Bilirkişilerin ifadesine göre toplumlarda yaşanan ahlâkî bozulmanın derecesi tarih boyunca yaşanılan bozulmanın derecesini aşmış durumda. Sanırım bunu insanın kimlik kaybına borçluyuz. İnsan yaratılanlar arasındaki mevziini ve mevkiini kaybetmiş durumda. Dünya genelinde ve ülkemizde yaşanılan şiddetin hukuk ihlallerinin başka bir açıklaması olamaz. İslâm’dan, yaratılış hakikatinden uzaklaşıldıkça, insanlar kendi cehennemini yaşayıp yaşatıyor. Muhatabına, karşısındakine, ötekine cehennem versiyonları oluşturuyor. Devletler arasında da ve ferdi anlamda da resmen zorbalık devrini yaşıyoruz ve maruz bırakılıyoruz. Gerçi daima öyleydi, belki dozu arttı sadece, ya da daha görünür oldu. Her halükârda bugün geldiğimiz bu kötü sonucu tamamen Müslümanların kendi zafiyetine borçluyuz. Kendi bünyemizdeki, ülkemizdeki ve dünya genelindeki ahlâkî çöküntünün müsebbibi maalesef biziz. Eğri oturup, doğru konuşmak gerekirse, biz merkezden uzaklaştıkça, dünyanın da şâkulü kaydı. “İnsanlar kendi durumunu değiştirmedikçe, Allah da onların durumunu değiştirmez!..” Rad/11 ayetinden mülhem, Yunus Emre’nin “Cümleler doğrudur, sen doğru isen / Cümleler eğridir sen eğri isen…” hakikatini, ikazını göz ardı etmemek gerek.

Sosyal medyada çok duyarlı arkadaşların paylaşımları var, “Kanı kanımız, canı canımız Doğu Türkistan işgal altında” “Gazze’yi unutma, unutturma” vs… o kadar uzağa gitmeye gerek yok aslında, biz de bir nevi işgal altındayız; zihnimiz ve kalbimiz işgal altında. Çocuklarımız, gençlerimiz esir edilmiş vaziyette. Değişen zevklerimiz, yaşam tarzlarımız, kıyafetlerimiz, konuşma üslubumuz, toplum genelinde kaybolan haya duygumuz, örf ve adetlerimiz her gün evrilip değişiyor. “Hak'tan sonra sadece sapıklık vardır. O halde nasıl da çevriliyorsunuz” ayeti orada yokmuşçasına maalesef olumsuz anlamda mütemadi değişiyoruz. Şairin şiirinde dediği gibi: “Benzemez oldu kimse kendine…”

Halbuki eşrefi mahlukat olarak yaratılmıştık. Yeryüzünde Allah’ın halifesi olmak gibi bir rütbesi vardı müminin. İsimlerini öğretti. Rahman Suresinde belirttiği üzere insanı yarattı Kur'an'ı ve beyanı öğretti. Mütenasip bir şekilde yaratıp ruhundan üfledi ve buyurdu “Vele kad kerremna beni Âdem…”

Andolsun, biz insanoğlunu şerefli kıldık. Onları karada ve denizde taşıdık. Kendilerini en güzel ve temiz şeylerle rızıklandırdık ve onları yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık.” İsra/70

İnsanın en önemli ayrıcalığı ve şerefi muhatap alınması ve vahye mazhar olmasıdır. Normalde diyalog eşitler arasında olur Allah Azimüşşan, kâinatı yoktan var eden, en güzel şekilde yaratıp, alemi emrimize musahhar kılarak ruhundan üflediğini beyan ederek, bize hitap ediyor… Bu mevzii, bu makamı, bu rütbeyi terk ettiğimiz, görmezden geldiğimiz oran da adına ister cehennem deyin ister düşman zulmü, burada ya da ahirette fark etmez, ziyanlardayız. Toplumda şöyle çözülme, böyle ahlâkî çöküntü var, her yer batakhane olmuş diye feryad etmenin manası yok. Biz Allahu Subhanehu ve Teala’nın bize verdiği rütbeyi, makamı yaşayıp yaşatmazsak, değerler de değersizleşiyor tabii olarak. Emrine amade saraylar varken, kanalizasyonda yaşamayı tercih eden bedbahtlar gibiyiz. Çoğul konuşuyorum zira her birimizin az çok bir katkısı var bu geri vites duruma.

