Köyde doğdum. İlkokulu köyde okudum. Doğduğum ve ilkokula başladığım senelerde Demokrat Parti iktidardaydı. Adnan Menderes Başbakan, Celâl Bayar Cumhurbaşkanıydı. 27 Mayıs 1960 darbesi yapıldığında ilkokula devam ediyordum.
O senelerde Türkiye nüfusunun büyük çoğunluğu köylerde yaşıyordu. Yol yoktu, elektrik yoktu. İlkokulu bitiren ya köyde kalıp çiftçilik yapıyor yahut soluğu “taşı toprağı altın” sanılan İstanbul’da alıyordu. İstanbul’a palas pandıras gidip de bir müddet sonra takım elbise ve iskarpinle köye dönenlere imreniyorduk! İstanbul hayâllerimizi süslüyordu.
Son sınıfta ben de kafama koymuştum, İstanbul’a gitmeyi. Olmadı… Okul müdürü, 15-20 civarında mevcudu olan son sınıfta, benim de aralarında bulunduğum 4-5 çocuğun babasını okula çağırarak görüştü. “Bu çocukların okuması lâzım!” demiş. Köyde okuma nedir, bilen yok! O güne kadar ilkokuldan ilerisini okuyan tek kişi bile yok! Hayâl şehir İstanbul değil de Nevşehir çekti beni! O sene köyümüzün tarihinde ilk kez iki kişi ortaokula kayıt yaptırdık.
Şehrin tek lisesi vardı. Ortaokul da lisenin bünyesindeydi. Bu sırada bir darbeye daha şahit olduk: 12 Mart 1971. İki darbe arasında ortaokul ve liseyi bitirdik. Lise son sınıfta “ülkü” arayışı içindeyiz! İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük şehirlerde üniversitelerde başlayan gençlik hareketleri, küçük şehirlere, liselere de sıçradı. Son sınıfta yaşıtlarım gibi ben de kendimi hareketin içinde buldum. Yolum “Ülkü Ocağı”na düştüyse de oradaki “ülkü” beni sarmadı!
Üniversiteye hazırlanıyorum. Kafamda birkaç okul var! Sağlıklı bir karar veremiyorum! O günlerde şehre yeni gelen bir öğretmenle tanıştım. Onun verdiği “Çöle İnen Nur”u okuyorum! Arkasından “Hazret-i Ali”, “Çile”, “İdeolocya Örgüsü”. Sonra Sezai Karakoç’un “Sütun” isimli kitabı. Şehre sığamaz oluyorum! Benim gibi düşünen birkaç arkadaşla sık sık buluşuyoruz. “Çöle İnen Nur”u günler ve geceler boyu okudum. “Değişmeyecek Ülküm”ü bulmuştum! Sevincime, coşkuma, heyecanıma sınır yoktu.
Erzurum Üniversitesine kaydoldum. Sonra Ankara! Müddeti sınırlı üniversite bitti.
Üçüncü darbenin, 12 Eylül 1980 darbesinin ardından öğretmenliğe başlayış…
Seneler akıp gitti… Doğduğum köye belediye başkanı oldum. Sonra İstanbul’da bir ilçede belediye başkanlığı… Sonra emeklilik… Bir üniversite bitirdim, öğretmen oldum. Seneler geçti, emekli oldum. “Çöle İnen Nur”dan aldığım aşkla asıl üniversitemi bulmuştum! Değişmez üniversitem, Kâinatın Efendisi olmuştu. Son nefesime kadar aşkla devam edeceğim üniversitem!
Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Selmân-ı Fârisî, Bilâl-i Habeşî, Mus'ab bin Umeyr, Ebû Zer, Ebû Hüreyre, Ammâr, Hamza… Abdülkadir Geylânî, İmâm Gazâlî, İmâm-ı Rabbânî, Şâh-ı Nakşibend, Cüneyd-i Bağdâdî, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî, Ahmed Yesevî, Mevlânâ Celâleddin, Yunus Emre, Niyâzî Mısrî, Azîz Mahmûd Hüdâyî, Akşemseddin, Seyyid Abdülhakîm Arvâsî; Fuzûlî, Şeyh Gâlib, Nâbî, Bâkî, Muallim Nâci; Alparslan Gâzi, Osman Gâzi, Fâtih, Yavuz, Abdülhamid Han; Şeyh Şâmil, Ömer Muhtar…
Ne çok üniversitelerimiz, ne büyük hocalarımız, ne büyük üstadlarımız var biz Müslümanların… Say say bitmez.
Efendimiz, Kurtarıcımız, Müjdecimiz Peygamberimizin değişmez önderliğinde Sonsuzluk Kervanı…
Necip Fâzıl kapısından girdiğim Büyük Doğu coğrafyasında, bu uçsuz bucaksız âlemde çok üniversiteye girdim çıktım, çok hocadan ders aldım. Benim üniversitelerimin dışındakilerde 4-5 yıl devam ettikten sonra bir diploma veriyorlar! Benim üniversitelerimde ise temel bir kâide var: İlim, beşikten mezara kadar tahsil edilir. Diploma falan istemiyorum. Ben, üniversitelerime son nefesime kadar devam edeceğim. Son nefesime kadar bu üniversitelerin, bu hocaların gönüllü talebesi olacağım.
Rus yazarı Maksim Gorki’nin hayat hikâyesini anlattığı, yıllar önce “Benim Üniversitelerim” ismiyle Türkçeye tercüme edilmiş kitabı okumuştum. Bu yazı, o kitabın isminden yola çıkılarak yazılmış olsa da benim üniversitelerimle onunkiler birbirine hiç benzemez. Aralarında mâhiyet farkı var! Üniversitelerimi çok seviyorum.