Prof. Dr. Sami Şener, Necip Fazıl’ın fikir, sanat, siyaset ve sosyoloji sahalarında gençliğe model olarak sunulması gerektiğini belirterek, üniversitelerde Necip Fazıl araştırma merkezlerinin kurulması gerektiğini belirtti. Şener, “Necip Fazıl Kısakürek Üniversitesi”nin, bugünkü fikrî ve siyasî kadroların beslendiği kaynağa karşı vefa ve ihtiyaç olduğunu söyledi.
Pof. Dr. Sami Şener kimdir?
Prof. Dr. Sami Şener, 1949’da Erzincan’da doğmuş Türk sosyologdur. İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü mezunudur. Doktorasını “Netâicü’l-Vukuat Işığında Osmanlı Hükümet Yapısında Değişme” teziyle tamamlamış, bu çalışma daha sonra Osmanlı’da Siyasi Çözülme adıyla yayımlanmıştır. 1993’te Sakarya Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nü kurarak yerli ve değer merkezli bir sosyoloji geleneğinin kurumsallaşmasına öncülük etmiştir. Şener, sosyolojinin teorik bir alanla sınırlı kalmaması gerektiğini savunmuş, saha çalışmaları ve uygulamalı yaklaşımlara önem vermiştir. Türk toplumunun tarihî, kültürel ve medeniyet birikimini merkeze alan yerli sosyoloji anlayışıyla tanınır. Sosyologlar Derneği (SOSYODER)’ni kurarak sosyoloji mesleğinin kamusal alanda tanınması için çalışmalar yürütmüştür. Başlıca eserleri arasında Osmanlı’da Siyasi Çözülme, Sosyoloji: Sosyal Bilimlere Alternatif Yaklaşım, Türkiye’de Gençlik, Sömürgeciliğin Bir Diğer İsmi: Amerika, Başarı Yolunda 70 Kural ve Yarınlara Hazırlanmak yer alır.
Siz Büyük Doğucu bir akademisyensiniz. Büyük Doğu nedir ve bir Müslüman'ın fert ve cemiyet hayatında Büyük Doğu’nun rolü nedir? Bizi ne kadar ilgilendiriyor, hayatımıza ne kadar temas ediyor?
Büyük Doğu hareketi; tabii olarak rahmetli Necip Fazıl Kısakürek'in gayretiyle, hayata bakışı, hayatı değerlendirişi ve en mühimi de Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri’ne bağlandıktan sonra İslâmî bir çerçevede hayatı ve hâdiseleri görerek, bu husustaki düşüncelerini anlatarak bir nesil hazırlamaya çalışmasının merkezidir.
Necip Fazıl mücadelesi gıptayla anlatılıyor. Ancak Necip Fazıl günümüze ne söyler? Bir başka deyişle Necip Fazıl'ın fikirleri kütüphanenin tozlu raflarında kalacak fikirler midir?
Şimdi, evvelâ ben bir cemiyet bilimciyim. Dolayısıyla sosyoloji hayata bakar. Hayatın problemlerini, sıkıntılarını dile getirir ve çareler arar. Bu noktada Necip Fazıl Kısakürek’in bir cemiyetin çok mühim bir teşhisini yaptığını görüyoruz. "Mevcut durum nedir, cemiyet ne hâldedir ve bu hâle gelmesinin sebepleri nelerdir?" sorularına tarihî ve içtimaî bir çerçevede cevap vermiştir. Bu teşhisini şiirleriyle, tiyatrolarıyla ve tetkikleriyle ortaya koymuştur. Bilhassa bu sahadaki çalışmaların çok az olduğu bir devirde bunu yapmıştır. Necip Fazıl, tek başına bir davanın mesuliyetini yüklenmiştir.
Yasaklı ve zor devirlerde, yani İslâm’ın hayattan silinmek istendiği bir zaman diliminde ortaya çıkarak…
Tabii ki bu mücadelenin getirdiği sıkıntılar da vardı. Bu sıkıntıları da çekti. Tevkif edildi, zindanlarda belli devirlerde ve defalarca yatırıldı. Ama mücadelesinden vazgeçmedi. Bu merhale, birçok insanda olduğu gibi onu daha da pişirdi, gayesine ve davasına daha kuvvetli bağlanmasına sebep oldu.
