Dr. Hüseyin Dursun Kimdir?
Dr. Hüseyin Dursun, İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde görev yapmaktadır. Arap dili ve belâgat alanında uzmanlaşan Dursun, Temel İslâm Bilimleri üzerine çalışmalar yürütmekte, akademik dergilerde makaleler yayımlamakta ve çeşitli konferanslarla ilmî katkı sunmaktadır.

YÖK ve üniversiteler arasındaki ilişkiyi nasıl görüyorsunuz?

Yükseköğretim sisteminin merkezî düzenleyici kurumu olan YÖK ile üniversiteler arasındaki ilişki, teorik düzlemde bir “eşgüdüm ve kalite güvencesi” ilişkisi olarak tasarlanmış olsa da pratikte çoğu zaman “merkezî yönetim ile idarî özerklik” arasındaki hassas denge ekseninde şekillenmektedir. Bu ilişkiyi değerlendirirken, bir yandan yükseköğretimde standartlaşma, akreditasyon, kalite güvence mekanizmaları ve stratejik planlama gibi alanlarda YÖK’ün üstlendiği rolün sistem açısından vazgeçilmez olduğunu teslim etmek gerekir. Zira özellikle hızla genişleyen yükseköğretim yapısında belirli normların ve asgarî akademik ölçütlerin korunması, keyfî uygulamaların önlenmesi ve ulusal ölçekte bir akademik çerçevenin oluşturulması, güçlü bir üst kurul varlığını gerektirir. Ancak öte yandan üniversitelerin tarihî ve ontolojik mahiyetine bakıldığında, onların aslî kimliğinin “fikrî özgürlük”, “bilimsel özerklik” ve “eleştirel düşünce üretimi” üzerine kurulu olduğu da göz ardı edilemez. Dolayısıyla YÖK ile üniversiteler arasındaki ilişkinin sağlıklı bir zeminde ilerleyebilmesi, bu iki ilkenin —merkezî koordinasyon ile akademik özerklik— birbirini dışlayan değil, birbirini tamamlayan unsurlar olarak yeniden yorumlanmasına bağlıdır.

Kanaatimce mevcut yapıda temel sorun, bu ilişkinin zaman zaman normatif bir çerçeveden çok idarî bir hiyerarşi görüntüsü vermesidir. Bu durum, üniversitelerin kendi akademik önceliklerini belirleme, disiplinler arası yenilikçi çalışmalar yürütme ve yerel ya da evrensel ihtiyaçlara göre özgün programlar geliştirme kapasitesini sınırlayabilmektedir. Oysa çağdaş üniversite anlayışı, yalnızca bilgi aktaran değil; aynı zamanda bilgi üreten, eleştiren ve dönüştüren dinamik bir yapı öngörür. Bu bağlamda YÖK’ün rolü, üniversiteleri yönlendiren ve sınırlandıran bir otorite olmaktan çok, onları teşvik eden, destekleyen ve küresel rekabet ortamında güçlendiren bir “stratejik rehberlik kurumu”na dönüşmelidir. Özellikle araştırma üniversiteleri, bölgesel kalkınma odaklı üniversiteler ve tematik ihtisaslaşma alanları gibi farklılaşan yükseköğretim modelleri dikkate alındığında, tek tip bir yönetim anlayışının yerini esnek, çoğulcu ve performans odaklı bir ilişki biçiminin alması zarurîdir.

Bununla birlikte, YÖK ile üniversiteler arasındaki ilişkinin yeniden yapılandırılmasında yalnızca kurumsal yetki paylaşımı değil, akademik kültürün dönüşümü de belirleyici olacaktır. Üniversitelerin kendi iç yönetişim mekanizmalarını güçlendirmesi, şeffaflık, hesap verebilirlik ve liyakat ilkelerini içselleştirmesi, bu ilişkinin daha dengeli bir zemine oturmasını sağlayacaktır. Aksi takdirde yalnızca üst yapı düzenlemeleriyle kalıcı bir iyileşme sağlamak mümkün değildir. Sonuç olarak, ideal bir yükseköğretim sistemi için YÖK ile üniversiteler arasında “denetleyen-denetlenen” eksenli bir ilişki yerine, “eşgüdüm sağlayan–özgürce üreten” bir iş birliği modelinin tesis edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu model, hem ulusal akademik standartların korunmasına katkı sağlayacak hem de üniversitelerin evrensel bilim dünyasıyla daha güçlü ve özgün bir şekilde entegre olmasına imkân tanıyacaktır.

YÖK’ün ve laik-Kemalist temeldeki rejimin ilim ve eğitim anlayışını değerlendirir misiniz?

YÖK’ün ve laik-Kemalist temelde şekillenen eğitim anlayışının ilmî açıdan değerlendirilmesi, meselenin yalnızca kurum ve ideoloji boyutlarıyla değil, aynı zamanda “ilim” kavramının mahiyeti, gayesi ve insan tasavvuruyla olan ilişkisi üzerinden de ele alınmasını gerekli kılar. Zira İslâm düşüncesinde ilim, salt bilgi üretimi yahut teknik beceri kazanımıyla sınırlı değildir; insanın hem Rabbini tanımasına (mârifetullah) hem de kendini idrak etmesine vesile olan bütünlüklü bir süreçtir. Bu çerçevede Kur’ân-ı Kerîm’de ilim, çoğu zaman iman, hikmet ve takvâ ile birlikte zikredilmekte; bilginin ahlâkî ve manevî sorumluluk boyutuna da özellikle vurgu yapılmaktadır. Dolayısıyla İslâmî ilim anlayışı, bilginin kaynağını yalnızca akıl ve deneyle sınırlamayan; vahiy, akıl ve tecrübe arasında dengeli bir bütünlük kurmayı hedefleyen çok katmanlı bir bilgi zeminine sahiptir.

