Tasavvuf, İslâmî ilimlerden olup, Din-i Mübîn-i İslâm’ın üç temel rüknünden biri olan ihsan makamının hem teorik (nazârî) hem de pratik (amelî) yönü ile Asr-ı Saadet’ten günümüze, nesilden nesile bize kadar ulaşan, kalbin kötülüklerden tasviyesi ve nefsin tezkiye metodunu ele alan ilimdir.

Tasavvuf, güzel ahlâk ile ahlâklanmak demektir. Mümin, ahlâkî yönüyle ne kadar üstün olursa, tasavvuf yönüyle de o kadar üstündür. Tasavvuf, ibadet ve zikri konu edinmiştir. Tasavvuf, dünya çekiciliğine karşı zühd hayatını yaşamayı benimsemektir. Gerçek sûfî, dünyayı eline alır, lakin kalbini dünya ile meşgul etmeyi tasvip etmez; yani kalpten dünya sevgisini tahliye edendir.

Tasavvuf asr-ı saadeti hal ve hareketleriyle yaşamaktır. Tasavvuf yüce ve mukaddes kitabımız Kuran’ı Kerim’in ilgili ayetlerinin tefsiridir. Bundan dolayıdır ki, tasavvuf ağırlıklı tefsire Îşari Tefsir denilmiştir. Allâme Âlûsî’nin (ö. 1270-1854) Rûhu’l-Meânî adlı tefsiri hem rivayet hem dirayet ve hem de tasavvufî (Îşarî) bir tefsirdir. Bu tefsir İslâm dünyasında hüsn-ü kabul görmüştür.

Tasavvufun Kaynakları

Bütün İslâmî kaynaklarda olduğu gibi tasavvuf mezhebinin de birinci yüce ve mukaddes kitabımız Kuran’ı Kerim’dir. Yani membaı ilâhî vahiydir. İkinci kaynağı ise Peygamber Efendimizin bi‘setten önce ve sonraki hayat-ı şeriflerine, sünnet-i seniyye-i mutahharaya dayanmaktadır. Üçüncü kaynağı ise başta dört büyük Hulefâ-i Râşidîn ve özellikle Ashâb-ı Suffe sakinlerine ve Sahâbe-i Kirâm’ın hayatlarına dayanmaktadır. Özellikle Hayâtü’s-Sahâbe, onlar için İslâmî-insânî tecrübe yönünden çok önemli bir yere haizdir. Ayrıca Peygamber Efendimize, Sahâbe-i Kirâm’a ve onlara tâbi olanların tecrübeleri; kavuştukları hâl ve makam sahibi Selef-i Sâlihîn’in de tasavvuf için önemli bir kaynak olduğu, ilk dönemde yazılan tasavvuf kitaplarının bu husustaki tespitlerinden anlaşılmaktadır. Bu tespitler büyük bir önem arz etmektedir.

“Yukarıda özet olarak arz etmeye çalıştığımız kaynaklarla ilgili izahata gelince:

1. Kur’an-ı Kerîm

Tasavvuf ehlinin bütün hâl ve makamlarının esası Kur’ân-ı Kerim’e dayanmaktadır. Nefis mücâhedesinde Kur’ân-ı Kerim’in çeşitli surelerinde pek çok âyet mevcuttur. Örnek olarak:

Mücahede ile ilgili: “Ümmetimiz uğrunda mücahede edip gerekli gayreti gösterenleri Biz, elbette bize varan yollarımıza eriştireceğiz. Şüphesiz Allah, iyi davranan ve yaptığı işi güzel yapanlarla beraberdir.” (Ânkabût, 69)

“Buna rağmen yine de kendimi büsbütün temize çıkarmıyorum. Çünkü Rabbimin merhamet edip koruduğu kimseler dışında, nefis insana sürekli kötülüğü emreder. Rabbim, elbette çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir.” (Yûsuf, 53)

Takva ile ilgili: “Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ve bir kadından yarattık. Soyunuz sopunuzla birbirinize karşı övünmeniz için değil, birbirinizi tanıyıp kaynaşasınız diye sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah katında en şerefliniz, Allah’a karşı saygısı, korkusu ve O’nun yasaklarından kaçınıp emirlerine itaati en yüksek olanınızdır. Hiç şüphesiz Allah, her şeyi hakkıyla bilir, her şeyden haberdardır.” (Hucurât, 13)

