İçeriği Görüntüle

Gökhan Özcan, Yeni Şafak