Bu bağlamda, modern eğitim sisteminin ve YÖK’ün temsil ettiği yapının büyük ölçüde seküler ve pozitivist bir bilgi anlayışına dayanması, İslâmî ilim tasavvuruyla tam olarak örtüşmeyen bazı taraflar barındırmaktadır. Özellikle bilginin değer boyutundan arındırılarak nötr bir araç gibi sunulması, İslâm geleneğinde merkezî bir yere sahip olan “ilim-amel bütünlüğü”nü zayıflatabilmektedir. Zira klasik İslâm âlimlerine göre ilim, sahibini hakikate yaklaştırdığı ölçüde kıymetlidir; aksi takdirde insanı sorumluluktan uzaklaştıran bir yük hâline dahi gelebilir. Bu noktada eğitim sisteminin yalnızca zihnî donanımı geliştirmeye yönelmesi, kalbî ve ahlâkî terbiyeyi ihmal etmesi hâlinde, ortaya çıkan insan tipinin teknik bakımdan yetkin; fakat anlam ve değer bakımından eksik kalması ihtimal dâhilindedir.

Bununla birlikte, İslâmî açıdan meseleye yaklaşırken modern kurumların bütünüyle reddedilmesi yahut bunların mutlak bir karşıtlık içinde değerlendirilmesi de isabetli değildir. Zira İslâm medeniyeti tarihi incelendiğinde, Müslüman âlimlerin farklı bilgi kaynaklarını bir araya getirme ve onları hikmet süzgecinden geçirerek yeniden işleme hususunda son derece dinamik bir tavır benimsedikleri görülür. Bu açıdan YÖK’ün sağladığı yapı; disiplinli bilgi üretimi, akademik ölçülerin korunması ve ilmî araştırmaların teşviki bakımından önemli bir imkân olarak değerlendirilebilir. Ancak bu imkânın, İslâmî ilim anlayışının temel unsurları olan hikmet, ahlâk ve mâneviyat ile desteklenmesi gerekir. Aksi hâlde eğitim, insanı yalnızca dış dünyaya hâkim kılan bir araca dönüşürken, iç dünyasını ihmal eden eksik bir süreç olarak kalabilir.

Netice itibarıyla ideal bir eğitim anlayışı; akıl ile vahyi, bilim ile hikmeti, bilgi ile ahlâkı ve teori ile pratiği birbirinden koparmayan bir bütünlüğü esas alır. Bu bağlamda YÖK ve genel eğitim sistemi, ilmî yöntemi ve kurum düzenini muhafaza ederken aynı zamanda insanın manevî derinliğini besleyen, değer merkezli ve hikmet eksenli bir yaklaşımı daha görünür hâle getirmelidir. Böyle bir dönüşüm, yalnızca ferdin iç olgunluğunu artırmakla kalmayacak; aynı zamanda ilmi, insanı hakikate ulaştıran ve toplumu adalet, merhamet ve hikmet ekseninde değiştiren bir kuvvet hâline getirecektir.

Üniversitelerimizin ne ülkemizin ne dünyanın ilim seviyesine bir katkı sunmadığı, daha ziyade iş ve kariyer alanı olarak görüldüğü hususunda neler söylemek istersiniz?

Üniversitelerimizin ilim dünyasına yeterli katkı sunamadığı ve giderek bir “kariyer basamağı”na dönüştüğü yönündeki eleştiriler, bütünüyle temelsiz olmamakla birlikte, genelleyici bir hüküm olarak yine de ihtiyatla ele alınmalıdır. Zira Türkiye’de bazı üniversiteler ve araştırma merkezleri, belli disiplinlerde nitelikli yayınlar ve özgün çalışmalar üretmekte, uluslararası akademik dolaşıma katkı sunmaktadır. Ancak genel eğilime bakıldığında, yükseköğretim sisteminin önemli bir bölümünde ilim üretiminden çok, diplomaya dayalı istihdam beklentisinin öne çıktığı inkâr edilemez bir vakıadır. Bu durum, üniversitenin klasik anlamdaki “hakikat arayışı” vazifesini gölgede bırakmakta ve onu daha çok ekonomik ve toplumsal hareketliliğin bir aracına dönüştürmektedir.

Bu dönüşümün temelinde yalnızca kurumların yetersizliği değil, aynı zamanda dünya çapında bilginin araç hâline gelmesi süreci de bulunmaktadır. Günümüzde bilgi, büyük ölçüde piyasa dinamikleriyle ilişkilendirilmekte; akademik başarı ise çoğu zaman sayısal performans ölçülerine göre değerlendirilmektedir. Bu çerçevede üniversiteler, öğrenciler nezdinde “iyi bir işin anahtarı”, akademisyenler açısından ise “yayın ve yükselme mekanizması” olarak algılanabilmektedir. Böyle bir zeminde derinlikli, eleştirel ve özgün düşünce üretimi ikinci plana itilmekte; kısa vadede sonuç veren, ölçülebilir ve çoğu zaman tekrara dayanan çalışmalar öne çıkmaktadır.