Zühd ile ilgili: De ki: “Dünyanın menfaati pek azdır ve kısa bir süre içindir. Ahiret ise, Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için bütünüyle hayırdır ve size orada kıl kadar bile bir haksızlık yapılmaz.” (Nisâ, 77)

Tevekkül ile ilgili: De ki: “Allah bizim için ne yazdıysa, başımıza gelecek ancak odur. O bizim Mevlâmız’dır. Mü’minler, yalnızca Allah’a güvenip dayansınlar.” (Tevbe, 51)

Şükür ile ilgili: “Hani Rabbiniz size: ‘Şayet şükrederseniz size olan nimetlerimi artırır da artırırım. Yok eğer nankörlük ederseniz, şunu bilin ki benim azabım çok şiddetlidir’ buyurmuştu.” (İbrâhîm, 7)

Sabır ile ilgili: “Rasûlüm! Sabret; şunu bil ki sabretmen de ancak Allah’ın yardımıyla olur. Dâvetini kabul etmiyorlar diye üzülme; kurmaya çalıştıkları tuzaklar sebebiyle de telâş edip sıkıntıya düşme.” (Nahl, 127)

Rıza (rıdâ) ile ilgili: “Allah şöyle buyuracak: ‘Bugün, iman ve yaşayışlarında doğruluktan ayrılmayanlara doğruluklarının fayda vereceği bir gündür. Onlar için altlarından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler vardır. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. En büyük başarı ve kurtuluş işte budur!’” (Mâide, 119)

Haya ile ilgili: “Allah’ın her şeyi, tabii ki O’nun yaptıklarını da görmekte olduğunu bilmez mi?” (Âlâk, 14)

Muhabbet ile ilgili: “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, Allah onların yerine yakında öyle bir nesil getirecek ki Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler. Mü’minlere karşı alçakgönüllü, kâfirlere karşı güçlü ve onurludurlar. Allah yolunda cihat ederler ve kendilerine dil uzatan hiçbir kimsenin kınamasından korkmazlar. İşte bu Allah’ın öyle bir lütfudur ki, onu dilediğine verir. Allah, lütfu ve rahmeti pek geniş olan, her şeyi hakkıyla bilendir.” (Mâide, 54)

Kur’ân-ı Kerim, mutasavvıfların konu edindiği hâllerden de bahsetmektedir. Örnek mesabesinde:

Havf hâli ile ilgili: “Geceleyin yanları yataklarından uzaklaşır, azabından korkup rahmetini umarak Rablerine yalvarırlar ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan Allah yolunda harcarlar.” (Secde, 16)

Reca hâli ile ilgili: “Kim Allah’a kavuşmayı umuyor ve bu beklentiyle yaşıyorsa güzel işler yapmaya devam etsin. Çünkü Allah’ın belirlediği ecel mutlaka gelecektir. O, her şeyi hakkıyla işiten, her şeyi hakkıyla bilendir.” (Ânkabût, 5)

Kur’ân-ı Kerim’de, örnek mesabesinde birkaç hâl ve makamları delilleriyle (ayet-i kerimelerle) arz etmeye çalıştık. Ancak Kur’ân-ı Kerim’de tasavvufî ıstılahlardan bahseden âyet-i kerimeler çoktur. Mesela murâkabe, muhâsebe, tevbe, inâbe, zikir, fikir, teslim, îsâr (diğergamlık), sıdk, hevâ-i nefs’e muhalefet, nefs-i emmâre, nefs-i levvâme, nefs-i mutmainne ve yine tasavvufun konu edindiği örnek şahsiyetlerle ilgili âyetler de çoktur. Kur’ân-ı Kerîm, evliyâları, salihleri, sıddıkları övmektedir. O hâlde tasavvufun birinci kaynağı Kur’ân-ı Kerim’dir; ilâhî vahiydir ve rabbânîdir.

2. Sünnet-i Seniyye

Tasavvufun ikinci kaynağı Peygamber Efendimizin mübarek hayat-ı şerifleridir. Peygamber Efendimizin hayat-ı şerifleri tasavvuf için vazgeçilmez bir kaynaktır. Bazı mutasavvıflar nezdinde tasavvufun kaynağı bizzat Peygamber Efendimizdir. Hz. Peygamber’in peygamberlikten önceki hayatı, hem de peygamberlikten sonraki hayatı bu kaynağı teşkil eder.

