Üstad Necip Fazıl Kısakürek, şiirleri, tiyatro eserleri, konferansları ve Büyük Doğu fikriyatıyla Türkiye'nin fikir hayatında derin izler bıraktı. Onun şahsiyetini anlamak için eserleri kadar hayatına şahitlik eden insanların anlattıkları da önem taşıyor. Matbaada sabahlayan, Anadolu'da binlerce kişiye hitap eden, mahkemelerde fikirlerini savunan Necip Fazıl'ın dostlarına karşı gösterdiği vefa, çalışma disiplini, sertliği ve merhameti bu hatıralarda bir arada görülüyor.

Muhammet Emin Özkan'dan Hüseyin Arı'ya, Abdülkadir Abdülselamoğlu'ndan Saffet Solak'a ve Salih Mirzabeyoğlu'na kadar farklı dönemlerde Üstad'la yakınlık kurmuş isimlerin anlatımları, Büyük Doğu mücadelesinin insani ve tarihî taraflarına ışık tutuyor.

Kayseri'den Anadolu'ya yayılan Büyük Doğu

Abdülkadir Abdülselamoğlu, Necip Fazıl'la 1950 yılında tanıştığını anlatıyor. O günlerde Kayseri'deki Büyük Doğu Fikir Kulübü'nün müdavimleri, Üstad'ın eserlerini okuyup mecmuasını takip ediyor, şehirde fikir faaliyetleri düzenliyordu. Üyelerin önemli bir kısmı esnaftı. Necip Fazıl'ın Kayseri'ye davet edilmesi üzerine davetiyeler dağıtıldı ve eski bir hanın salonunda verdiği konferans büyük alaka gördü.

Üstad Necip Fazıl'ın kaleminden Hz. Hüseyin ve Kerbela
Üstad Necip Fazıl'ın kaleminden Hz. Hüseyin ve Kerbela
İçeriği Görüntüle

Abdülselamoğlu'nun hatıralarında Üstad'ın hazırcevaplığı da öne çıkıyor. Kendisine bedeni maharetleriyle tanıtılan gençlerle karşılaşınca fikrî yönü güçlü bir genç görmek istediğini nükteli biçimde ifade ediyor. Yahya Kemal hakkındaki sert değerlendirmesinde ise şiirde kelime ustalığı kadar ruh çilesi ve büyük bir fikir hesabı aradığını hissettiriyor. (s. 324)

Hüseyin Arı'nın anlattıkları, Büyük Doğu'nun Kayseri ile İstanbul arasında kurduğu fikir bağını ortaya koyuyor. Arı, 1964'te arkadaşlarıyla kurdukları kulübün açılışı için Necip Fazıl'ı Kayseri'ye davet ettiklerini, sonrasında İstanbul'daki neşir faaliyetlerinde onunla çalıştıklarını belirtiyor. Üstad'ın gayesi, kendi tarih ve inanç köklerine bağlı, çağın ilim birikimine de sahip bir gençlik yetiştirmekti. (s. 326)

Necip Fazıl bazen günlerce idarehaneden ayrılmıyordu

Rafet Cingil, 1964-1965 yıllarında Büyük Doğu idarehanesindeki çalışmaları anlatırken Üstad'ın yoğun mesaisini öne çıkarıyor. Mecmuanın yazıları, tashihleri ve baskı hazırlıklarıyla bizzat ilgilenen Necip Fazıl, bazen günlerce idarehaneden ayrılmıyordu. Bir yazıyı düzeltirken başka bir yazıyı hazırlıyor, yeri geldiğinde matbaa çalışanlarına metin dikte ediyordu. Cingil'e göre onun fikrî üretim temposuna yetişmek kolay değildi. (s. 325)

Ali Gençgeç de 1965'te Büyük Doğu'nun hazırlanması sırasında Üstad'la çalıştı. Gedikpaşa'daki idarehanede temizliğe gösterilen dikkatten mecmuanın mizanpajına kadar birçok ayrıntıyı hatırlıyor. Necip Fazıl çoğu gece sabaha kadar çalışıyor, birkaç saatlik uykunun ardından yeniden yazılarına dönüyordu. Aynı dönemde konferanslarının hazırlığını sürdürüyor, haftalık mecmuanın her safhasını takip ediyordu.