Necip Fazıl’ın sadece bir şair ve sadece bir fikir adamı olmadığını görüyoruz. Bu düşüncelerini hayata geçirmek için bir sistem hazırladığını da görüyoruz. Bir mücadele ve müesses bir çalışma ortaya koyduğunu, "İdeolocya Örgüsü" kitabında müşahede ediyoruz. Dolayısıyla bugün, bu minvalde çalışan fikir adamlarının ve siyaset adamlarının bu eserden istifade etmeleri icap ediyor. Çünkü Necip Fazıl, hakikaten zor bir devirde bu mühim meseleye temas etmiş ve birtakım hedefler, birtakım sistemler getirmiştir. Bugün mücadele içinde olan, siyaset sahnesinde bulunan veya birtakım sivil cemiyet teşekküllerinde çalışan insanların da bu birikimden faydalanmaları gerektiğini düşünüyorum.
Mevcut düzene baktığımızda muhafazakâr bir iktidar var, fakat Müslümanlar; bu rejimin Batıcı hukuk, eğitim, idare ve iktisat sistemi içinde, modernist ve seküler bir hayat tarzı içinde sıkışmış vaziyettedir. Batı’yla hem siyasî hem de kültürel bir hesaplaşma iddiası var ancak bu hesaplaşma kültür zaviyesinden zayıf kalıyor. Çünkü Batı’dan gelen kültürel tesirler, bir müstemlekeleştirme vasıtası olarak bizi kuşatmaya devam ediyor. Modernizm ve sekülerizm üzerinden bu tahakküm açıkça hissediliyor ve buna matuf bir şikâyet de mevcut. Buna rağmen iktidar bu tezat içinde çıkış yolu arıyor. Öte yandan, hakiki mânâda bir millî devletin Batıcı kalıplarla tesis edilemeyeceği de ortadadır; bu durumda ortaya çıkan yapı ancak bir müstemleke düzeni olur. Buna karşı bir intibah ve sahiplenme arayışı olduğu da müşahede ediliyor. Burada asıl mesele şudur: Büyük Doğu’dan beslendikleri açık olduğu hâlde, bu fikrin kurucu ismi olan Necip Fazıl Kısakürek’i ve onun ortaya koyduğu teklifi idrak etme noktasında neden bir sükût söz konusu? Neden bu fikir, sadece maziye dönük bir sevgiye indirgeniyor? Tarihimizi sevmek ve köklerimize bağlı kalmak, edebiyatla veya hamasî nutuklarla anmak değildir; bugün o ruhu ve davayı yaşatmaktır. Nitekim Necip Fazıl’ın ortaya koyduğu anlayış da 1400 yıllık bir ananeye sahip çıkmayı ve onu bugün yeniden inşa etmeyi ifade eder. Bu noktada sorulması gereken şudur: İktidar bu fikre belli bir muhabbet duysa bile, neden bu istikamet hayata geçirilemiyor? Bu açmazın sebebi nedir?
Şimdi bu bana göre; Necip Fazıl’dan istifade etmek olsun, tarihî ve kültürel temel kaynaklarımızdan faydalanmak olsun, maziye, medeniyetimizin şahlandığı devirlere ait çalışmalar olsun, bunların noksanlığı aslında fikrî kemâlin olmayışından neşet ediyor. Siyaset bugün fikir üzerinde hareket etmiyor, edemiyor. Bu da birtakım zaaflardan kaynaklanıyor. Bu zaaflar da bir mânâda, kendi mesuliyeti ve irfanıyla günün meselelerini kavrayamamakla alakadardır. Evet, şimdi burada söylemek istediğim husus şudur: Aslında biz fikrimizi bir irfan ve kültür hareketi hâline getiremedik. Fikir var ama bunu bir aksiyona dönüştüremedikten, bir kültür hâline getiremedikten sonra ne olursunuz? Başka fikirlerin, başka sistemlerin tesir sahasına girersiniz. Ümitleriniz, hayalleriniz belki kendi tarafınızda olur lakin tatbikatınız başka bir istikamette tecelli eder. Bugün yaşadığımız sıkıntı sadece siyasette değil; iktisadî hayatta, ilmî hayatta da aynı problemleri yaşıyoruz. Mesela üniversiteler, aslında bizim fikir ve irfan dünyamızın canlı değil, âtıl olduğunu gösteriyor. Bir hatıra gibi... Hani Necip Fazıl diyor ya, “Namaz kılmayı” diyor, “bir vergi memuruna verginizi verir gibi yapmayın.” Yani “onu yaşayarak, onu hissederek...” Şimdi aynı şey bizim fikir sahamızda da irfan zaviyemizde de geçerli. Böyle bir noksanlığımız var. Yaşanmayan kültür yoktur. Bir irfan ve kültür yaşanmıyorsa, ondan artık bahsedemezsiniz.

Üniversitedeki eğitim sistemi Batıcı-Kartezyen tarzda bir eğitim sistemidir. Biz buna karşı milliyetçi, muhafazakâr, mütedeyyin insanlar olarak ne yapıyoruz?
