Terörist İsrail’in son aylarda attığı adımlar, bölgesel gelişmelerin rastlantısal değil, belirli bir stratejik aklın ürünü olduğunu bir kez daha ortaya koymaktadır. Filistin’de yürütülen soykırım ile eş zamanlı olarak Doğu Akdeniz ve Afrika hattında hız kazanan diplomatik ve askerî hamleler, Tel Aviv yönetiminin kendisini yalnızca bir işgal gücü olarak değil, bölgesel dengeyi yeniden dizayn etmeye çalışan bir merkez olarak konumlandırdığını göstermektedir.

Hakkı Öcal’ın Milliyet’te kaleme aldığı son yazı, bu sürecin hangi ayaklar üzerinden ilerlediğini açık biçimde gözler önüne sermektedir.

Öcal’ın dikkat çektiği temel başlıklardan biri, İsrail’in Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile geliştirdiği askerî iş birliğidir. Kamuoyuna “hızlı müdahale gücü” olarak sunulan ve sınırlı personel sayısıyla önemsizmiş gibi gösterilmeye çalışılan bu girişim, gerçekte İsrail’in Doğu Akdeniz’de kurmaya çalıştığı güvenlik mimarisinin yeni bir halkasını oluşturmaktadır. Atina basınında ve Yunan muhalefetinde bu anlaşmaya yönelik sert tepkiler yükselmiş olması da bu rahatsızlığın boşuna olmadığını göstermektedir.

Burada altı çizilmesi gereken nokta şudur: İsrail açısından Yunanistan ve Kıbrıs, askeri kapasitesinden ziyade jeopolitik konumu sebebiyle önemlidir. Kıbrıs adası, Doğu Akdeniz’de hava, deniz ve istihbarat faaliyetleri için ideal bir ileri karakol niteliği taşımaktadır. İsrail’in Rum kesimiyle yürüttüğü silah tedariki, ortak tatbikatlar, savunma sanayi iş birlikleri ve istihbarat paylaşımı, adanın giderek bir askeri üs alanına dönüştürülmek istendiğini göstermektedir. Bu durum doğrudan Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki hareket alanını da hedef almaktadır.

Yunanistan’a verilen destek de bu çerçevede değerlendirilmelidir. İsrail’in Atina ile kurduğu askeri ve siyasi yakınlaşma, Türkiye’yi Ege ve Akdeniz hattında sürekli kriz potansiyeliyle meşgul etmeye dönük bir stratejinin parçası olarak okunabilir.

Sudanlı Bakan: Türkiye bizi hem siyasi hem insani alanda destekledi
Sudanlı Bakan: Türkiye bizi hem siyasi hem insani alanda destekledi
İçeriği Görüntüle

İsrail’in Yunanistan ve Kıbrıs üzerinden yürüttüğü bu hamleler, Türkiye’ye doğrudan bir gözdağı mı vermeyi amaçlamaktadır, yoksa Ankara’yı bu cephede oyalayarak Tel Aviv’in daha geniş yayılma ve saldırı planlarını rahatlatmayı mı hedeflemektedir? Sahadaki gelişmeler, ikinci ihtimalin daha güçlü olduğunu göstermektedir.

Hakkı Öcal’ın yazısında vurguladığı bir diğer kritik hamle ise İsrail’in Somaliland’i tanımasıdır. Somali’den tek taraflı olarak ayrıldığını ilan eden ve uluslararası toplum tarafından tanınmayan bu ayrılıkçı yapının İsrail tarafından resmen tanınması, Afrika Boynuzu’nda yeni bir istikrarsızlık alanı oluşturma girişimi olarak değerlendirilmelidir. Afrika Birliği’nin açık itirazına rağmen atılan bu adım, İsrail’in ayrılıkçı yapıları destekleyerek bölgesel dengeleri bozma alışkanlığının yeni bir örneği olsa gerek.

Somaliland hamlesi, Türkiye’nin Afrika’da yürüttüğü iş birliği, savunma ve kalkınma politikalarına doğrudan yönelmiş bir sabotaj girişimi olarak okunmalıdır. Türkiye, Somali başta olmak üzere Afrika Boynuzu’nda istikrar, devlet bütünlüğü ve bölgesel iş birliği esaslı bir çizgi izlerken; İsrail, ayrılıkçı yapıların tanınması yoluyla bu zemini dinamitlemeye çalışmaktadır. Bu hamle aynı zamanda Mısır ve Suudi Arabistan’a verilen örtülü bir mesaj niteliği de taşımaktadır: “Türkiye ile kurulan bölgesel iş birliği yerine İsrail merkezli yeni bir dengeye yönelin.”

Bu noktada Sudan’daki iç savaş ihtimali de ayrı bir başlık olarak ele alınmalıdır. Somaliland örneğiyle birlikte düşünüldüğünde, İsrail’in Afrika’da istikrarsızlık üzerinden nüfuz alanı genişletme arayışı daha net görülmektedir. Sudan’da derinleşen kriz ortamının, bölge ülkelerinin dikkatini kendi iç sorunlarına hapsetmesi ve Türkiye’nin Afrika’daki etkinliğini sınırlaması bakımından Tel Aviv’in çıkarlarıyla örtüştüğü açıktır.

Tüm bu başlıkların ortak paydası ise ABD’nin tutumudur. İsrail’in bu kadar geniş bir coğrafyada rahat hareket edebilmesi, Washington’dan aldığı siyasi ve askeri destekle doğrudan bağlantılıdır. Hakkı Öcal’ın da işaret ettiği gibi, ABD’nin İsrail karşısındaki konumunun ne ölçüde değişip değişmeyeceği, bu stratejinin hızını ve sınırlarını belirleyecektir. Ancak bugüne kadar yaşananlar, İsrail’in bölgesel istikrarsızlık üretme siyaseti karşısında ABD’nin caydırıcı bir rol üstlenmediğini göstermektedir.

Netice itibariyle İsrail’in Yunanistan, Kıbrıs ve Somaliland merkezli hamleleri birbirinden bağımsız değil. Bu adımlar, Türkiye’yi çevreleme, meşgul etme ve bölgesel etkisini sınırlama hedefiyle örülmüş uzun vadeli bir stratejinin parçalarıdır. Hakkı Öcal’ın son yazısı bu stratejinin ana hatlarını görünür kılarken, sahadaki gelişmeler İsrail’in yalnızca bir işgalci değil, aynı zamanda sistemli biçimde kriz ve istikrarsızlık üreten bir aktör olarak hareket ettiğini açık biçimde ortaya koymaktadır.