Sürgündeki son halife Abdülmecid Efendi’nin büyük acılara tahammül edemeyen kalbi artık çalışmıyordu. II. Dünya Harbi sonunda ağır bombardımanla Paris’i kaçarcasına terk eden Almanların top sesleri arasında, 23 Ağustos 1944 tarihinde saat 21’de Abdülmecid Efendi de ömür elbisesini çıkarmış, Rahmet-i Rahmân’a kavuşmuştu.

Kızı Dürrüşehvar vasiyetini yerine getirmeyi çok istiyorlardı. İstanbul’da dedesi Sultan Mahmud Türbesi’ne, eğer orası olmazsa Eyüb Mezarlığı’nda uygun bir yere defnedilmesini düşünüyorlardı. Ancak hanedan üyelerinin Türkiye’ye girişi yasaktı. Dürrüşehvar Sultan, Haydarabat Prensesi sıfatıyla bir umut İstanbul’a gelmişti. Babasının cenazesinin İstanbul’a getirilmesi konusunda umutluydu. Son Osmanlı halifesinin kızı olarak altı yüzyıldır sülalesinin taşıdığı şerefin ayaklar altına alınabileceğine ihtimal vermiyordu. Bu düşüncelerle defin için yazılı talepte bulundu.

Dilekçesinde:

“T. C. Başbakanlığı’na

Özü: Mağfur Abdülaziz Han oğlu Abdülmecid’in yurt toprağına nakli ve defnedilebilmesi için Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden izin istenmesi dileği.

Dürrüşehvar”

Dürrüşehvar durmamış, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’den 22 Şubat 1945 tarihinde İstanbul’da Savarona yatında görüşmek için bir de randevu almıştı. Ancak yapılan görüşmede devletliler arasında bu konu gündeme getirilememişti. Bunun üzerine İsmet Paşa, Dürrüşehvar’ı Ankara’ya davet etmişti. Ankara’da cumhurbaşkanı adına Cumhurbaşkanlığı Özel Kalem Müdürü ile görüştürüldü. Çok yalvarmasına rağmen Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ile burada da görüşemedi. Halife Abdülmecid’in kızı Dürrüşehvar, onca dilekçeye, onca dil döküşe rağmen bir netice alamamış, sonra da kalbi kırık olarak Cumhurbaşkanı Özel Kalem Müdürü tarafından ağlayarak havaalanından yolcu edilmişti.

Öyle ki iki yıl geçtiği halde, verdiği dilekçelere bir cevap hâlâ gelmedi. Yılmayacaklardı, Abdülmecid’in özel kâtibi Salih Keramet yeni bir dilekçe ile daha önceki müracaatların akıbetini sormaya kararlıydı.

Bu müracaatların sonunda, kızı Dürrüşehvar’ın tekrar Ankara’ya gelerek Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’den Özel Kalem Müdürü aracılığıyla talep etmesine karşılık, “Matlubunun ancak TBMM tarafından verilecek bir kararla is’âf edilebileceği” bildirilmişti.

Olumsuz neticenin sonunda şartların oluşması için beklemeye karar verildi. Peki ama ne kadar beklenecekti? 1950 sonrasında iktidar değişti. Dilekçeler bu defa da Demokrat Parti yetkililerine iletilmişti. Celal Bayar ve Adnan Menderes’e kadar ulaşıldı. Alınan cevap yine şartların olgunlaşmasının beklenmesi yönündeydi.

Abdülmecid Efendi’nin cenazesi Fransa’da Paris Camisi’nin odasında eczalanarak gömülecek bir kaç karış toprak bulabilmek umudu ile on yılı aşkın bir süredir tabut içinde bekletilmiş, ölüsünü bile vatan toprağına almamışlardı.

Mehmet Akif’in, “Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem” mısrası yürekleri titretiyordu.

Merhumun Paris Camii’nde bekletilmesi aileyi ve ziyaretçileri çok üzüyordu. İdam cezası verilen suçlular bile vatan toprağına gömülürken, sürgünde ölmüş bir suçsuz nasıl olur da vatan toprağına alınmazdı? Bir de bütün bunlar yetmezmiş gibi, cenazenin daha fazla tutulamayacağına dair Paris Camii heyetinin aileye bir başvurusu oldu. Artık umutlar kesilince Prenses Dürrüşehvar’ın kayınpederi olan Haydarabat Nizamı, dünürünün Medine’ye defnedilmesini arzu etti. Dönemin Hindistan başvekili aracılığı ile Suudi Arabistan hükümetine resmen başvuruldu. Nihayet alınan izinle Medine’ye defnedilmesine müsaade edildiği söylenmişti.

Dürrüşehvar Sultan, Salih Keramet Nigar’a telgraf çekerek babasının cenazesinin Medine’ye götürülmesi için yardıma gelmesini istemişti.