Gençgeç'in anlattığı küçük bir hadise, bu titizliği özetliyor. Üstad, “mânâ” kelimesinin doğru yazılmasına büyük önem veriyordu. Bir sayıda kelime yanlış basılınca Gençgeç, baskı dağıtılmaya başladıktan sonra bile hatanın üzüntüsünü taşıdı. Necip Fazıl için bir harfin yazılışı, ifade edilmek istenen düşüncenin ayrılmaz parçasıydı. (s. 328)

Bir kelimenin hesabını soran müellif

Mehmet Tekelioğlu, 1973'te Esselâm kitabının dizgilerini takip etmeye başlamasıyla Üstad'ın yayın çalışmalarına katıldı. Necip Fazıl, eserlerinin Büyük Doğu Yayınları adıyla, düzgün kâğıda ve hatasız biçimde basılmasını istiyordu. Kitabın kapağına, dizgiye ve baskı kalitesine gösterdiği dikkat zaman zaman çevresindekileri zorluyordu.

Tekelioğlu, Çile'nin baskısında “adsız” kelimesinin “atsız” olarak çıkmasını ve bir başka metindeki “Seks Cinneti” ifadesinin “Seks Cenneti” şeklinde basılmasını hatırlatıyor. Bunlar Üstad'ın şiddetle itiraz ettiği hatalardandı. Şiirlerindeki kelimeleri de zaman içinde yeniden değerlendiriyordu. Tekelioğlu, “Kendime ben bile lanet ederim” ifadesinin sonraki baskıda “Kendime ben bile hayret ederim” olarak değiştirilmesini sorduğunda, Üstad'ın bunu dinî hassasiyetlerle açıkladığını aktarıyor. (s. 339-341)

Bu titizlik, kitapların yalnızca yazılmasıyla sınırlı kalmıyordu. Tekelioğlu'nun anlattığına göre Necip Fazıl dağıtıcıların ağır şartlarıyla mücadele ediyor, matbaa ve kâğıt temini için yollar arıyordu. Kâğıt sıkıntısı yaşandığında İzmit SEKA'nın kapısını çalması, neşriyatın devamı için her imkânı değerlendirdiğini gösteriyor. Ali Gençgeç ise satılamayan mecmuaların maddi sıkıntılar sebebiyle elden çıkarılmak zorunda kalındığını naklediyor. (s. 328, 338-340)

Gençlere hitap ederken alkıştan fazlasını istiyordu

Necip Fazıl'ın Anadolu konferansları, gençler üzerinde büyük tesir bıraktı. Mehmet Cemal Çiftçigüzeli, 1963'te Kilis'e davet ettikleri Üstad'ın konuşmasının geniş ilgi gördüğünü anlatıyor. 1969'da Erzurum'da düzenlenen bir başka konferansta ise salon tamamen dolmuş, dinleyiciler arasında farklı yaş ve mesleklerden insanlar bulunmuştu. Üstad, kalabalığın heyecanını görüyor fakat sözlerinin sürekli alkışlarla kesilmesinden rahatsız oluyordu. (s. 329-330)

Nevzat Kösoğlu'nun Ankara'daki bir konferansa dair hatırası da aynı noktaya işaret ediyor. Necip Fazıl, cümlesini tamamlamadan yükselen tezahüratlar sebebiyle birkaç kez konuşmasını durdurdu. Bir ara mikrofona yaklaşıp “Bir sigara içebilir miyim?” diye sordu. Kösoğlu'na göre bu tavır, kalabalığı susturarak sözün mânâsına dikkat çekme gayretiydi. Onu rahatsız eden, dinleyicilerin coşkusunun düşüncenin önüne geçmesiydi. (s. 331-332)

Kösoğlu, Üstad'ın bir kişiyle konuşurken dahi daha geniş bir cemiyet meselesini düşündüğünü belirtiyor. Güçlü sesi, vurucu benzetmeleri ve ani çıkışlarıyla kalabalıklara tesir eden Necip Fazıl, kendisini dinleyenlerden de aynı fikrî ciddiyeti bekliyordu. Bu sebeple gençlik faaliyetlerini yakından takip ediyor, üniversitelerde olup bitenleri soruyor ve karşısındaki genci düşünmeye zorluyordu.

Mahkeme salonunu fikir mücadelesine çevirdi

Avukat Muhammet Emin Özkan, Necip Fazıl'la Erenköy'deki komşulukları sayesinde tanıştı. Üstad, onun avukat olduğunu öğrenince Sokrates'in savunmasını okuyup okumadığını sordu ve okumasını tavsiye etti. Özkan, daha sonraki yıllarda Necip Fazıl'ın mahkeme müdafaalarını izlediğinde bu tavsiyenin önemini daha iyi kavradığını söylüyor.