Hiçbir şey yapamıyoruz. Bunu münferit yapıyoruz ancak. Bir sistem dahilinde yapamıyoruz.
Boğaziçi Üniversitesi’ne müdahale ediliyor. Millî bir ruhla müdahale ediliyor, değil mi? Peki üniversitelere neden genel olarak müdahale edilmiyor? Burada mesele şu: Batı anlayışına ve normlarına alışmış bir zihin var. Bu şablonların dışına çıkılmıyor. Farklı bir şey alınsa bile kenarda tutuluyor. Din de aynı şekilde kenarda bırakılıyor.
Geçen TRT Türk’te Cahit Tanyol’la ilgili bir konuşma yaptım. Cahit Tanyol orada inkılaplar için şunu söylüyor: “İnkılaplar, bir kişiyi meşrulaştırmak için değil, bir fikri meşrulaştırmak için yapılır.” Çok önemli bir söz. Şimdi biz de burada kişileri bir yerlere getirmek için değil fikirleri, dünya anlayışını ve felsefesini hâkim kılmak için hareket etmek zorundayız.

Peki Büyük Doğu ideolojisini hâkim kılmak için ne eksiğimiz var?
Bir defa, geçmiş zamanda Necip Fazıl’ın bunu günün terminolojisi içerisinde “ideoloji” olarak ifade ettiğini düşünüyorum. Çünkü Necip Fazıl çok zor bir dönemdeydi. “Allah” kelimesinin bile yasak olduğu bir dönemde bunu başka bir fikir veya dünya görüşü olarak ifade edemedi, “ideoloji” demek zorunda kaldı. Çünkü ideolojiler dönemiydi. Ancak orada anlatmak istediği, bir yaşama kültürü, fikrî bir medeniyet anlayışıydı. Yoksa ideolojiler, biliyorsunuz, siyasîdir.
Bir medeniyet tasavvuru...
Tabii ki, medeniyet tasavvurunu anlatmak istedi orada. Dolayısıyla biz bu medeniyet tasavvurunu artık lafta bırakmamalıyız. Lafta yeteri kadar kullandık artık iş yapmamız, onu uygulamaya dönüştürmemiz gerekiyor. Şu anda Türkiye’de yapılamayan şey bu. Birçok alanda bu sıkıntıyı maalesef yaşıyoruz.
Aylık Baran dergisinin geçen sayısında işlenen konu, Necip Fazıl’ın devlet ve idare mefkûresi olan temel eseri İdeolocya Örgüsü’nün kalbi mesabesindeki “Başyücelik” modeliydi. Necip Fazıl buna “Başyücelik Devlet ve İdare Mefkûresi” diyor. Neden yeterince tartışılmaz? Anayasalar, reformlar konuşuluyor, neden bu model yeterince tartışılmaz, akademik araştırmalar yapılmaz, alternatif olarak öne sürülmez?
Evet, Necip Fazıl’ın Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu kitabını okuduğumda ne kadar çaplı bir insan olduğunu görüyorum. Felsefî mânada ne kadar önemli bir isim… Bir anlamda, Batı felsefesinin özünü bize sunmuş o kitapta. Bugün kaç felsefe bölümünde okuyan insan bu kitabı okudu? Bir okusunlar. Felsefeyi kendi gözümüzden okumamız lâzım. Sosyolojiyi kendi gözümüzden okumamız lâzım. İktisadı kendi kültürümüzden ve uygulamalarımızdan hareketle okumamız lâzım.
Ama üniversite eğitimine bu giremiyor. Üniversite eğitiminde bu yok, niye giremiyor? YÖK öncü olsun bu hususta. Vizyon sahibi olması gerekmiyor mu?
Bu sene “İslâmî Perspektiften Psikoloji” diye bir ders koydum ve bu dersi okutuyorum. Bunu hocalar yapabilir. YÖK’e gitmeye gerek yok. YÖK yapsa daha iyi olur keşke bunu yapsa… Çünkü belli bir medeniyet dünyası kendine ait bir araştırma ve pratik ortaya koymuş, siz bunu bilim alanına sokmuyorsunuz.
Cumhurbaşkanlığı kurulları yok mu? Var. Ne yapıyorlar bilmiyoruz. Bu kurullara bir sistem teklif edin hocam. Şu şu bütün alanlarda bizim dini ve milli bakışımızla ilgili...