“Londra: 12 Ocak 1954

Keramet Nigar, Ortaköy/İstanbul

Suudi Arabistan’dan resmî izin alındı. Cenaze refakatinde Medine’ye gitmek için buraya gelebilir misiniz?

Dürrüşehvar”

Huzuru ancak Peygamber Efendimizin yanında buldu

Paris’ten Hicaz’a yolculuk başlamıştı. Kızı Dürrüşehvar, oğlu Ömer Faruk, kâtibi Salih Keramet ve Paris Camii cemaatinden katılan birkaç kişi ile taşıma işine başlanmıştı. Kaderine ızdırap yazılmış cennet mekân Abdülmecid Efendi’nin cenazesi eski bir kamyonet türü otomobil ile Paris Camii’nin hücresinden alınıp hava meydanına nakledilerek gümrük deposunda alıkonuldu. Mart ayının soğuk günleriydi. Bir gece depoda kalan cenaze, 28 Mart 1954 tarihinde omuzlarda hususi nakliye uçağına taşındı. Roma ve Beyrut’ta zorunlu birer gece geçirildikten sonra, binbir zahmetle 30 Mart 1954 tarihinde Medine’ye gelinmişti. Tabut yolda bir de kırılma tehlikesi geçirerek tamir edilmişti.

En nihayetinde cenaze Nizâm Hazretleri’nin mümessilleri tarafından Medine’de karşılandı. Mescid-i Nebevi’de cenaze namazı ancak akşamüstü kılınabildi. Sanduka Cennetü’l-Bâki Mezarlığı’nın kapısına alacakaranlıkta taşındı. Cennetü’l-Bâki Kabristanı’nın önünde ağıtlar yeniden yükselmişti. Kızı Dürrüşehvar’ın hıçkırıklarla ağlamasına başkaları da katılmıştı. Haydarabat temsilcilerinden biri mezar kazıcıların yanından koşarak gelip tabutun başında bekleyenlere duyurdu:

Said Alpsoy: Lozan olmasaydı, Türkiye Hilafeti gene ilga edecekti Said Alpsoy: Lozan olmasaydı, Türkiye Hilafeti gene ilga edecekti

 “Mezar yeri kayalık çıktı.”

Salih Keramet yorgunluğun ve üzüntünün arasında sordu:

“Ne olacak şimdi?”

“Kabristan yetkilileri ‘Kayaları kıracaksınız, başka yere izin veremeyiz’ diye kayaları kırdırmaya çalışıyorlar.”

Dürrüşehvar bir de bunu duyunca üzüntüsünden aniden baygınlık geçirmişti. Dürrüşehvar’ın bayılma olayı ile ortalıkta birden telaş başlamış, üzüntü ve hıçkırıklar feryatlara dönüşmüştü. Örtülerden yapılan sedye ile taşınan Dürrüşehvar orada bulunan minderlerin üzerine yatırılmıştı. Adeta ikinci bir ölüm korkusu yaşanmıştı. Yapılan masajlarla bir müddet sonra ayıltılmış, korku yerini sükûta bırakmıştı.

Sudanlı mezarcılar güçlükle kan ter içinde mezarı kazdılar. Nihayet sanduka, salavatlarla cennet bahçelerine giden yol olan çukura indirilip rahmet meleklerine teslim edildi. Vahabî mezhebi icabı, dışarıda hiçbir işaret bırakılmayarak taş ve toprakla örtülerek mezar dümdüz edilmişti. Üzerine kitabe dikilmesine de izin verilmemiş, sadece mezar yeri kaybolmasın diye krokisi çizilmişti.

Vasiyeti gereği dualarla ancak bir torba içinde sakladığı vatan toprağı ile biraz su mezarının üzerine serpilmişti.

İstanbul Dolmabahçe Sarayı’nda dünyaya gelen, daha yedi yaşındayken babasının felaketiyle inleyen, gençliği boyunca aydınlanmaya çalışan, ecnebi dilleri öğrenip millet ve memleketine gönlünce hizmete hazırlanan Abdülmecid ibni Abdülaziz Han, yüksek bir makam olan hilâfet uğrunda çektiği bütün acıların manevi mükâfatını sonunda böyle gördü.

Vasiyetini yerine getirmeyenlere nispet yaparcasına Sevgili Peygamber Efendimize(s.a.v.) komşu olmuş; ecdadından birine nasip olmayan ilâhi takdirin tecellisiyle, Rasûlullah’ın yakınında ve Âl-i-âbânın ayakucuna defnedilmek mazhariyetine erişmişti. Artık bir hatime değil, bir fâtiha bile yeterdi. Rahmet ola…

Tarihçi-yazar Şükrü Altın

Aylık Baran Dergisi 24. Sayı, Şubat 2024