Özkan'ın en ayrıntılı anlattığı dava, Sultan Vahidüddin kitabı sebebiyle açılan yargılama. Atatürk'e hakaret suçlamasıyla görülen davada Necip Fazıl 18 ay hapse mahkûm edildi. Özkan'ın anlatımına göre Üstad, mahkeme önünde kendi fikirlerini açıkça savunuyor, yazılı savunmasını yalnızca dosyaya vermekle yetinmeyip bizzat okumak istiyordu. Sözlerinin mahkeme heyeti üzerindeki etkisini görmek, onun açısından savunmanın bir parçasıydı. (s. 322-323)

Bir duruşmada savcının savunmayı dinlemekten sıkıldığını fark edince sert biçimde tepki gösterdi. Başka bir oturumda ise savcının kürsünün yüksekliğinden yakınmasını nükteli bir cevapla karşıladı. Bu şahitlikler, Necip Fazıl'ın mahkeme salonunda dahi hitabetini, soğukkanlılığını ve hazırcevaplığını muhafaza ettiğini gösteriyor.

Hüseyin Arı da İdeolocya Örgüsü ile bağlantılı davalarda Üstad'ın müdafaalarını takip etti. Necip Fazıl, kanun maddelerinin ötesinde adaletin ve hukukun dayandığı fikrî temeller üzerinde duruyordu. Bir savcıyla tartışmasında kanunu ezberlemekle hukukun felsefesini kavramak arasındaki farkı öne çıkarması, onun müdafaa anlayışını özetliyordu. (s. 326-327)

Sert mizacının yanında cömertliği ve vefası

Yakınlarının şahitliklerinde Necip Fazıl'ın sertliği kadar merhameti de yer buluyor. Muhammet Emin Özkan, Üstad'ın kendisini ziyarete gelenlerin yaşıyla veya makamıyla ilgilenmeden onlara kıymet verdiğini anlatıyor. Küçük bir çocukla bile ciddi biçimde konuşuyor, misafirinin ihtiyaçlarını düşünüyordu. Kendi yemediği hâlde misafirine yemek ısmarladığı, eline geçen imkânları başkalarıyla paylaştığı oluyordu. (s. 320-321)

Özkan'ın aktardığı bir hatırada, torununun okulda öğretmeninden haksız muamele gördüğünü öğrenen Necip Fazıl okul idaresini arayarak duruma müdahale ediyor. Başka bir olayda ise gece yarısı hastaneye giden yakınları için Prof. Dr. Ayhan Songar'dan yardım istiyor. Özkan, bu davranışları Üstad'ın dostlarına gösterdiği mesuliyetin örnekleri olarak hatırlıyor.

Mehmet Tekelioğlu da maddi darlık zamanlarında bile onun ikramdan vazgeçmediğini anlatıyor. Birlikte lokantaya gittiklerinde hesabı ödemeye çalışıyor, yanında bulunanların yemek yemesini önemsiyordu. Bunun yanında çalışma sırasında işini savsaklayanlara sert tepki verebiliyordu. Rafet Cingil'e göre Necip Fazıl özellikle gösteriş ve kendini beğenmişliğe tahammül edemiyor, hakiki ilim ve gönül ehline ise büyük saygı duyuyordu. (s. 325, 340-342)

İlim ve gönül ehline gösterdiği hürmet

Rafet Cingil’in hatıralarında Necip Fazıl’ın ilim ve gönül ehline gösterdiği hürmet açıkça görülür. Cingil, bir iftara giderlerken Ömer Nasuhi Bilmen’i de arabalarına aldıklarını, Üstad’ın yol boyunca kendisine büyük bir saygıyla hitap edip bazı fıkhî meseleler sorduğunu anlatır. Aynı hürmet, Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri’nin yakınlarından Muhib Efendi’ye karşı tavrında da görülür. Cingil’e göre Necip Fazıl, herkese karşı sert ve mesafeli davranan biri değildi; gerçek mânâda ilim, irfan ve gönül sahibi insanları gördüğünde tavrı yumuşar, onlara hususi bir saygı gösterirdi. (s. 325)