Bence kurul ne yapar? Bir konuda önce bir eksikliği görür, sonra buna ait birtakım ilim adamlarını arar ve onlardan çalışmalar ister. Şimdi biz verdiğimiz zaman kıymeti olmuyor. Başka konularda ve farklı zamanlarda kurul üyelerinden bazıları, “Hocam senin mutlaka gelip buralarda bir şeyler yapman lazım” dedi ama öyle kaldı. Bir türlü uygulamaya geçmedi. Uygulamaya geçmesi için burada, kurullardaki insanların statik bir ilim adamı değil dinamik, aksiyon içinde olan bir ilim adamı olması lâzım. Necip Fazıl’ın dediği gibi, “İman ve Aksiyon” lâzım. Bu eksikliği çekiyoruz. Bir şeyi alıp bir yere taşıyacak, götürecek nitelikte insanlar olması lâzım.
İlim adamında iman ve aksiyon olmaz mı?
Olmaz olur mu? İlim adamında eğer iman olmazsa ahlâk da olmuyor. İmanın sonucu ahlâktır. Niye iman ediyoruz? Ahlâkı güzelleştirmek için, ahlâkî davranışları ortaya koymak için.
Üniversitelerin ilim anlayışı genelde şöyle: Batı'nın ilmini alalım falan deniliyor. Peki ilmin arkasında kültür ve ahlâk gelmiyor mu?
Kendi yanlış tecrübeleri var orada, ahlâk yok.
Yok yok, “Onun ilmi gelirken onun ahlâksızlığı ve kültürü de gelmiyor mu?” diye soruyorum.
Gelmez olur mu? Benim “Sosyal Bilim ve Değerler” kitabım var, orada bunu anlatıyorum. İlim, bir dünya görüşü, bir hayat anlayışı ve bir değerler sistemi ile birlikte gelir. Bu değerler sisteminde, siz kendi değerlerinizi vermezseniz başkası kendi değerlerini, hatta kendi problemlerini size dayatır. Ondan sonra gençlerden “şöyle oluyor, böyle oluyor” diye şikâyet ediyoruz ama buna hakkımız yok. Önce onlara doğru bir şey verelim ki, eğer buna rağmen bunu yapmıyorlarsa, o zaman şikâyet edelim.
İlahiyatlarda dini ilimler “teoloji” adı altında ele alınıyor. İlahiyatlarda da durum aslında bu…
Evet, teoloji aslında “dincilik” demektir. Bu dincilik de ilme müsaade etmemektir. Halbuki bizim İslâm bilim anlayışımızda böyle bir dincilik yok. Sadece din değil, hayat da var, düşünce de var ve onun uygulaması da var.
O dincilik dedikleri de sosyal bilimler içerisinde yer alıyor.
Şu bağnaz dincilik var ya, Orta çağ anlayışı, işte onu demek istedim.
Onları da rasyonalizme bağladılar. Akılcılığa bağlayıp İslâm’ı akılla sınırlamak, mucizeleri inkâr etmek, mezhepleri tanımamak gibi birçok sapkın yaklaşım da ilahiyatlardan çıkıyor.
Evet, zaten rasyonalizmin dinle bir alakası yoktu. Avrupa’da dine alternatif olarak ortaya çıktı. Dinin yerini doldurmak için ortaya kondu ama dolduramadı.
Onların teoloji anlayışında, dinî ilimleri teoloji adı altında sosyal bilimler kategorisinde inceliyorlar. Bunu ifade etmek istiyorum.
Bizim din anlayışımızda ise dinin hem inanç boyutu vardır hem düşünce boyutu vardır hem de uygulama boyutu vardır. Kelam bir yönüyle felsefî tarafı temsil eder. Fıkıh ise sosyal hayatı düzenleyen yönüdür. Tasavvuf iç hayatı ve ahlakî alanı düzenler. Bunun yanında beşerî akılla ilgili alanlar da vardır. Bunlar birbirinden kopuk değildir.
Zaten bütün ilimleri eski medreselerde alet ilimleri, din ilimleri hep beraber öğretilirdi. Ayrılmazdı aslında. Astronomi, fizik, kimya vs. hep bir medrese çatısı altında olurdu.
Evet, Batı bilimi birbirinden kopardı, parçaladı. Halbuki insan bir bütündür. İnsanın şu anda hem fizikî tarafı var hem ruhî tarafı var, ahlâkî tarafı var. İnsanı sen parçalarsan ortada "insan" diye bir şey bulamazsın. Maalesef böyle bir yanlış yapıldı Avrupa'da.
İzninizle “Yürüyen Büyük Doğu” davasına dönelim. Üstad’ın sağlığında onun övgülerini de alan İbda Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun, Büyük Doğu’nun yürütücü gücü olarak şu sözünü mevzu etmek istiyorum. Salih Mirzabeyoğlu diyor ki, “Toplumun genel fikir çerçevesine Büyük Doğu’yu oturtmak.” Mücadelesinin amacını böyle ifade ediyor. Neler söylemek istersiniz.