Bununla birlikte, bu tabloyu değiştirmek imkânsız değildir. Üniversitelerin yeniden ilim üretim merkezleri hâline gelebilmesi için yalnızca yapısal düzenlemeler değil, zihniyet düzeyinde de bir dönüşüm gerekmektedir. Eğitim sürecinin, sadece meslek kazandırma işleviyle sınırlı kalmayıp; eleştirel düşünceyi, entelektüel merakı ve ilmî derinliği teşvik eden bir yapıya kavuşturulması elzemdir. Aynı şekilde akademik değerlendirme sistemlerinin de nicelikten çok nitelik, özgünlük ve tesir esasına göre yeniden düzenlenmesi gerekmektedir.

Sonuç olarak, üniversitelerin bugün büyük ölçüde kariyer odaklı algılanması yalnızca Türkiye’ye mahsus bir sorun değil, dünya çapındaki bir yükseköğretim krizinin yansımasıdır. Ancak bu durum, üniversitenin aslî vazifesinin tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmez. Doğru politikalar, güçlü bir akademik kültür ve ilme yüklenen mânânın yeniden inşası ile üniversiteler, hem ülkemizin hem de dünyanın ilim birikimine sahici ve kalıcı katkılar sunabilecek potansiyele hâlâ sahiptir.

Üniversitelerin değerler açısından nötr olması mevcut ilim anlayışı Batı merkezli olduğu için gençleri Batı değerlerine teslim etmek demek değil midir? Üniversitelerimiz, gençlerimize, milletimizin tarihi, mâzisi, kültürü ve mânevî değerleri ile barışık bir anlayış kazandırabiliyor mu?

Üniversitelerin “değerler açısından nötr” olduğu iddiası, teorik olarak bilimsel tarafsızlığı ifade etse de hakikatte hiçbir eğitim sistemi bütünüyle değerden bağımsız değildir. Bugün hâkim olan ilim anlayışının büyük ölçüde Batı merkezli bir bilgi anlayışına dayanması, gençlerin farkına varmadan kendi medeniyet tasavvurlarından, tarihî köklerinden ve manevî referanslarından uzaklaşma riskini beraberinde getirmektedir. Bu durum açık bir dayatma şeklinde değil; daha çok hangi bilginin “merkez”, hangisinin “tâlî” sayıldığını belirleyen zihnî çerçeve üzerinden dolaylı bir yönlendirme olarak ortaya çıkmaktadır.

Millî ve manevî açıdan bakıldığında üniversitenin aslî vazifesi, yalnızca meslek sahibi bireyler yetiştirmek değil; aynı zamanda kimlik sahibi, değerlerine bağlı, kökleriyle irtibatını koparmamış şahsiyetler yetiştirmektir. İlim, insanı yalnızca dış dünyayı anlamaya değil, kendi hakikatini kavramaya ve daha yüksek bir ahlâkî idrake ulaşmaya da sevk etmelidir. Bu bağ zayıfladığında bilgi artar; fakat hikmet eksilir. Başarı çoğalır; fakat anlam derinliği kaybolur. Nitekim kendi tarihine, kültürüne ve manevî mirasına yabancılaşan bir neslin, evrensel ölçekte sahici ve özgün bir katkı sunması da zorlaşmaktadır.

Bugün üniversitelerimizde millî ve manevî değerlerin bütünüyle ihmal edildiğini söylemek doğru olmaz; ancak bu değerlerin çoğu zaman sistemin merkezinde değil, daha çok tâlî alanlarında yer aldığı görülmektedir. Oysa ihtiyaç duyulan şey, gençlerin hem kendi medeniyet birikimiyle derin bir bağ kurmasını sağlayan hem de onları evrensel ilim dünyasıyla güçlü biçimde buluşturan bütünlüklü bir eğitim anlayışıdır. Böyle bir denge kurulduğunda ne köksüz bir evrensellik ne de içine kapanık bir yerellik ortaya çıkar; aksine köklerinden güç alan, fakat ufku geniş bir ilim ve insan tasavvuru inşa edilebilir.

Batı ilim anlayışı Kartezyen temelde ve gözlemlenebilir bilgiyi esas almakta, ahlâk ve metafizik alan dışlanmaktadır. Bilgi putlaştırılmakta ve bu da materyalist bir alana çıkmaktadır. Böyle bir eğitim daha doğrusu öğretim anlayışını kabul ediyor musunuz? İtirazlar neden zayıf çıkmaktadır?

Batı merkezli modern ilim anlayışının, özellikle Kartezyen düşünceyle birlikte şekillenen rasyonalist ve deneyci temeli, bilginin doğrulanabilirliğini ve nesnelliğini esas alarak büyük bir ilmî ilerlemenin önünü açmıştır. Bu yönüyle söz konusu yaklaşımın doğa bilimlerinde sağladığı yöntem başarılarını inkâr etmek mümkün değildir. Ancak aynı yaklaşımın zamanla bilgiyi yalnızca “ölçülebilir” ve “gözlemlenebilir” olanla sınırlaması, insanın varlık tasavvurunu daraltan bir netice de doğurmuştur. Ahlâk, değer, anlam ve metafizik gibi insanî tecrübenin aslî boyutlarının ilmî alanın dışına itilmesi, bilginin kapsamını genişletmek yerine daraltmış; insanı yalnızca maddî gerçeklik içinde tanımlayan bir bakışın güç kazanmasına zemin hazırlamıştır. Bu durum, bilginin hakikate götüren bir vasıta olmaktan çıkıp kendi başına mutlaklaştırılan bir “amaç” hâline gelmesi riskini doğurmuştur.