Bu hususu daha canlı biçimde ortaya koyan hatıra ise Mustafa Özer tarafından anlatılır. Yağmurlu bir günde Büyük Doğu idarehanesine geldiklerinde, kapıda nuranî yüzlü, yaşlı bir zatla karşılaştıklarını söyler. Kısa süre sonra Necip Fazıl içeri girdiğinde, o zata doğru birden büyük bir sevinçle yönelir; kollarını açarak yüksek bir muhabbetle “Muhip!” diye seslenir. Ardından çevresindekilere dönüp aynı ismi tekrar tekrar söylemesi, Muhib Efendi’ye duyduğu sevgi ve yakınlığı açıkça belli eder. Özer, çoğu zaman ciddi, çileli ve içine kapanık görmeye alıştığı Necip Fazıl’ı bu kadar neşeli, bu kadar içten ve taşkın bir muhabbet içinde ilk defa gördüğünü belirtir. Ona göre Üstad’ın yüzündeki sert çizgiler o anda adeta çözülmüş, yerini sıcak ve derin bir gönül bağına bırakmıştır. Bu hatıra, Necip Fazıl’ın manevî yakınlık duyduğu kimselere karşı ne kadar samimi, içten ve hürmetkâr olduğunu göstermesi bakımından son derece dikkat çekicidir. (s. 334-335)

Memleketin iktisadî ve içtimaî meselelerine de ilgi gösterdi

Murat Yerlikhan, tarım, köy hayatı ve kooperatifçilik meselelerinden söz açıldığında Necip Fazıl'ın konuyla yakından ilgilenmesi dikkatini çekmişti. Üstad, köyün meselelerini anlatacak bir gazete çıkarma düşüncesini dile getirdi. Bu hatıra, onun memleketin iktisadî ve içtimaî meselelerine de ilgi gösterdiğini ortaya koyuyor. (s. 344)

Edebiyatta ölçü, kültürde derinlik

Prof. Dr. Saffet Solak, Necip Fazıl'la 1946 yılında tıp öğrencisiyken tanıştı. Daha sonra İzmir'deki konferanslar vesilesiyle görüşmeleri devam etti. Solak'ın anlattığına göre bir sohbet sırasında Edebiyat Fakültesi hocalarından biri, "Necip Fazıl olmasaydı Türk Edebiyatı'nda hece vezni olmazdı." değerlendirmesinde bulundu. Solak, Üstad'ın bu övgüden memnun kalacağını düşünerek kendisine aktardı. Ancak Necip Fazıl, bu değerlendirmeyi yetersiz bularak sesini yükseltti ve "Necip Fazıl olmasaydı, Türk Edebiyatı olmazdı!" dedi. Üstad, şiirini yalnızca hece vezniyle sınırlayan bu yaklaşımı kabul etmiyor, ona gerçek kimliğini verdiğini de böyle ustaca belirtiyordu. (s. 336)

Solak'ın hastane hatıralarında Necip Fazıl'ın Fransızcası ve Batı kültürüne hâkimiyeti de yer alıyor. Prof. Frank'la yaptığı uzun sohbetler çevresindekileri etkiliyordu. Bunun yanında hazırcevaplığı ve hafızası dikkat çekiciydi. Gerektiğinde bir yazıyı doğrudan matbaa çalışanına dikte edecek kadar hızlı düşünüyor, fikirlerini kuvvetli benzetmelerle ifade ediyordu. (s. 337)

Son günlerinde de devam eden mücadele

Muhammet Emin Özkan, Sultan Vahidüddin kitabı sebebiyle verilen hapis cezasının Üstad'ın son dönemlerinde de gündemde kaldığını anlatıyor. Sağlık problemleri ağırlaşınca Prof. Dr. Ayhan Songar'ın yardımıyla raporlar hazırlanmış ve cezanın infazı ertelenmişti. Necip Fazıl, hastalıklarla mücadele ederken hukukî meselelerle de uğraşmayı sürdürüyordu. (s. 323)

Hatıraların ortaya koyduğu Necip Fazıl

Bu şahitliklerde aynı şahsiyetin birçok cephesi birleşiyor: bir kelimenin yanlış basılmasına öfkelenen titiz müellif, mecmuasını çıkarmak için matbaada sabahlayan fikir adamı, alkıştan önce anlaşılmak isteyen mütefekkir, gençlerin yetişmesine emek veren dava adamı, mahkemede sözünü esirgemeyen müdafi ve yakınlarının sıkıntısıyla ilgilenen vefalı dost.