Rahmetli Salih Mirzabeyoğlu, Büyük Doğu davasını sürdüren kıymetli ve çilekeş insanlardan biridir. Bir dönem var, 1940’lardan 1950’lere uzanan bir süreç. Bu dönemde bu ülkenin inancına, ahlâkına, şuuruna ve fikriyatına kapıların kapatıldığı bir tablo söz konusudur. Bu ortamda Necip Fazıl’ın haykırdığını, bir uyanış hareketi başlattığını görüyoruz. Salih Mirzabeyoğlu’nun gayesi de bu mücadeleyi canlı tutmak, sürdürmek ve Necip Fazıl’ın misyonunu devam ettirmek olmuştur. Bu uğurda hayatını maalesef hastalıklarla kaybetmiştir. Allah rahmet eylesin.
Zaten eserleri, mesela “Hikemiyat”, “Necip Fazıl’la Başbaşa”, “İslâm’a Muhatap Anlayış”, “İbda Diyalektiği”, Büyük Doğu’nun çağımızda yürütülmesi, devamı ve tatbiki için ortaya konulmuş canlı misaller olarak değerlendirilebilir.
Evet, Necip Fazıl'ın fikriyatını bir mücadele alanı olarak sürdürmüştür. Tabii kendisine de bu noktada takdirlerimizi ve teşekkürlerimizi sunmak durumundayız.
Sosyoloji ve üniversite mevzularına dönersek hocam…
Sosyoloji, hayatımızın ilmidir. Dolayısıyla mücadelenin hayatımızda, aile hayatımızda ve fikriyatımızda mutlaka bir yeri vardır. Üniversitenin görevi, araştırma, eğitim ve mesleğe hazırlama olmak üzere üç temel fonksiyondan oluşur. Ancak bu bana göre yeterli değildir. Dördüncü bir boyut olarak öğrencilerin hayata hazırlanması gerekir. Hayat dediğimiz şey, sadece meslek, makale yazmak veya bilgi edinmek değildir, aynı zamanda sosyal ilişkiler boyutunu da içerir. Bu noktada ciddi bir eksiklik vardır. Sosyal bilimler alanında, sosyoloji ve psikolojide önemli boşluklar söz konusudur. Bir insanın kişiliğinin inşa edilmesi gerekir, ancak bu süreç yeterince gerçekleştirilememektedir. Eğitim sistemi buna hazır değildir ve buna yönelik dersler maalesef verilmemektedir. Birinci problem budur.
Gençliği yarına hazırlama meselesi aslında daha erken, ortaokul ve lisede başlamalıdır. Ancak üniversite, bilginin ve kültürün olgunlaştığı bir dönem olması sebebiyle, bu kültürü taşıyan insanı yetiştirme görevini de üstlenmelidir. Üniversitelerde eğitim ve kısmen araştırmalar yapılmaktadır fakat bunlar yeterli değildir. Eğitimin niteliği için hoca kalitesinin artırılması gerekir. Bunun için üniversitelerin akademik kadrolarının mali şartlarının iyileştirilmesi şarttır. Bu konuda YÖK’e de bir rapor sunmuştum. Bugün makale yazan, öğrenciyle ilgilenen, araştırma yapan ve dersini iyi veren bir akademisyen ile bunları sıradan yapan kişi aynı şekilde değerlendirilmektedir. Bir memur gibi görülmektedir. Halbuki yurt dışında, Amerika’da, Çin’de ve diğer ülkelerde akademisyenlerle yapılan anlaşmalarda maaşlar kapasitelerine göre belirlenir. Örneğin, “beş makale yazarım, üç araştırma yaparım, şu kadar ders veririm” gibi kriterlere göre bir ücretlendirme yapılır. Yani verilen hizmetin niteliğine göre maaş belirlenir. Bizde ise bir kitabı olmayan profesörle, yirmi-otuz kitabı olan profesör aynı maaşı almaktadır. Bu, ciddi bir sorundur. Ayrıca öğrenciye rehberlik eden, yön veren hocayla sadece dersini anlatıp odasına çekilen hoca arasında hiçbir fark gözetilmemektedir. Bu da üniversite sisteminin önemli bir eksikliğidir. Üniversitenin bu yapıdan çıkması gerekir. Bunun ciddi bir mesele olduğunu düşünüyorum. Ayrıca üniversiteye herkesin girmemesi gerekir. Herkes üniversite öğrencisi olmamalıdır. Şu anda bir enflasyon söz konusudur ve özel üniversitelerin önemli bir bölümü maalesef ticarethane gibi çalışmaktadır.
Üstad ilk ve orta eğitimi 10 seneyle sınırlayıp, ondan sonra “lise yok”, diyor. “Üniversite var, giden gider” diyor. Üstad, ilmî tarafı olmayanın doğrudan iş hayatına atılmasını söylüyor.