Bu çerçevede, modern eğitim anlayışını bütünüyle reddetmek ilmî bir yaklaşım olmayacağı gibi, onu mutlak ve tek geçerli paradigma olarak kabul etmek de aynı derecede problemli bir tutumdur. Asıl mesele, bilginin yönteminden çok, onun mânâsı ve sınırları hakkında benimsenen kabullerdedir. İnsanı yalnızca bilen bir varlık olarak değil; aynı zamanda anlam arayan, değer üreten ve aşkın olana yönelen bir varlık olarak gören bir bakış, bilginin hem sınırlarını hem de mesuliyetini yeniden tarif etmeyi gerektirir. Bu açıdan bakıldığında, ilmin metafizik ve ahlâkî boyutlardan bütünüyle arındırılması, kısa vadede teknik başarılar üretse de uzun vadede insanın iç bütünlüğünü zedeleyen bir sonuç doğurabilmektedir. Nitekim bugün dünya çapında yaşanan anlam krizleri, etik sorunlar ve insanî yabancılaşma, bilginin hikmetten koparıldığında ne tür boşluklar ürettiğini açıkça göstermektedir.

İtirazların zayıf kalmasının sebeplerine gelince, burada birkaç temel unsur öne çıkmaktadır. Öncelikle modern bilim anlayışı, kurum ve akademi düzeyinde dünya çapında bir hegemonya kurmuş durumdadır; bu da alternatif bilgi yaklaşımlarının görünürlük kazanmasını zorlaştırmaktadır. İkinci olarak, eleştiri üreten çevrelerin çoğu zaman sistemli, tutarlı ve yöntem bakımından güçlü bir alternatif model ortaya koymakta yetersiz kaldığı görülmektedir. Sadece eleştiri düzeyinde kalan, fakat kendi içinde işleyen bir ilim tasavvuru geliştiremeyen yaklaşımlar, akademi dünyasında karşılık bulmakta zorlanmaktadır. Üçüncü olarak ise modern eğitim sisteminin sunduğu pratik faydalar —meslek, statü, ekonomik imkân— bu yapıya yönelik eleştirilerin geniş kitleler tarafından benimsenmesini sınırlamaktadır.

Manevî açıdan bakıldığında ise asıl mesele, bilginin mahiyetinin yeniden düşünülmesidir. İlim, insanı yalnızca eşyaya hâkim kılan bir güç değil; aynı zamanda onu hakikate yaklaştıran, ahlâkını olgunlaştıran ve varlıkla irtibatını derinleştiren bir süreçtir. Bu bağlamda ihtiyaç duyulan şey, modern bilimin yöntem bakımından elde ettiği kazanımları koruyarak onu hikmetle, ahlâkla ve metafizikle yeniden buluşturan bütünlüklü bir ilim anlayışıdır. Böyle bir yaklaşım ne bilimi reddeder ne de onu putlaştırır; bilâkis onu hakikatin daha geniş ufku içinde konumlandırır. Ancak bu denge kurulabildiğinde eğitim sistemi, insanı yalnızca başarılı değil; aynı zamanda mânâlı, mesuliyet sahibi ve derinlikli bir varlık hâline getirebilir.

Bilimle ruh ve ahlâk birleşebilir mi? Bunun İslâm tarihinde büyük örnekleri vardır: İbn Sînâ, Bîrûnî, Pîrî Reis, Ali Kuşçu vs. O zamanlar bilimle din at başı gidiyordu. Günümüzde bütün üniversitelerde irfan eğitimi verilebilir mi? Bunun önündeki engeller neler?

Bilim ile ruh ve ahlâk arasındaki ilişki, tarih boyunca farklı medeniyetlerin ve bilhassa İslâm medeniyetinin fikrî geleneğinde uzun müddet birlikte yürümüş bir anlayış olarak karşımıza çıkar. İbn Sînâ, Bîrûnî, Pîrî Reis ve Ali Kuşçu gibi âlimler; ilim ile irfanı, felsefî düşünce ile manevî derinliği, gözlem ile bâtınî hikmeti aynı potada eritmiş; bilginin yalnızca nesnel gerçeklikleri açıklamakla kalmayıp insanın ruhî ve ahlâkî olgunluğunu da şekillendirebileceğini göstermişlerdir. Bu şahsiyetler, ilmin sadece teknolojik yahut pratik sonuçlar üretmekle sınırlı olmadığını; aynı zamanda insanın kendini tanımasına, varoluşun mânâsına ve toplumsal mesuliyetine dair bir şuur geliştirmesine de hizmet edebileceğini ortaya koymuşlardır. Dolayısıyla İslâm tarihinde bilim ile mâneviyat birbiriyle çatışan değil, birbirini tamamlayan iki yön olarak ele alınmıştır; ilmî arayış, ahlâkî ve metafizik bir çerçeve içinde yürütülmüş, ruh da bilginin merkezinde konumlanmıştır.

Günümüzde ise modern yükseköğretim kurumlarında bilimin çoğu zaman teknik bir araç, bilgi üretiminin ise ölçülebilir çıktılarla sınırlandığı bir anlayış hâkimdir. Bu çerçevede ilim ile ruh ve ahlâk arasındaki tabiî bağ büyük ölçüde kopmuş görünmektedir. Üniversitelerde “irfan eğitimi”nin yaygın biçimde verilmesinin önündeki engeller de büyük ölçüde buradan doğmaktadır.