Necip Fazıl'ın bıraktığı Büyük Doğu mirasını anlamak, eserlerinin yanında bu hayat mücadelesini de görmeyi gerektiriyor. Yakınlarının anlattıkları, onun fikrî iddialarını hayatın içinde nasıl taşımaya çalıştığını ve uğruna ne ölçüde emek verdiğini gösteriyor. Bu sebeple söz konusu hatıralar, hem Üstad'ın şahsiyetine hem de Türkiye'nin yakın dönem fikir tarihine dair değerli şahitlikler olarak önemini koruyor.

Necip Fazıl'ın fikir çilesi, mücadele azmi ve şahsiyeti

Salih Mirzabeyoğlu, Necip Fazıl'ı fikirlerini yalnızca anlatan değil, bütün hayatıyla yaşayan ve davasının ıstırabını taşıyan bir şahsiyet olarak tasvir eder. 1979 yılında Üstad'ın evinde gerçekleşen bir sohbeti anlatırken, onun yıllardır karşılaştığı hayal kırıklıklarından ve Büyük Doğu davasının yeterince anlaşılamamasından duyduğu rahatsızlığa dikkat çeker. Necip Fazıl, karşısındaki insanların samimiyetini anlamaya büyük önem veriyor, özellikle davasına sahip çıkmak isteyen gençleri dikkatle dinleyerek fikirlerini sorguluyordu. Mirzabeyoğlu, Üstad'ın kendisine "Senle çok çetin pazarlıklarımız olacak!" dediğini aktarır. Onun için yaşın ve makamın değil, fikrin ve fikre bağlılığın esas olduğunu, gençlerle dahi yaşça denk bir insanla konuşur gibi ciddi meseleleri tartıştığını belirtir. (s. 29-31)

Mirzabeyoğlu'nun üzerinde durduğu bir başka husus, Necip Fazıl'ın ilerleyen yaşına rağmen kaybetmediği heyecanı ve mücadele kudretidir. Üstad'ın sakin ve neşeli hâllerinde yaşını belli eden bir ihtiyar gibi göründüğünü, ancak öfkelendiği zaman âdeta gençleştiğini anlatır. Özellikle inandığı davaya karşı gösterilen samimiyetsizlikler karşısında sesi gürleşiyor, bakışları keskinleşiyor ve bütün varlığıyla tepki gösteriyordu. Mirzabeyoğlu, bu öfkeyi sıradan bir kızgınlık olarak değil, Üstad'ın imanından ve fikir çilesinden doğan bir hassasiyet olarak değerlendirir. Yıllar boyunca karşılaştığı engeller ve vefasızlıklar, onun mücadele iradesini ortadan kaldırmamıştı. Necip Fazıl, ömrünün son dönemlerinde bile gençlerin taşıyamadığı bir heyecanı muhafaza ediyor, fikirlerinin hayata geçirilmesi için aynı şevkle mücadele ediyordu. (s. 30-31)

Mirzabeyoğlu, Necip Fazıl'ın en fazla önem verdiği meselelerden birinin, fikrin ezberlenmesi değil, anlaşılması ve şahsiyet hâline getirilmesi olduğunu vurgular. Üstad'ın "Ben söylüyorum diye değil, ben anlıyorum diye yazın" sözünü aktararak onun taklitçiliğe değil, fikrî idrake kıymet verdiğini belirtir. Necip Fazıl'a göre Büyük Doğu, yalnızca okunacak veya tekrar edilecek bir düşünceler bütünü değil, insanın bütün meselelerine yön verecek bir dünya görüşüydü. Onun asıl gayesi, kendisini öven yahut sözlerini tekrarlayan insanlar yetiştirmek değil, ortaya koyduğu fikirleri anlayan, kendi nefsinde muhasebe eden ve hayatın meselelerine tatbik edebilen şahsiyetler yetiştirmekti. Mirzabeyoğlu'nun anlatımlarında Necip Fazıl, fikir ile aksiyonu birleştiren, insanı sürekli düşünmeye ve kendisiyle hesaplaşmaya çağıran, inandığı hakikati hayatının merkezine yerleştirmiş bir mütefekkir olarak öne çıkar. (s. 23-25)

Kaynak: Necip Fazıl, Doğumunun 100. Yılında, Kültür Bakanlığı, 2004 / Necip Fazılla Başbaşa, Salih Mirzabeyoğlu, İbda Yayınları

Hazırlayan ve derleyen: Baran Dergisi