“Seni kendim için seçtim!” Taha741

“Şah damarından daha yakınım” Kaf716

Böyle ilanı aşk gibi ayetler varken, onlara göre pozisyon almaz, kendimizi ayet-i kerimelerin manasına göre inşa ve ihya etmezsek ortamın batakhaneye dönüşmesi elbette kaçınılmaz. Bazı derslerimde ‘yol arkadaşımız olan ayet-i kerimeler’ diye yaptığım seçkiye bu yazının konusu olan “Vele kad kerremna beni âdem” ayetini de ilave ediyorum. İnsanı onurlandıran motive eden, içinde bulunduğumuz konforu resmeden, bu itibarla iyi gelen ayetlerden biri. “Biz insanı şerefli yarattık, türlü binekler ve temiz mis rızıklar ihsan ettik ve diğer yaratılmışlardan üstün kıldık”, buyuruluyor.

Ayetler okuyup geçmek için değil, zira her biri başka bir mertebe, orada bir otağ kurup, onun âlamını yaşamak, kapısından içeri girip teneffüs etmek, onu giyinmek daima tefekkür, tezekkür ve tesbih etmek için. Neticede okuduğumuz ayetler bünyede başkalaşım yaratmıyor, bizi dönüştürmüyorsa pek okuduğumuz söylenemez. Dîvân-ı Kebir’de Mevlânâ Celaleddin Rumi: “Kendine gel, yepyeni bir söz söyle de dünya yenilensin” der, zira Allah'ın kelamı insanı yeniler tazeler, biz Kur-an’ı Kerim’e döndükçe, okudukça alem de yenilenir...

Bir yerlerde Abdullah Dağıstânî Hazretlerinin her derste, her meclisinde muhakkak bu ayeti kerimeyi zikrettiğini okumuştum da dikkatimi çekmişti. O günden beri, tefsirlerden hakkında okumalar yapmak üzere içimde bir yerlerde demlenip duruyordu. Okumalar yaptıkça, geç kalmış olmanın verdiği bir buruk acıyla “Ey İman Edenler! Sizi, hayat verecek şeylere çağırdığı zaman, Allah'a ve Resul'üne icabet edin” ayetini hatırladım. Bize hayat verecek şeylerden uzak kaldıkça ölmüyoruz, helak oluyoruz. Mevlana’nın “Senden haber verenin dahi haberi yok senden” dediği gibi, Kur-an’ı Kerim’i okuyanlar bile bu inceliklerden habersiz, okumayan çoğunluk zaten küllü ziyan. Geldik yine bir cevamiul kelim örneği Üstad Necip Fazıl’ın: “Güneşi cebinde yitirmiş marka Müslümanları” ifadesine. Kur-an’ı Kerim elimizde, cebimizde, inanıyoruz. Bizi hayat verecek şeylere çağırıyor ama içinde bulunduğumuz sis bulutunun içinden çıkıp toplumdaki bozulmanın önüne geçemiyoruz. Sorun nerede?

Her gün bir yerlerde öbek öbek hafızlık icazeti alan gençlerin haberlerini görüyoruz ama bu toplumun iyileşmesine vesile olmuyor. Ne oldu, ilim bizden çekilip alındı mı? Rivayeti hatırlayalım:

Resulü Ekrem Nebiyyi Muhterem Sallallahu Teala Aleyhi ve Sellem bir gün sahabesi ile birlikteyken, gözünü semaya çevirip:

“Bir zaman gelecek ki, ilim sizden alınır” buyuruyor. Ensardan Zeyd İbn Lebid ra hayretler içerisinde:

“Ya Resulallah! Kur-an’ı Kerim elimizdeyken, biz onu çocuklarımıza öğretirken, ilim bizden alınır mı?” diye soruyor. Efendimiz Aleyhisselam:

“Yahudiler ve Hristiyanları görmez misin, onlar da Tevrat ve İncili güya okumuyorlar mı? Okuyorlar, lakin ondan hiç istifade etmiyorlar, onunla amel etmiyorlar.” buyurdu.