Birincisi, eğitim sisteminin müfredatı ve yöntem yapısı, ölçülebilir başarı ile performans ölçülerine göre kuruludur; ruhî ve ahlâkî olgunluğu hedefleyen dersler sistemin merkezine yerleşmemektedir.

İkincisi, akademik teşvik düzeni ve ilmî yayın ölçüleri, niceliği öne çıkararak iç değer üretimini ikinci plana itmektedir.

Üçüncüsü, modern dünyada bilgiye yaklaşımın bilgi temeli çoğunlukla materyalist ve pozitivist olduğu için, metafizik ve manevî boyutları eğitim sisteminin aslî bir unsuru olarak görmek yaygın bir anlayış değildir.

Ancak bu engellerin varlığı, meselenin imkânsız olduğu mânâsına gelmez. Üniversitelerde irfan ve ahlâk eğitiminin bütünlüklü biçimde uygulanabilmesi, her şeyden önce bilgi ile eğitimin mahiyetine dair bir zihniyet dönüşümünü gerektirir. İlim, yalnızca dış dünyayı açıklayan bir araç değil; insanı dönüştüren, ruhunu yücelten ve topluma karşı mesuliyet duygusu kazandıran bir süreç olarak yeniden konumlandırılmalıdır. Bu bağlamda ilim ile irfanın yeniden buluşturulması, gençlerin yalnızca teknik beceriler kazanmasını değil; aynı zamanda değerler dünyasıyla uyumlu, mânâlı ve derinlikli bir fikrî varlık hâline gelmesini de sağlayacaktır. Böyle bir eğitim, kısa vadede ölçülebilir çıktılar üretmese de uzun vadede hem fert hem toplum için kalıcı bir zihniyet ve karakter dönüşümü doğuracaktır. Tıpkı İslâm tarihindeki büyük âlimlerin kurduğu sentezde olduğu gibi, bilimin ışığında ruhun ve ahlâkın geliştiği bir eğitim anlayışı yeniden mümkün hâle gelebilecektir.

İslâm’ın ilim anlayışıyla günümüz üniversitelerinin bilim anlayışı örtüşür mü? Neden?

İslâm’ın ilim anlayışı ile günümüz modern üniversitelerinin hâkim bilim anlayışı arasında temel bir örtüşme bulunduğunu söylemek, tarihî ve bilgi anlayışına dair bağlam göz önüne alındığında oldukça güçtür. İslâm medeniyetinde ilim, sadece nazarî yahut deneysel bilgi üretimi olarak değil; insanın yaratılış gayesi, ahlâkî olgunluğu ve hakikate yönelişiyle iç içe geçmiş bir süreç olarak kavranmıştır. Kur’ân-ı Kerîm’de “Rabbinin adını anarak oku” (Alak, 96:1) emri, bilginin ilâhî bir bağlamla başladığını ve onun yalnızca dünyayı anlamak için değil, insanın ruhunu yüceltmek ve toplumsal mesuliyetini pekiştirmek için de gerekli olduğunu vurgular. Bu anlayışta ilim, sadece gözlemlenebilir olgulara indirgenmez; akıl, nakil, tefekkür ve hikmet gibi boyutlarla birlikte, insanın hem iç dünyasını hem de toplumsal hayatını yönlendiren bir vasıtadır.

Buna karşılık modern üniversite sistemi, özellikle Batı merkezli ve Kartezyen temelli bilim anlayışına dayandığında, bilginin temel ölçüsünü gözlemlenebilirlik ve deneyle doğrulanabilirlik olarak belirler. Bu yaklaşım elbette teknolojik ve pratik ilerlemeler için vazgeçilmezdir; ancak aynı zamanda bilginin ahlâkî, ruhî ve metafizik boyutlarını çoğu zaman ikinci plana itmektedir. Modern üniversite sisteminde ilim, ekseriyetle bir araç olarak ele alınmakta; ferdin değerler dünyası, manevî olgunluğu ve toplumsal mesuliyet şuuru ise sistemli biçimde önceye alınmamaktadır. Hâlbuki İslâm geleneğinde ilim ile takvâ, bilgi ile ahlâk, gözlem ile tefekkür birbirinden ayrılmaz bir bütün teşkil eder. İbn Sînâ’nın metafizik çalışmaları, Bîrûnî’nin evren anlayışı ve Ali Kuşçu’nun astronomi çalışmaları, bilimin yalnızca “nasıl” sorusuna değil, “niçin” sorusuna da cevap aradığını açık biçimde göstermektedir.

Bu farkın temel sebeplerinden biri, İslâm ilim anlayışının bilgi temeli ile modern bilimin bilgi temeli arasındaki ayrılıktır. İslâm’da ilim, hakikatin bir parçası olarak Allah’ın varlığını, insanın mesuliyetini ve evrensel düzeni anlamayı hedeflerken; modern bilim çoğu zaman tabiat kanunlarını açıklamak ve pratik sonuçlar üretmek üzerinden şekillenir. Dolayısıyla yöntem bakımından bazı örtüşmeler bulunsa da —meselâ gözlem, akıl yürütme ve sistemli araştırma gibi— gaye ve değer boyutunda ciddi bir fark vardır. Günümüz üniversitelerinin hâkim çerçevesi, bilgi üretimini niceliğe, ölçülebilirliğe ve çoğu zaman pratik faydaya bağlayarak ilmin manevî ve ahlâkî boyutlarını göz ardı etme eğilimindedir. Oysa İslâm geleneğinde bilginin en yüksek ölçüsü, insanın iç olgunluğu, topluma faydası ve Allah’a yönelişiyle değerlendirilir.