Evet, bugün birçok meslek yok oluyor çünkü eleman bulunamıyor. Niye eleman yok? Beğenilmiyor. Halbuki “beğenmek” diye bir şey yok, meslek meslektir. Hangi meslek olursa olsun, birinin eksik olması ciddi sıkıntılar doğurur. Bugün bir musluk tamircisinin olmaması bile büyük bir problem meydana getiriyor. Ancak genç insan bunu maalesef düşünemiyor ve eğitime de yük oluyor. Bazı gençleri biliyoruz, ders çalışmıyorlar, tembellik yapıyorlar ama “üniversiteli”. Bunun bir anlamı yok. Bu meselenin üzerine gidilmesi gerekir. Maalesef siyaset bu noktada, halk desteğini almak veya oy toplamak gibi düşüncelerle yıllardır “herkes üniversiteli olsun” anlayışını benimsiyor. Halbuki buna gerek yok. Dünyada böyle bir yaklaşım yok. Bu durum yanlış bir politika olarak uygulanıyor.
Necip Fazıl, İdeolocya Örgüsü’nün “Üniversite” bahsinde şöyle diyor: “Bizim üniversitelerimizin adı Külliye’dir. Millî şahsiyet ve şuurun ilmî ocağını temsil edecek olan müesseseyi yabancı bir kelimeyle isimlendirmekteki abes üstüne abes düşünülemez. İstanbul, Ankara, İzmir, Erzurum vesaire külliyeleri… Üniversitelerimizi böyle anlayacak ve isimlendireceğiz. Zaten külliyenin küllî delâleti yeter.” diyor.
Necip Fazıl hep şunu söyler: Ruhu ön plana alalım. Burada ruh derken kültürü ön plana alalım. Üniversitenin gerekirse ismi değişebilir, değişmese bile artık yerleşmiş olan bu yapının, kültürünü, kişiliğini, insanın tarihine olan bağlılığını verebilecek bir hâle kavuşması gerekir. Üniversite, yabancı ülkelerin üniversitelerinin bir şubesi gibi çalışmamalıdır. Bugün maalesef böyle çalışıyor. Bunu sürekli söylüyorum, yazıyorum. Sosyal bilimlerimiz Batı’nın tecrübeleriyle sınırlı. Halbuki bizim de tecrübelerimiz var, kendimize ait felsefelerimiz ve bilim anlayışlarımız var. Bu bilim felsefesini niçin işletmiyoruz? Neden Batı ile yetiniyoruz? Mesela biraz önce o dersi koyarken öğretim üyelerine şunu söyledim: “Biz psikolojide sadece Batı merkezli bir yaklaşım öğretiyoruz. Halbuki bir Doğu psikolojisi var, İslâm’ın kendine has bir psikolojisi var. Buna neden yer vermiyoruz?” dediğimde, onlar da uygun buldular ve böyle bir dersi programa aldık. Bu, bilim adamlarının gayreti ve şuuru ile gerçekleşecek bir meseledir.
Büyük Doğucu akademisyenler niye bir platform oluşturup, bir çatı altında bir kültür devrimine teşebbüs etmezler?
Bu bir şuur ve anlayış meselesi. Demek ki biz bu şuura henüz gelememişiz.
Bu üniversitelerde Büyük Doğucular var, ne yapıyorlar, niye temayüz etmiyorlar?
Bizim şöyle bir eksiğimiz var: Birlikte iş yapamıyoruz. Böyle bir eksikliğimiz var.
Araya kompleksler giriyor.
Kompleks mi diyelim, bu işin önemini kavrayamamak mı diyelim, başka sebepler mi diyelim, çekinme mi diyelim? “Böyle bir şey olursa birileri bizi desteklemez, kabul etmez veya yanımızdan uzaklaşır” gibi düşünceler mi var, bunlara bakmak gerek.
Üstad, “Kim var?” deyince sağına soluna bakmadan “Ben varım!” demenin ahlâkından bahsediyor.
Maalesef, sosyologları bir araya getirmek için 11 yıl önce bir Sosyologlar Derneği kurdum. Ama sorarsanız, “Kaç talebeniz var?” diye, bırakın başkalarını, kendi talebelerim arasında bile sadece arada bir yardım eden 15-20 kişi var. Halbuki benim 26-27 civarında profesör öğrencim bulunuyor. Bakın, yalnızca profesör düzeyindeki öğrencilerimin sayısı bu kadar.
Bunlar Büyük Doğu’ya yakın değil mi?
Tabii ki çoğu tanır, eder, bilir, sever. Demek istediğim bizim böyle bir eksikliğimiz var.