Peygamber Efendimizin nübüvvetten önceki hayatı incelendiğinde, iki erdemli sıfat ile yaşadığı toplumun içerisinde temayüz ve tebarüz ettiğini görürüz. Bunlardan bir tanesi emin olma sıfatı, bir diğeri ise sıddık olma sıfatıdır. Peygamberlikten önce de onun emanete ihanet ettiğine ve doğruluktan ayrıldığına dair hiç kimse şahit olmamıştır. Hatta en azılı düşmanlara dahi sorulduğunda, Hz. Peygamber’in emin ve sadık olduğunu itiraf etmişlerdir. Ayrıca, kişiliğine leke olacak, yani mürüvvete münâfî bir davranışına da şahit olmamışlardır.

Bizzat Hz. Peygamber’in nübüvvetten önce başına gelen bir olayı şöyle anlatmışlardır: Bir gün koyunları güderken, Mekke’deki bir düğüne katılmak üzere koyun sahibinden izin isteyerek Mekke yolunu tutmuştur. Düğün yerine varmadan önce kendisini şiddetli bir uyku basmış ve uyuya kalmıştır. Uyandığında güneş doğmuş, düğünün dağıldığını görmüştür. Bu olay, Efendimizin kendisine vahiy gelmeden önce de Allahü Tealâ’nın muhafazası altında olduğunun bir delilidir.

Sûfî hareketinin ehli, Efendimizin her iki hayatından da kendileri için ilim, amel ve ihlâs bakımından örnekler almış ve uygulamışlardır.

Bi‘setten önce: Bi‘setten önce mübarek yaşantıları üzerinde düşündüğümüzde; zühd, dünya sevgisinden ilişkisini kesmek, kainat ve hayat üzerinde düşünme ve tefekkür etme hâlleri ile hallendiklerini görüyoruz. Peygamber Efendimiz her Ramazan ayından önce “Hira Mağarası”na gider, orada putlara tapanlardan uzaklaşır, inzivaya çekilirdi. Zühd hayatı ile kalbinin safiyeti ve rikkati ile tefekkür ederdi. Hira Mağarası’nda bir nevi halvet hayatı yaşardı. Az yeme, az içme, tefekkür etme, uzlete çekilme hâli ile hallendiklerini görüyoruz. Hz. Peygamber, Hira Mağarası’nı kendisi için dünyaya kapalı, Allah’a açık olduğu bir mekân hâline getirmişti. Bu hâl, Cebrâil Aleyhisselâm kendisine gelinceye kadar devam etmiştir. Cebrâil Aleyhisselâm, Efendimizi kanatları arasına alarak teveccühlerini yapmıştır. (Tasavvuf ıstılahına göre teveccüh, mürşidi kâmilin müridine yönelmesi ve onun hâline uygun bazı telkinlerde bulunması anlamında kullanılan bir ıstılahtır.) Önceleri sadık rüya, sonra vahiy ile müşerref olduğunu görmekteyiz.

Nübüvvet ve risâlet döneminde: Nübüvvet ve risâlet döneminde de bu sadelik devam etmiştir. Ancak dünya nimetlerinden büsbütün uzaklaşmamıştır. Âyet-i kerimenin emri ile dünyadan nasibini kesme emrine riayet ederek, dünya ve âhiret dengesini kurmada ümmetine örnek olmuştur. Her Ramazan ayında özellikle gece ibadetlerine çok devam eder; Ramazan’ın son on gününde itikâfa çekilirdi. İtikâf bir nevi uzlet hayatıdır. Ramazan gecelerinde ve itikâfta çok Kur’ân okuması, Hz. Cebrâil Aleyhisselâm ile müdârese yapması ve vefatından önce iki defa Kur’ân’ı müdârese etmesi, bize Hira Mağarası’ndaki hallerini hatırlatıyor.