Bu açıdan bakıldığında, İslâm’ın ilim anlayışı ile günümüz üniversitelerinin bilim anlayışı arasındaki örtüşme sınırlıdır; örtüşen noktalar daha çok yöntem araçlarında ve araştırma disiplinlerinde görülür. Manevî ve ahlâkî boyut ise modern sistemde çoğu zaman eksik kalmaktadır. Üniversitelerin İslâmî ilim geleneğiyle daha uyumlu hâle gelebilmesi için, bilginin yalnızca ölçülebilir çıktılarla sınırlı olmadığı; ruhun, kalbin ve toplumun ihtiyaçlarıyla irtibatlı bir eğitim anlayışının yeniden kurulması gerekir. Bu bağlamda Kur’ân-ı Kerîm’in “Gerçekten biz, her şeyi bir ölçü ve dengede yarattık.” (Kamer, 54:49) buyruğu ve Hz. Peygamber’in “İlim, öğrenmek isteyen herkes için farzdır.” hadisi, ilmin hem ferdî, hem toplumsal, hem ahlâkî hem de metafizik boyutunu bütünlüklü biçimde ele alan bir anlayışın rehberi olarak bugün de yol gösterici olabilir.

Modern üniversiteler, teknik ve deneysel başarılar bakımından yüksek bir potansiyele sahip olsa da İslâm’ın ilim anlayışındaki derinlik, hikmet ve manevî boyutu tam mânâsıyla içselleştirememektedir. Üniversitenin vazifesi yalnızca bilgi üretmek değil; aynı zamanda ruhu yücelten, ahlâkı olgunlaştıran ve toplumsal mesuliyeti güçlendiren bir ilim ve irfan iklimi kurmak olmalıdır. Bu dengenin sağlanması, hem gençlerin fikrî derinliğini artıracak hem de toplumun değerleriyle uyumlu, manevî bakımdan güçlü bir akademik kültürün kurulmasını mümkün kılacaktır.

Üniversite gençliğinin, modernizmin doğurduğu bencillik, bireysellik, idealsizlik ve yalnızlaşma gibi problemler açısından savunmasız oldukları hakkındaki görüşlere katılır mısınız? Çözüm nedir?

Üniversite gençliğinin, modernizmin ürettiği bencillik, aşırı bireysellik, idealsizlik ve yalnızlaşma gibi sorunlar karşısında görece daha savunmasız olduğu yönündeki tespitler, bütünüyle abartılı olmamakla birlikte, dikkatle ele alınması gereken sosyolojik ve ruhî bir duruma işaret etmektedir. Modern hayatın hız, rekabet ve performans odaklı yapısı, ferdi sürekli kendini ispat etmeye zorlamakta; bu süreçte insan, çoğu zaman mânâ, aidiyet ve değer bağlarını ikinci plana itebilmektedir. Üniversite gençliği ise tam da kimliğinin şekillendiği en kritik dönemde bulunduğu için, bu tür kırılmalara daha açık hâle gelmektedir. Dijitalleşmenin ve sosyal medya kültürünün de etkisiyle kurulan yüzeysel ilişkiler, insanî bağların yerini almakta; bu da gençlerde yalnızlık, amaçsızlık ve yönsüzlük hissini artırabilmektedir. Dolayısıyla söz konusu eleştiriler, gençliği suçlayan değil; bilakis içinde bulunduğu çağın şartlarını doğru okuyan bir anlayışla değerlendirilmelidir.

Bu problemlerin temelinde yalnızca ferdî zayıflıklar değil, aynı zamanda mânâ üreten büyük anlatıların zayıflaması da yatmaktadır. Geleneksel toplumlarda insan, kendisini bir aileye, bir topluluğa, bir inanç düzenine ve daha geniş bir medeniyet tasavvuruna ait hissederken; modern fert çoğu zaman bu bağlardan kopuk, kendi mânâsını tek başına kurmak zorunda kalan bir varlık hâline gelmiştir. Bu durum ilk bakışta bir özgürlük gibi görünse de aynı zamanda ağır bir varoluş yükünü de beraberinde getirmektedir. İdealsizlik diye ifade edilen mesele de çoğu zaman bu mânâ boşluğunun bir neticesidir. Çünkü insan, kendisinden daha büyük bir gayeye bağlanmadığında kısa vadeli hedefler ve şahsî çıkarlar içinde sıkışıp kalabilmektedir.

Çözüm meselesine gelince, burada yalnızca pedagojik yahut ruhiyatla ilgili müdahaleler yeterli değildir; daha bütünlüklü bir yaklaşım gerekmektedir. Öncelikle üniversitelerin sadece bilgi aktaran kurumlar değil, aynı zamanda “mânâ ve değer üreten” fikrî merkezler hâline gelmesi elzemdir. Müfredatın ve akademik ortamın, gençlerin yalnızca zihnî değil, aynı zamanda ahlâkî ve manevî gelişimini de destekleyecek şekilde yeniden düşünülmesi gerekir. Bu bağlamda ilim ile hikmetin yeniden buluşturulması, öğrencilerin kendi tarihleri, kültürleri ve medeniyet birikimleriyle sahih bir bağ kurmalarını sağlayacak içeriklerin güçlendirilmesi büyük önem taşımaktadır. Genç, kendi köklerini tanıdıkça yalnızlık hissinden uzaklaşır; kendisini daha geniş bir mânâ dünyasının parçası olarak konumlandırabilir.