Nemelazımcılık mı?
Artık bilemiyorum, tek tek tabii incelemek lazım.
Evet, hocam.
Evet, şimdi üniversitenin öncelikle puanlarının yükseltilmesi lazım ki buraya kaliteli, fikir ve düşünce üreten insanlar gelsin. Üniversitelerde öğrencilere ciddi anlamda rehberlik yapılamıyor. Mesela biz burada, dekanlığımız bünyesinde önemli ölçüde rehberlik yapmaya çalışıyoruz ve bunun çok faydasını görüyoruz. İnsanlar burada rahatlayarak, mutlu bir şekilde...
Ne demektir rehberlik, onu da söyler misiniz?
Öğrenci işleri dekanlığı bünyesinde bu çalışmaları yürütüyoruz. Öğrencilerle konuştuğumda, “Hocam, sizi bütün öğrenciler tanıyor” diyorlar. Bu güzel bir şey. Önce tanımaları, sonra da rahat bir şekilde buraya gelebilmeleri gerekir. Üniversite bünyesinde öğrenci konseyi de bize bağlı. Öğrenci konseyi, bütün fakültelerin temsilcilerinin yer aldığı bir yapıdır. Onlarla da zaman zaman bir araya geliyoruz. Dolayısıyla öğrenci danışmanlığı ve rehberliği çalışmalarının bütün üniversitelerde kurumsal olarak yürütülmesi gerektiğini düşünüyorum.
Ve belki şunu diyebiliriz: Sizin bu çalışmanızın, Üstad’ın dediği “millî şahsiyet ve şuurun ilmî ocağını temsil etme” noktasında bir rolü oluyor mu?
Elbette olur. Bir insana sadece anlatarak belli bir anlayışa ve davranışa yön veremezsiniz. Eğer şahsiyetinizle ona örnek olursanız, o çok daha hızlı şekilde o havaya, o ortama girer. Burada millî şahsiyetin inşası açısından, derste anlatmak ayrı bir şeydir, fakat bunu ilişkilerle ortaya koymak çok daha önemlidir.
Bu bir ders mi, isteyen mi geliyor, nasıl işliyor?
Hayır, dersler ayrı. Bu tamamen buraya çeşitli işleri için gelen veya sıkıntılarını paylaşmak isteyen öğrencilerle yürütülen bir süreçtir. Mesela bize bağlı psikologlar da var.
Talep üzerine mi oluyor?
Onların talebi üzerine biz onlarla ilgileniyoruz. Duyanlar da “Öğrenci dekanlığı var, sıkıntılarımızı oraya götürebiliriz” düşüncesiyle buraya geliyorlar.
Talep var yani.
Tabii hem ihtiyaç var hem giderek internet üzerinden de bir sürü sıkıntı, dert, şikâyet alıyoruz.
Çözüm odaklı mı?
Evet, bir çözüm merkezi gibi çalışıyor. Yardımcım da burada öğrenci destek merkezi kapsamında görev yapıyor. Öğrenciyi her yönüyle desteklemeye çalışıyoruz. Sıkıntılı bir öğrenciyi gördüğümüzde hemen psikoloğa yönlendiriyoruz, durumunun incelenmesini sağlıyoruz. Bu şekilde bir sistemimiz var. Burada öğrencilere ücretsiz psikolojik destek hizmeti veriliyor.
Peki, tekrar üniversite mevzuundan devam edelim.
Üniversitede, bir defa, hocalara farklı bir statü verilmesi lazım, çalışmalarının ödüllendirilmesi lazım ve onların daha çok öğrenciye yönelik, eğitime yönelik, bu arada ahlâka yönelik çabalara ağırlık vermeleri teşvik edilmelidir bu noktada. Bir defa özel üniversitelerle devlet üniversiteleri arasında birtakım farklılıklar var. Yani devlet üniversitelerinde kadrolar daha sağlam, özel üniversitelerde ise yönetime bağlı olarak değişiyor. Ben, özel üniversitelerdeki hocaların da yerlerinin sağlam olmasını istiyorum. Tabii ki derslerini çok ihmal etmeleri halinde birtakım müeyyideler uygulanması lazım veya ahlâkî yönden birtakım sıkıntılar olduğu zaman tabii ki onlarla ilgilenilmesi lazım. Ama herhangi bir problem yoksa, “Sen, ben seni istemiyorum, seni çık git” denmemesi lazım. Bir gerekçe olması lazım. Bu, üniversitelerde maalesef, özel üniversitelerde çoğunlukla olmuyor.
