Yavşak! Parsacı, dönek, mamacı, uyuz, tacizci, kuduz, şantajcı, akşamcı, yancı, kolpacı, riyakâr, münkir, pudracı, popülist, bezirgan, yobaz, putçu, kafatasçı, foncu, hortumcu, komisyoncu, rozet tüccarı, emir eri, liboş, eyyamcı, fırsatçı, ihaleci, menfaatçi, kaypak, üçkağıtçı, mukallit, kripto, mideci, muhteris, şarlatan, bukalemun, laf ebesi, avantacı, oportünist, algıcı, goygoycu, dalkavuk, takiyyeci, fasoncu, lümpen, mürai, fitneci, şovmen, klikçi!…

Bu liste uzar gider...

Bugün, kendisine bunlardan en az biri veya birkaçı yakıştırılmayan bir “siyasetçi” kaldı mı?

Modern zamanların en büyük cinayetlerinden biri, gencin ruhunu bir "dava" sancısından koparıp, onu siyasî bir tiksinti eşiğine mahkûm etmektir. Bugünün gençliği, meydanlarda dönen "pasta paylaşma" kavgasını, ilkesiz manevraları ve şahsi ikballerin yarıştığı manzarayı gördükçe, siyaseti kirli bir alan olarak yaftalayıp apolitize olmayı bir kaçış yolu olarak görmektedir. Ancak bu tiksinti, aslında siyasetin kendisine değil, onun karakter sefaletiyle malûl olan "esnaf" modellerinedir. Bir davanın adamı olmaktan uzaklaşan her zihin, aslında hayatın merkezindeki kavramı başkalarının eline bırakmaktadır.

Oysa bu kaçış, hayatın en büyük manivelasını karakter sefaletiyle malûl işportacıların eline bırakmaktan başka bir işe yaramıyor. Bu kördüğümü çözmek için önce siyasetin ne olduğunu, tozlu raflardan ve süfli pazarlıklardan kurtarıp asli köklerine dönerek hatırlamamız gerekiyor.

Bilindiği gibi siyaset kavramı, Arapça "seyislik" yani "terbiye etme" eyleminden gelir. Bu kavram, başıboş ve hırçın olan ham enerjiyi, ruhun maddeyi döve döve şekillendirmesi gibi yüksek bir nizam dairesine sokma sanatıdır. İnsanlık zekâsının Sokrat, Aristo gibi gibi kadim temsilcileri, bu sanatı hep "en yüksek iyiye" ve "gerçek mutluluğa" ulaşma borcu olarak tanımladılar. İslâm dünyasında ise Farabi "Erdemli Şehir" (el-Medinetü’l-Fazıla) ile siyaseti insanın mutluluğa ulaşma vesilesi olarak görürken; İmam Gazali bu sanatı, "kurma, koruma ve yönlendirme" marifeti olarak tanımlamış, dünyevi kuralları ilahi nizamın bir parçası kılmıştır.

Günümüzde “siyaset” kavramıyla karıştırılan “particilik" ise ne yazık ki bir dünya görüşüne hizmet etmek yerine, kendi başına bir amaç haline gelen ve takım tutar gibi körü körüne bağlanılan modern bir putçuluğa dönüşmüştür. İnsanlar, mensubu oldukları siyasi tabelanın yanlışlarını "hikmet" sanarak savunurken, şahsi ikballerini davanın ahlâkî ilkelerinin önüne koymaktadırlar. Bu karakter erozyonu, siyaseti asli gayesinden kopararak onu ruhsuz bir menfaat dağıtım merkezine çevirmektedir. Oysa bir siyasi yapı, ancak bir fikrin hayata geçirilmesi için soylu bir "vasıta" olduğu sürece kıymetlidir. Eğer fikir partiye değil de parti fikre hükmetmeye başlarsa, o yapı ruhunu kaybetmiş kof bir kabuktan ibarettir.

Siyasetin ahlâkla, sanatla, iktisatla ve hukukla olan bağı koparılamaz bir bütündür. Ahlâktan yoksun bir siyaset, insanı sadece eşya ve hadiselerin pasif bir esiri haline getiren mekanik bir süreçtir. İnsanın nasıl bir estetik anlayışa sahip olduğu, hakikati arama macerası ve günlük hayatındaki tutarlılığı aslında kişinin farkında olsun veya olmasın “siyasi” anlayışıyla bağlantılıdır. Siyasî şuur, parçaları bir bütün içinde görme yeteneğidir ve bu bilinç kuşanılmadığında, hayatın her alanı dış tesirlerin ve menfi odakların istilasına açık hale gelir.

Bize göre, ideal olan ve kuşanılması gereken siyaset anlayışı, ruhî bir çabaya ve metafizik bir çapaya dayanmak zorundadır. Bunun Mutlak Fikir’e dayalı dünya görüşündeki temel düsturu "Hâkimiyet Hakkındır!" hükmüyle hayat bulur. Buradaki "Hak" kavramı en geniş manasıyla mutlak ve sarsılmaz olan doğrunun kendisidir. Müslümanlar için bu ideal, ferdin iç dünyasındaki değişimden başlayıp cemiyetin her kademesine yayılan bir İslam İnkılâbı davasıdır. Bu dava, siyaseti bir güç devşirme alanı değil, Hakk’ın adaletini yeryüzünde tecelli ettirme sorumluluğu ve bir "emanet estetiği" olarak görür.

Sonuç olarak, gençliğin meydandaki bu "karakter sefaleti" karşısında sergilediği haklı tiksinti, bir "idrak iğdişine" ve ebedî bir kaçışa dönüşmemelidir. Eğer siyaset, İbda Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun ihtar ettiği üzere bir "feraset" ve "manivelâ dehâsı" ise; bu dehâyı kuşanarak eşya ve hadiseye İslâm’ın mührünü vuracak olanlar, ruhunu bir "dava sancısıyla" yoğurmuş olan yeni nesillerdir. Gençliğin, kendisini "apolitize" ederek meydanı işportacılara terk etmesi değil, aksine siyaseti ulvî bir "terbiye ve nizam sanatı" olarak yeniden keşfetmesi ve bu soylu aksiyonla barışması şarttır. Bu barışın yolunu açmak ise, onlara gündelik particilik esnaflığını bir kenara iterek, "Bütün Fikrin" şaşmaz pusulasını göstermekle olur.

Gençlik, hakiki siyasetle barışmalı ve bu barışın önündeki tüm zihnî barikatlar, sistemli bir dünya görüşünün ışığıyla yıkılmalıdır.