Bununla birlikte, manevî bakımdan güçlü bir anlayışın eğitim sürecine dengeli ve sahih biçimde dâhil edilmesi, gençlerin iç boşluğunu gidermede mühim bir rol oynayacaktır. İnsanın yalnızca akıl değil, aynı zamanda kalp sahibi bir varlık olduğu gerçeği göz ardı edildiğinde ortaya çıkan eğitim modeli eksik kalmaktadır. Bu sebeple üniversitelerde, doğrudan fikrî bir dayatma olmaksızın; ahlâkı, mesuliyeti, dayanışmayı ve mânâ arayışını besleyen bir kültürün kurulması gerekmektedir. Bu, yalnızca ders içerikleriyle değil; akademisyen-öğrenci münasebeti, kampüs kültürü ve sosyal faaliyetler yoluyla da desteklenmelidir.

Millî açıdan bakıldığında ise gençlerin kendi tarihî ve kültürel miraslarıyla güçlü bir bağ kurmaları, onları hem kimlik bunalımından koruyacak hem de daha büyük ideallerle buluşturacaktır. Kendi medeniyet birikimini tanımayan bir gençlik ya taklitçi bir zihniyete sürüklenmekte ya da köksüz bir bireysellik içinde savrulmaktadır. Oysa köklerinden güç alan bir gençlik, hem evrensel dünyaya açık olabilir hem de özgün katkılar sunabilir. Bu sebeple üniversitelerin gençlere yalnızca meslek değil, aynı zamanda bir “medeniyet şuuru” kazandırması gerekir.

Modernizmin ürettiği bireyselleşme ve yalnızlaşma sorunları karşısında gençliği korumanın yolu, onu daha fazla denetim altına almak değil; bilakis daha güçlü bir mânâ, değer ve aidiyet zeminiyle buluşturmaktır. İlim, ahlâk ve mâneviyatın dengeli biçimde bir araya geldiği bir eğitim anlayışı, gençlerin hem ferdî kabiliyetlerini gerçekleştirmelerine hem de toplumsal mesuliyet şuuru ile hareket etmelerine imkân tanıyacaktır. Bu denge sağlandığında üniversite gençliği, yalnızca başarılı bireyler değil; aynı zamanda derinlikli, ideal sahibi ve topluma yön veren şahsiyetler hâline gelebilecektir.

Necip Fazıl temel eseri İdeolocya Örgüsü’nün üniversite bahsinde şöyle diyor:
“Bizim üniversitelerimizin adı ‘Külliye’dir. Millî Şahsiyet ve şuurun ilmî ocağını temsil edecek olan müesseseyi yabancı bir kelimeyle isimlendirmekteki abes üstü abes düşünülemez. İstanbul, Ankara, İzmir, Erzurum vesaire Külliyeleri… Üniversitelerimizi böyle anacak ve isimlendireceğiz. Zaten ‘Külliye’nin küllî delâleti yeter.”
Necip Fazıl’ı seviyoruz ve doğru buluyoruz. Ancak sözlerini yapmıyoruz. Neden ve ne yapmalıyız?

Bir akademisyen olarak meseleye bütünlüklü bir bakışla yaklaşıldığında, Necip Fazıl Kısakürek’in “külliye” vurgusunun basit bir isimlendirme teklifinden ibaret olmadığı; bilâkis köklü bir medeniyet tasavvuruna ve ilim anlayışına yöneltilmiş bir eleştiriyi temsil ettiği açıkça görülür. Modern üniversite modeli, büyük ölçüde seküler, parçacı ve çoğu zaman metafizik boyuttan kopuk bir bilgi anlayışı üzerine kurulmuşken; “külliye” kavramı, İslâm medeniyetinde ilim, hikmet, ahlâk ve irfanın mezcedildiği, insanı yalnızca bilgiyle değil, mânâ ve istikametle de yoğuran bütünlüklü bir yapıyı ifade eder. Bu sebeple söz konusu teklif, bir terminoloji değişikliğinden çok, bilgiye yüklenen mânânın, varlık tasavvurunun ve insan anlayışının yeniden kurulmasını hedefleyen bilgiye ve varlığa dair bir çağrıdır.

Ne var ki asıl problem, bu yüksek ideallerin neden hayata geçirilemediği sorusunda düğümlenmektedir. Bu durum, yüzeysel bir ihmalin ötesinde, modernleşme sürecinde yaşanan zihnî kırılmanın ve medeniyet bakışındaki çözülmenin bir sonucudur. Günümüz yükseköğretim yapısı büyük ölçüde dışarıdan alınmış bir modelin etkisi altında şekillenmiş; ilim, değer ve mânâ boyutundan soyutlanarak teknik ve araç hâline gelmiş bir zemine indirgenmiştir. Bunun neticesinde üniversiteler, meslek kazandıran; fakat şahsiyet ve ideal inşasını ikinci plana iten kurumlara dönüşmüştür. Dolayısıyla “külliye” ruhunun ihya edilememesi, bir tercih meselesinden çok, köklü bir ana anlayış sorunu olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bu noktada daha derin bir hakikatle yüzleşmek gerekir: Necip Fazıl Kısakürek’i sevmek ve fikirlerini doğru bulmak, onu anlamak için yeterli olsa da onun işaret ettiği istikamette yürümek için kâfi değildir. Çünkü sevgi çoğu zaman zihnî ve hissî bir yakınlık üretirken, hakikate sadakat fedakârlık, kararlılık ve eylem ister. Modern ferdin temel açmazı da burada ortaya çıkar: Doğruyu tasdik eder; fakat hayatını o doğrulara göre yeniden kurma cesaretini gösteremez. Bu durum, İslâm düşüncesinde şiddetle eleştirilen ilim ile amel arasındaki kopuşun günümüzdeki en belirgin görünüşlerinden biridir. Dolayısıyla mesele, hakikatin bilinmemesi değil; bilinen hakikatin yaşanmasına yönelik irade eksikliğidir.

