Ekran çocukluğun yerini alıyor
Çocukluk bir zamanlar sokakta oyunla, aile içinde sohbetle, mahallede arkadaşlıkla ve kitapla şekilleniyordu. Bugün ise çocukların önemli bir kısmı boş zamanının büyük bölümünü telefon, tablet ve bilgisayar ekranları karşısında geçiriyor. Dijital dünya, çocuğun hayatında yardımcı bir araç olmaktan çıkarak günlük hayatın merkezine doğru ilerliyor.
TÜİK araştırmasına göre çocukların yüzde 25,5’i ekran başında daha fazla zaman geçirdiği için ailesiyle daha az vakit geçiriyor. Yüzde 18,6’sı arkadaşlarıyla daha az görüşüyor ve daha az oyun oynuyor. Çocukların yüzde 34,4’ü daha az kitap okuduğunu, yüzde 33,3’ü ise daha az ders çalıştığını ifade ediyor.
Bu rakamların işaret ettiği mesele yalnızca eğitim başarısındaki düşüş değil. Çocuğun aileyle kurduğu bağın, arkadaşlık tecrübesinin, sabır isteyen okuma alışkanlığının ve gerçek hayatla temasının giderek zayıflaması söz konusu.
Ailenin yerini algoritma alıyor
Dijital platformlar çocukların ne göreceğine, ne dinleyeceğine, neye güleceğine ve kimi örnek alacağına giderek daha fazla tesir ediyor. Böylece anne-babanın, öğretmenin ve yakın çevrenin çocuk üzerindeki terbiyeci ve yönlendirici rolünün karşısına algoritmalar çıkıyor.
Çocuğun karşısına sürekli yeni görüntüler, kısa videolar ve tüketim nesneleri çıkaran sistem, dikkati parçalayarak sürekli uyarılma ihtiyacı meydana getiriyor. Sabır, bekleme, uzun süre bir işe yoğunlaşma ve emek vererek öğrenme gibi alışkanlıklar bu ortamda giderek daha fazla aşınıyor.
Bunun yanında dijital kültür çocuklara hayatın ölçüsünü de yeniden tarif ediyor. Takipçi sayısı itibarın, pahalı eşya başarının, görünürlük ise değerli olmanın ölçüsü gibi sunuluyor. Çocuk daha küçük yaşlarda kendisini başkalarının hayatıyla kıyaslamaya, sahip olduklarıyla değil sahip olamadıklarıyla meşgul olmaya başlıyor.
Maneviyattan koparılan çocuk ekrana teslim ediliyor
Meselenin yalnızca teknoloji ve aile üzerinden ele alınması da tabloyu eksik bırakıyor. Türkiye’de uzun yıllardır hâkim olan Batıcı, pozitivist ve Kemalist eğitim anlayış, çocuğu ahlâk ve mâneviyat merkezli bir şahsiyet terbiyesinden uzaklaştırıyor.
İnsanı yalnızca dünyevî başarı, meslek, diploma ve ekonomik üretkenlik üzerinden değerlendiren materyalist anlayış, çocuğa “niçin yaşamalıyım?”, “hangi ölçüye göre doğru ve yanlış belirlenir?” ve “hayatın gayesi nedir?” gibi temel sorular karşısında güçlü bir istikamet sunamıyor. İnançtan, gelenekten, aileden ve cemiyet şuurundan kopuk bir eğitim telakkisi, çocuğu ruhen savunmasız bırakıyor.
Bu boşluk zamanla piyasanın ve dijital kültürün sunduğu değerlerle dolduruluyor. Ferdiyetçilik, sınırsız özgürlük fikri, haz peşinde koşma, tüketim, görünür olma ve sürekli kendini tatmin etme arzusu çocukların önüne “modern hayatın normali” olarak konuluyor. Böylece kendisini bir aileye, millete, inanca ve müşterek ahlâka karşı mesul hisseden şahsiyet yerine, merkezine kendi arzusunu koyan bir insan tipi teşvik ediliyor.