Bir konu da yayın konusu. Mesela bugün akademik dünyada yükseltilmek için yayın yapmanız lazım ve bu yayınların çoğunun da yurt dışında yapılması isteniyor. Şimdi yurt dışında yapılması demek, oraya para ödemek demek. Yani bir kişinin yayınını yayımlatması için çok ciddi paralar ödemesi lazım. Bakın, düşünebiliyor musunuz? Bir makale yayımlanacak, böyle bir sistem. Yani yurt dışında da bu iş büyük ölçüde ticarileşmiş durumda. Ben bunu YÖK başkanına da söyledim. Yani YÖK başkanını üniversite talebeliğinden tanıyorum. Söyledim, dedim ki: “Ya bunu yurt dışına göndermeyelim bu insanları, mecbur etmeyelim daha doğrusu. Gönderen göndersin ama herkes göndermek zorundadır, herkes yabancı dergilerde yayın yapmak zorundadır kuralını kaldıralım. Türkiye’de çok iyi hocalardan oluşan hakemler oluşturalım. Türkiye’de adam yazsın, ister Türkçe yazsın ister yabancı dille yazsın ama Türkiye’de biz bunun derece almasını sağlayalım” diye söylememe rağmen maalesef herhangi bir netice alabilmiş değiliz.
Bir de yabancı dil meselesi var, evet önemli ama yabancı dil, bir insanın akademik kariyerinin, çalışmasının ve eğitimciliğinin önüne geçmemeli. Yani yabancı dil bugün artık değişik şeylerle, bilgisayar programlarıyla hemen çevrilebiliyor. Yani önemli olan bunun yabancı dil bilmesi mi? İşte makine yapıyor, birtakım aletler şu anda çıkıyor. Hani konuşurken sen Türkçe konuşuyorsun, o yabancı dile çeviriyor. Yani yabancı dili bu kadar önemli hale getirmeyelim. Tamam, evet, isteyen yazsın, isteyen konuşsun, tamam ama onun akademik ilerlemesi için yabancı dili bir bariyer olarak koymayalım. Maalesef yıllardan beri biz bunu Sosyologlar Derneği olarak da ileri sürdük, açıklama yaptık fakat kimse dinlemiyor. Yani bir defa, biz üniversitelerde sadece tercüman mı yetiştiriyoruz? Üniversitede akademik ve eğitimci yetiştirmemiz lazım.
Dil, branşın önüne geçiyor.
Evet, maalesef böyle bir durum oluyor. Bunun da çözülmesi gerekiyor. Dolayısıyla sizin kanalınızla da bu bilgimizi, görüşümüzü iletmiş olalım diyorum.
Peki hocam, son olarak ne söylemek istersiniz?
Demin dediğiniz gibi, Necip Fazıl bizim hakikaten ülkemizin yetiştirdiği çok önemli değerlerin belki başında geliyor ve biz tabii ki onu tanıtmamız, onu anlatmamız, onun yaşayışını genç insanlara anlatmamız çok önemli. Yani üniversitelerde de aslında neden bir Necip Fazıl Üniversitesi yok mesela?
Evet hem bu isimde bir üniversite hem bütün üniversitelerde Necip Fazıl araştırma merkezleri niye yok?
Evet, niye yok? Yani araştırma merkezleri olsun, hepsini araştırsın. Bütün değerlerimizi araştırsın, bunları tanıtsın. Çünkü demin de dediğim gibi, insanlara böyle soyut bilgilerle bir şey anlatamıyorsunuz, somut örnekler göstermeniz lazım. Bu çok önemli. Eğitimde model insanlar çok önemli. Necip Fazıl’ın da bu model insanlardan biri olarak gençliğimize ve eğitim programlarımızda yerinin olması lazım. Necip Fazıl’ın edebî yönü, sanat yönü, siyaset yönü, sosyal yönü, sosyolojik yönü gibi alanlarda çalışmalar yapılması gerektiğini düşünüyorum, inanıyorum. Bunların faydalı olacağını düşünüyorum. Bu tabii sadece Necip Fazıl’la sınırlı değil, bizim bir sürü değerimiz var. Hepsini aslında bu şekilde ele almamız lazım.
Necip Fazıl’ın öncü, kurucu bir rolü var. Necip Fazıl adına neden bir üniversite olmaz?
Evet, Necip Fazıl çok yönlü. Necip Fazıl adına nasıl bir üniversite olmaz... Böyle bir şeyi de burada dile getirmiş olalım. Bir Necip Fazıl Kısakürek Üniversitesi, aslında bugünkü hükümet mensuplarının beslendikleri bir kaynak olarak, gerekli görüyorum.
Peki hocam, çok teşekkür ediyoruz. Ağzınıza sağlık.
Bir şey değil, estağfurullah.
Aylık Baran Dergisi 51. Sayı Mayıs 2026