Bu kopukluğun arka planında ise alışkanlıkların belirlediği konfor alanı, faydacılığı merkeze alan pratik yaklaşım ve fikri hayata dönüştüren sahici örnekliklerin yetersizliği gibi unsurlar belirleyici olmaktadır. Böyle bir zeminde en güçlü fikirler dahi nazarî bir değer olarak kalmakta, toplumsal hayata nüfuz edememektedir.

Bu çerçevede çözüm, yüzeysel düzenlemelerde değil, geniş bir zihniyet dönüşümünde aranmalıdır. Öncelikle ilim ile ahlâk, bilgi ile hikmet ve teknik ile değer arasındaki kopukluk giderilmeli; eğitim anlayışı, insanın yalnızca meslekî değil, varoluşa dair boyutunu da kuşatan bir muhtevaya kavuşturulmalıdır. Müfredatlar, ferdi yalnızca üretken kılan değil, aynı zamanda mânâ arayışına yönelten bir içerikle yeniden düzenlenmelidir. Bununla birlikte üniversiteler, gençlerin yalnızca kariyer planladığı mekânlar olmaktan çıkarılarak kimlik, şahsiyet ve ideal inşasının merkezleri hâline getirilmelidir.

Bu dönüşümde en büyük sorumluluk, hiç şüphesiz akademisyenlere düşmektedir. Zira hoca, yalnızca bilgi aktaran bir figür değil; temsil ettiği değerlerle yön veren, yaşadığıyla örneklik teşkil eden bir şahsiyettir. Aynı şekilde öğrencinin de pasif bir alıcı değil, şuurlu ve mesuliyet sahibi bir özne olarak yetiştirilmesi gerekmektedir.

Ancak bütün bu tespitlerin ötesinde, meselenin düğümlendiği asıl nokta, bedel ödemeyi göze alabilen sahici bir iradenin ortaya konulup konulamayacağıdır. Zira tarih boyunca hiçbir büyük medeniyet hamlesi, konfor alanlarını terk etmeden, alışkanlıkları sorgulamadan ve mevcut düzenin dayattığı kolaycılıkla yüzleşmeden gerçekleşmemiştir. Hakikat, çoğu zaman rahatın değil direncin; edilgenliğin değil mücadelenin, seyretmenin değil mesuliyet üstlenmenin neticesi olarak tecelli eder. Bu sebeple dile getirilen idealin gerçekleşmesini isteyen herkesin öncelikle şunu kabullenmesi gerekir: Medeniyet inşası, söylemle değil sabırla; temenniyle değil sebatla, arzu ile değil fedakârlıkla mümkün olur.

Bu noktada asıl imtihan, doğruları bilmek değil, o doğruların gerektirdiği yükü omuzlayabilmektir. Çünkü insan çoğu zaman hakikate karşı değildir; fakat hakikatin talep ettiği dönüşüme karşı dirençlidir. Modern hayatın sunduğu konfor, statü ve güvenlik hissi, ferdi derin bir edilgenliğe sürükleyerek onu ideallerinden uzaklaştırır. Böyle bir zeminde yüksek fikirler alkışlanır; fakat uygulanmaz. Doğru kabul edilir; fakat yaşanmaz. İşte bu durum, yalnızca ferdî bir zaaf değil; aynı zamanda toplumsal bir atalete dönüşerek düşünce ile hayat arasındaki mesafeyi giderek derinleştirir.

Bu sebeple bugün ihtiyaç duyulan şey, yeni kavramlar üretmekten yahut mevcut kavramları yeniden adlandırmaktan çok, fikri hayata dönüştürecek bir aksiyon ahlâkıdır. Söylenen ile yapılan arasındaki uçurumu kapatacak olan da ancak bu ahlâkî kararlılıktır. Her fert, bulunduğu konumda —ister akademide, ister eğitim ortamında, ister fikrî üretim sahasında— hakikatin temsilcisi olma mesuliyetini üstlenmelidir. Çünkü büyük dönüşümler, çoğu zaman merkezî kararlarla değil, fert fert kurulan şuur ve irade ile gerçekleşir.

Netice itibarıyla sorun, ortaya konulan fikirlerin değerinde değil; o fikirleri hayata taşıyacak cesaretin, sürekliliğin ve samimiyetin yeterince ortaya konulamamasındadır. Dolayısıyla yapılması gereken, hakikati yalnızca ifade etmek değil, onu hayatın merkezine yerleştirmektir. Sözü eyleme dönüştürmek, bilgiyi ahlâkla tahkim etmek ve inanılan değerlerin bizzat şahidi olmak, bu sürecin en temel adımlarıdır. Ancak bu şekilde üniversiteler, yüzeysel bir dönüşümle değil, derinlikli bir yeniden kuruluşla gerçek mânâda birer “külliye” hüviyeti kazanabilir; ilmin hikmetle, bilginin ahlâkla ve eğitimin şahsiyetle bütünleştiği sahici medeniyet merkezlerine dönüşebilir.

Teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim.

Aylık Baran Dergisi 50. Sayı Nisan 2026