Okumalarımız ihlas ve takva ile amele dönüşmüyor, görünür olmuyorsa, ilmin çekilip alınması için gerekçe oluyor demek ki…

Biz kimliğimizi kişiliğimizi, sevdiklerimizin kimliğini kişiliğini bu ayet-i kerimelere göre ihya ve inşa etmek, Allah-u Subhanehu ve Teala’nın kullarına verdiği değeri hissedip, hissettirmek durumundayız. Bu ayetleri gündeme getirmeli, bu ayet-i kerimelerle gündemi belirlemeli neticede onlardan istifade etmeliyiz. Ayet-i kerimeler artık kitabın iki kapağının arasından çıkıp hayata karışmalı. Ölçümüz belli: “İki mümin bir araya geldiği zaman biri ifade, diğeri istifade etmeli” Ayet-i kerimelerin, hadisi şeriflerin kritiği yapılmalı. Bir kere zikredip geçmek yeterli olmuyor demek ki, Abdullah Dağıstânî Hazretlerinin bu metodunu aynen uygulamaya almalı, kalplere, gönüllere nakşoluncaya kadar aynı ayeti, hikmeti tekrar etmeli.

Ayet-i Kerimede şerefli yarattık ve birçoğundan üstün kıldık, buyuruluyor. Yani bu bir hak ediş sonucu değil, bilakis ihsan. Yapmamız gereken konumu muhafaza sadece, bu şerefe gölge düşürmemek. Allah-u Subhanehu ve Teala, kendini zikreden tüm mevcudata değil, sadece mümine “Fezkurûnî ez kurkum- beni anın, ben de sizi anayım” buyurmuş.

Sonra yine “Yuhibbuhum, yuhibbunehu- O onları sever; onlar da O’nu severler…” “Radıyallahu anhum ve radu anhu-Allah onlardan hoşnut oldu, onlar da O’ndan hoşnut oldular”

Ayet-i kerimeler müthiş bir ihsan ikram yakınlık ve taltif içeriyor. Şükründen aciz olduğumuz için, karşılığı sanırım daimî bir secde hali olmalıydı. Raufur Rahim olan Allah’tan bize gelen bu sımsıcak sevgi dolu ayetler, kalplerimizin kutbu, kandili olsa, dünyamızı, ahiretimizi aydınlatsaydı her halde tablo çok farklı olurdu...

Samimi inanan herkes, bu katran karası gafletten şöyle bir sıyrılıp kerem ve şeref sahibi olarak yaratıldığımızı, ilahi vahye muhatap kılındığımızı, İlahi isimlerin mazharı ve tecelligâhı, hakikat-i Muhammediyye mensup olduğumuzun bilincinde olsa, böyle bir bilinçle yaşasa dünya ne hale gelirdi.

Yazının başına dönecek olursak tüm zamanlardaki çöküntüyü aratmayacak bir bozulma söz konu demiştik. Kur-an’ı Kerim’de farklı zamanlarda farklı kavimlerin helakine sebep olan farklı cürümlerin tamamının fütursuzca işlendiğini görüyoruz. Yani cahiliyet döneminin bile katmerlisini yeniden yaşıyor gibiyiz. Küfür düzeni tüm dünyaya hâkim olmuş cahiliyet dönemini yaşatıyor tüm insanlığa. O zaman reçete belli, Resulü Ekrem Nebiyyi Muhterem Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz gibi ev meclislerinde mümkün olan her ortamda vahyi ilahiyi tedris ve tefsir dersleri ikame etmeliyiz. Her haneyi bir “Daru’l Erkam” haline getirmeli, özellikle razı olduğu şekilde okuyup, anlayıp, amel etmeyi dilemeliyiz, vesselam…

Aylık Baran Dergisi 48. Sayı Şubat 2026