İslâmî terbiyenin emanet, mesuliyet, sabır, edep, fedakârlık ve nefis terbiyesi gibi kavramları hayatın dışına itildiğinde, çocuğun karşısına bunların yerine dijital dünyanın “istediğini yap, istediğini tüket, istediğin gibi yaşa” telkini çıkıyor. Böyle bir zeminde ekran bağımlılığı da yalnızca teknolojik bir problem olmaktan çıkıyor ve daha derindeki ahlâk ve dünya görüşü krizinin görünür neticelerinden biri hâline geliyor.
Bu sebeple çocukların dijital kuşatmadan korunması konuşulurken, onları hangi insan ve toplum tasavvuruna göre yetiştirdiğimiz sorusundan kaçmak mümkün görünmüyor. Çocuğun elinden telefonu almak kolay olsa da eline tutunacağı bir ölçü, şahsiyet ve mânevî istikamet verilmezse boşalan yere başka bir ekranın, başka bir ideolojinin veya başka bir haz biçiminin yerleşmesi kaçınılmaz hale geliyor.
Yoksulluk da çocukları dijitale teslim ediyor
Meselenin ekonomik tarafı da göz ardı edilemeyecek kadar büyük. TÜİK’in 2025 verilerine göre 0-17 yaş grubundaki çocukların yüzde 36,8’i yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında bulunuyor.
Spor yapma, kültür ve sanat faaliyetlerine katılma, seyahat etme veya güvenli sosyal alanlara ulaşma imkânı bulamayan çocuklar için telefon ekranı en kolay ve en ucuz meşguliyet alanına dönüşüyor.
Çocuğa gerçek dünyada yeterli imkân sunulamıyor, ardından saatlerini dijital dünyada geçirdiği için çocuk suçlanıyor. Halbuki çocukların ekranın karşısından kaldırılabilmesi için onlara gerçek hayatta gidecekleri, oynayacakları, öğrenecekleri ve aidiyet hissedecekleri alanların da açılması gerekiyor.
Suç örgütleri de ekran başında
Dijital dünyanın çocuklar açısından oluşturduğu en ağır tehlikelerden biri ise suç örgütlerinin sosyal medyayı bir propaganda ve devşirme alanı olarak kullanması.
Yeni nesil suç ağları lüks otomobiller, yüklü miktarda para, silah ve sözde güç gösterileri üzerinden çocuklara ulaşmaya çalışıyor. Kolay para ve statü vaadiyle başlayan temaslar, bazı çocukları uyuşturucu ticaretinden şiddet olaylarına kadar uzanan suçların içine çekebiliyor.
Çevrim içi oyunlar, sosyal medya hesapları ve mesajlaşma uygulamaları bu temasların kurulabildiği alanlara dönüşmüş durumda. Çocuğun odasında tek başına telefonla geçirdiği saatlerin ne kadarının masum eğlence, ne kadarının tehlikeli temaslardan oluştuğunu ailelerin takip etmesi ise giderek zorlaşıyor.
Mesele yasaktan önce hayat meselesi
Çocukların dijital dünyanın zararlı içeriklerinden korunması için yaş doğrulama, ebeveyn kontrolü ve platformlara yükümlülük getiren düzenlemeler önem taşıyor. Fakat mesele yalnızca teknik tedbirlerle çözülebilecek kadar dar değil.
Çocuğu telefondan uzaklaştırıp karşısına boş bir hayat bırakmak da çözüm üretmiyor. Ailenin yeniden güçlü bir merkez hâline gelmesi, mahalle ve arkadaşlık ilişkilerinin canlandırılması, çocukların spor, sanat ve kültür faaliyetlerine erişiminin kolaylaştırılması gerekiyor. Bunun yanında eğitimin de çocuğu yalnızca sınava, mesleğe ve ekonomik hayata hazırlayan bir mekanizma olmaktan çıkarılıp şahsiyet, ahlâk ve mâneviyat merkezli bir anlayışa kavuşturulması gerekiyor.
Baran Dergisi




