Sosyal medya mecralarında okul bahçelerinden yükselen son günlerin “fenomen ilahi”sinin kitleleri peşinden sürüklemesi, bugün derin bir hakikatin dışa vurumudur…

Sosyal medya mecralarında okul bahçelerinden yükselen son günlerin “fenomen ilahi”sinin kitleleri peşinden sürüklemesi, bugün derin bir hakikatin dışa vurumudur…

Aslında pek de müzikal bir derinliği olmayan, daha çok çocuk saflığına hitap eden bu melodinin gördüğü rağbet, milletin kendi öz değerlerine duyduğu sönmez iştiyakın bir sonucudur. Ancak bu geçici popülerliği bir kültürel zafer sanmak da büyük bir yanılgıdır! Saman alevi mesabesindeki bu tip çıkışlar, köklü bir medeniyet inşası için ancak birer işaret fişeği kabul edilebilir. Milletimiz, sığ sularla avunma devrini geride bırakmış, asıl büyük hakikat kalesinin inşasına yönelmiş durumdadır.

Diğer taraftan, bir avuç laik yobazın can havliyle gösterdiği hazımsızlık bu sahiplenme duygusunun kamçılanmasına sebep oldu; millet bunların içine düştüğü zavallıca kıvranışları müşahede ettikçe reaksiyonunu daha da keskinleştirdi.

Anadolu insanı, son bir asırdır ruhuna zerk edilen her türlü yabancı unsuru, her fırsatta bünyesinden söküp atmayı başarmıştır. Bu toprakların mayasında var olan İslâm nizamına duyulan özlem, her türlü baskı ve sindirme operasyonuna galip gelmiştir. Okul bahçelerinde yankılanan o sesler, aslında şuur altında saklı duran bir uyanışın sesidir… Bu uyanış, artık kumdan kaleler yapma uğraşından sıkılan kitlelerin, mutlak fikrin iktidarına olan iştiyakını haykırır!

Asıl mevzu, yüz yıldır bu millete dayatılan ve insanı kendi içinde ikiye bölen o sakat mantıktır. Laiklik denilen suyu çıkartılmış kavram, Avrupa’nın kendi içindeki kanlı hesaplaşmalarının bir bakiyesidir. İnsanı vicdanı ile dünyası arasında bir tercihe zorlayan, onu parçalara ayıran bu sistem, toplumu şizofrenik bir ruh haline hapsetmiştir. Mabedin kapısında bırakılan bir inanç ve sokağa çıkınca devreye giren seküler hayat tarzları, fıtratla büyük bir çatışma halindedir. Bu çatışma, hem ferdin hem de cemiyetin ruh dünyasında telafisi güç tahribatlara sebep olmuştur.

Laikçi yobazların devri, tarih sahnesinde miadını çoktan doldurmuştur. Onların attığı her çığlık, aslında yaşadıkları varolma müşkilidir. Hükümet ise bu tarihî dönemeçte anayasa tartışmalarını sığ polemiklerin ötesine taşımakla mükelleftir. Mevcut düzenin yamalarla ayakta tutulmaya çalışılması, sadece vakit kaybıdır. Kumda kale yapmaktan bıkan millet, artık hakikatin kalesini sarsılmaz temeller üzerine kurma azmindedir.

Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun dediği gibi; “Zamanı gelmiş bir fikri engelleyebilecek hiçbir güç yoktur!” Büyük Doğu’nun ruhu, artık ete kemiğe bürünmek için en uygun zemini bulmuştur. Ertelenemez ve kaçınılmaz bir ihtiyaç olarak karşımızda duran yegâne kurtuluş reçetesi, Başyücelik Devlet Modeli’dir. Bu model, insanı kendiyle barıştıracak, toplumu aslına rücu ettirecek tek yoldur. Devletin bekası ve milletin selameti, bu sarsılmaz nizama geçişle ancak mümkündür.