Allah’ın Resûlü, ahlâk yönünden en üstün ahlâk sahibi olduğu Kur’ân-ı Kerîm bize bildirmektedir: ‘Muhakkak ki sen pek yüce bir ahlâk üzerindesin.’ (Kalem, 4) Çünkü Efendimizi bizzat Allahü Tealâ eğitmiş ve terbiye etmiştir. Peygamber efendimiz “Allah’ım! Yaratılışımı güzelleştirdiğin gibi ahlâkımı da güzelleştir.” (İbn Hânbel, Müsned, I/403) diye dua etmiştir. Merhameti, cömertliği ve vefası ile insanlar için örnek bir şahsiyettir. Çevreye ve hayvanlara karşı davranışları ile hep zirvede olmuştur. Nübüvvet ve risalet sarayının kubbesinin kilit taşı mesabesindeki örnek kul, son Resûl Efendimiz: ‘Ben, ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.’ (Muvatta, Husnü’l-Halk, 8; Müsned, 2/381) buyurmuştur.

“Tasavvufun konu edindiği hâl ve makamların Kur’ânî yönüyle en mükemmel tefsiridir; çünkü Efendimiz, Kur’ân’ı tebliğ ettiği gibi tebyîn etmiş (açıklamış), tatbik etmiştir (uygulamıştır). Kalplerin tasviyesi ve nefislerin tezkiye edilmesinde de Peygamber Efendimiz müzekkidir. “Allah Rasûlü’nde sizin için; Allah’a ve ahirete kavuşmayı uman ve Allah’ı çokça zikreden kimseler için her bakımdan uyulması gereken mükemmel bir örnek vardır.” (Ahzâb, 21)

“Üstad Necip Fazıl pek mücmel, gayet mufassal bir şekilde:

Müjdecim, Kurtarıcım, Efendim, Peygamberim;

Sana uymayan ölçü, hayat olsa teperim!” şekilde dile getirmiştir.

Tasavvuf ehli, tasavvuf ile ilgili söyledikleri, yazdıkları ve tedvin ettikleri hususları, dört hadisi temel kaynak alarak almışlardır.

Cibril Hadisi: Hazret-i Cebrâil Aleyhisselâm, insan şeklinde Peygamber Efendimize gelerek ‘İman, İslâm ve İhsân nedir?’ sorularını sormuştur. Peygamber Efendimiz ise: ‘İhsân, Allah’ı görüyormuşçasına ibadet etmendir; eğer sen O’nu görmüyorsan da O seni görüyor.’ cevabını vermiştir.” (Buhârî, İmân 1; Müslim, İmân 1)

İbn Abbâs -radıyAllahu anhuma-’dan rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir: Bir gün Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’in bineğinin terkisinde oturuyordum. ‘Ey genç! Sana birkaç kelime öğreteceğim. Sen Allah’ı (dinini) koru ki, Allah da seni korusun; sen Allah’ı (dinini) koru ki, Allah’ı yanında bulursun. İstediğin zaman Allah’tan iste, yardım dilediğin zaman Allah’tan yardım dile. Bil ki, bütün insanlar eğer sana bir şeyle fayda vermek üzere toplansa, sana ancak Allah’ın senin lehine yazdığı şey ile fayda verebilirler; ve eğer sana bir şey ile zarar vermek üzere toplansa, ancak Allah’ın senin aleyhine yazdığı şeyle sana zarar verebilirler. Kalemler kaldırıldı ve sahifeler kurudu.’ (Tirmizî, Sünen, 2516)

Nevvâs İbn-i Sem’ân -radıyallahu anh- şöyle dedi: Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’e iyilik ve kötülüğün ne olduğunu sordum. Buyurdu ki:

‘İyilik, güzel ahlâktan ibarettir.
Günah ise, kalbini tırmalayıp durduğu hâlde insanların bilmesini istemediğin şeydir.’ (Müslim, Birr 14)

Nu’mân İbn-i Beşîr -radıyallahu anhümâ-, Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’i şöyle buyururken dinledim, dedi: ‘Helâl olan şeyler bellidir, haram olan şeyler bellidir. Bu ikisinin arasında, halkın birçoğunun helâl mi, haram mı olduğunu bilmediği şüpheli konular vardır. Şüpheli konulardan sakınanlar, dinini ve ırzını korumuş olur. Şüpheli konulardan sakınmayanlar ise gitgide harama dalar. Tıpkı sürüsünü başkasına ait bir arazinin etrafında otlatan çoban gibi ki, onun bu araziye girme tehlikesi vardır. Dikkat edin! Her padişahın girilmesi yasak bir arazisi vardır. Unutmayın ki, Allah’ın yasak arazisi de haram kıldığı şeylerdir. Şunu iyi bilin ki, insan vücudunda küçücük bir et parçası vardır. Eğer bu et parçası iyi olursa, bütün vücut iyi olur. Eğer o bozulursa, bütün vücut bozulur. İşte bu et parçası kalbdir.’ (Buhârî, Îmân 39)

Ayrıca, Tûsî, el-Lum’a adlı eserinde şu hadisi de temel almıştır:
‘Ebû Sa‘îd el-Hudrî -radıyallahu anh-’dan rivayet edildiğine göre, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
“Zarar vermek, zarara zarar ile karşılı vermek de yoktur. Zararlı olan kimseyi Allah, zararlara düşürür. Güçlük çıkaranı da güçlüklere sokar.”’ (Dârekutnî, 3079)

3. Sahabe ve Tâbiîn Hayatı

Tasavvuf ehlinin beslendiği üçüncü kaynak, Sahâbe-i Kirâm ve onlara tâbi olanların hayatıdır. Zira onların hayatı, sözleri ve davranışları takva, zühd, zorluklara göğüs germe, Yüce Allah’a yönelme ve rızasını kazanma hususlarıyla örnek teşkil etmektedir. İslâmiyet’i tebliğ ve Sünnet-i Seniyye ile amel etme konusunda, İslâm ümmeti açısından ilkleri konumunda oldukları tartışmasız bir şekilde kabul edilmiştir. Onların nefisleri, beşeriyetin en hayırlısı olan Efendimiz’in nazarlarıyla tezkiye olmuş ve emmare vasfından temizlenmiştir. Hicrî 9. asırda yaşayan Serkustî, tasavvuf ile alakalı yazmış olduğu manzum eserinde şöyle ifade etmektedir:

“Hiç şüphesiz, tasavvuf ehlinin önderleri Ehl-i Suffâ’dır. Onların özelliklerini öğrenin.”

“Yaratılmışların en hayırlısı olan Resûlullah’ın huzurunda bulunan bu Ehl-i Suffâ, Allah’ın ve Müslümanların misafiri idiler.”

“Onlar, Allah’ın rızasının dışında her şeyden yüz çevirmişlerdi. Dünyadan tamamen kendilerini tecrit etmişlerdi.”

“Peygamber’in ahlâkı ile ahlâklanmış, sabah-akşam ibadet ve dua ile meşgul idiler.”
*(İbn-i Bennâ, Serkustî, el-Mebâhisü’l-Asliyye)

Kehf Sûresi 28. ayetinde, bunların durumları hakkında Yüce Allah, Peygamberine hususi bir emirle ilgilenmesini emretmiştir. “Sabah akşam Rablerinin rızasını dileyerek O’na dua ve ibâdet edenlerle beraber olmaya candan sabret! Dünya hayatının çekiciliğine kapılıp da gözlerini onlardan ayırma! Kalbini bizi anmaktan gâfil kıldığımız, nefsânî arzularına uyan ve işi hep aşırılık olan kimselere itaat etme!” (Kehf, 28) Burada emir hususîdir. Ancak muhatap yine bütün Müslümanlardır. Bu Âyet-i Kerîme Medîne’de nazil olmuştur; zaman zaman En‘âm Sûresi 52. ayet ile karıştırılmaktadır.

Suf hareketi, cihatta, ibadette, zühd ve takvada hep birinci safta olmuşlardır. Gözleri kamaştıran İslâm medeniyetinin inşasında hep ön saflarda yer tutmuşlardır. Nice dahîleri, mücahitleri, kahramanları, fatih ve komutanları yetiştirmişlerdir. Gelecek nesil, onların pınarlarından nasiplerini almadıkça, kana kana bu deniz damlalarından içmedikçe, rol ve model şahsiyetler çıkaramazlar.

Üstad’ın, “Zaman bendedir ve mekân bana emanettir” şuurunda bir gençliğin özlemiyle, Allah’a emanet olunuz.

Aylık Baran Dergisi 46. Sayı Aralık 2025