Kapitalizm öncesi insanında zihinsel yetersizliğin yanı sıra bir de irade yetersizliği olduğu söylenebilir. İktisadî yaşantıdaki inanılmaz yavaşlığın nedeni de budur. Amaç, her şeyden önce rahat yaşamaktır. Bu insanlar hiçbir şölen, eğlence fırsatını kaçırmamaktadırlar. Çocuklar okula gitmeyi ne kadar seviyorsa onlar da işe gitmekten o kadar hoşlanmaktadırlar.
Kapitalizm öncesi insan doğal insandır. İslâm tarım ekonomisinin mühim bir kaynağını, fetihler sonucu ortaya çıkan uygulamalar teşkil etmektedir. Benû Nadîr toprakları fethedildiğinde (625), topraklar, mülkiyeti devlete ait olmak üzere kullanım hakkı verilerek gazilere dağıtılmıştı.
Kapitalizm ve burjuvazi öncesi ekonomiler harcama ekonomileridir. Harcama miktarı kadar kazanma esastır. Bu yaklaşım senyörlerde (laik veya kilise) gösteriş, şatafat ve debdebeye dönüşüyor. Tarih bolluk ve israf içinde batan topluluklara tanıktır. Kapitalizm öncesinde ekonominin tek bir amacı vardır: İhtiyaçların karşılanması. Geçimi sağlayacak miktardan fazlası istenmez. Herkes mesleği ve emeği sayesinde karnını doyurur ve ihtiyaçlarını karşılar. Salt kazanç anlayışı kapitalizm öncesi iktisadî düzeni belirlemez. Kazanç tutkusuyla açgözlülüğün üretim, ulaşım ve ticaretin dışında aranması daha doğrudur.
Orta Çağ muhasebeleri düzensiz bir şekilde tutulan notlardan ibaret olup yalnızca alınan ve satılan şeylerle ilgili rakamlardır. Bu notlar hesap hatalarıyla doludur. Günümüzdeki köy bakkalları bile daha düzgün ve akıllı muhasebe düzenine sahiptir.
Kapitalizm öncesi insanında zihinsel yetersizliğin yanı sıra bir de irade yetersizliği olduğu söylenebilir. İktisadî yaşantıdaki inanılmaz yavaşlığın nedeni de budur. Amaç, her şeyden önce rahat yaşamaktır. Bu insanlar hiçbir şölen, eğlence fırsatını kaçırmamaktadırlar. Çocuklar okula gitmeyi ne kadar seviyorsa onlar da işe gitmekten o kadar hoşlanmaktadırlar. Başka türlü yaşamak mümkün olmadığı zaman, gerçekten paraya ihtiyaç duydukları zaman çalışmaktadırlar. Hakikaten para kazanma aşkıyla yanıp tutuşan insanlarla karşılaşmak mümkün görünmemektedir. Bu tutum ve zihniyeti kapitalizm öncesi bayram günlerinin çokluğu yansıtabilir.
Kapitalizm öncesi insanı, hiç sorgulamadan, itiraz etmeden ve eleştirmeden yakınları ve ustaların söylediklerini kabul eder. Bir insan ne kadar az gelişmişse model, gelenek, otorite ve ima gücüne o ölçüde boyun eğer. İnsanı daha önce yapmış olduğunu, bildiğini tekrarlamaya ve kendi bildiğinden şaşmamaya iten şey alışkanlıktır. Tönnies (1855-1936) alışkanlığı tecrübeden kaynaklanan istek olarak tanımlar. Başlangıçta insana anlamsız gelen fikirler zaman içinde kendisine hoş görünmeye başlar. Ancak bütün bunlar, hareketli bir varlık olan insanı kendine kolay gelen hareketleri tekrarlamaya, bir başka deyişle öğrendiğiyle yetinmeye ve her türlü yeniliğe karşı duyarsız kalmaya, hattâ düşmanlık beslemeye, kısaca gelenekçi olmaya itmektedir. Öyleyse insan, psikolojik gelişmesini yönlendiren belli bir uygarlık tarafından şartlandırılmaktadır. Pek fazla karşılaşılmayan girişimcilik ruhu ve bağımsızlık duygusu gibi özellikler, yeteneklerin ancak uygun şartlar altında gelişebileceğine bağlı olarak sönüp gider.
Kapitalizm öncesinde ihtiyaçların karşılanması, gelenekçilik ve atalet hâkimdir. Hiçbir şeyin gelip bozamayacağı bir dinlenme hâlini andıran organik bir hayat söz konusudur. Bu, St. Thomas’nın (1225-1274) dünyaya bakış sisteminin en kusursuz hâlidir. Bu ideal bakış açısı insanları sınıflara ve loncalara bölmekte; bireylere kendilerini geliştirip kusursuzluk aşamasına çıkarabilecekleri sınırları belli çerçeveler sunmaktadır. İktisadî hayatı belirleyen düşünceler de aynı ideale boyun eğmektedir. İhtiyaçların karşılanması ve gelenekçilik ilkeleri, daha genel bir ilke olan ataletin ifadesidir.
Bu dinginliğin nasıl olup da tedirgin bir çırpınışa dönüştüğü, uzun süre durağan kalan toplumun birdenbire dinamik bir görünüme kavuşması, bu dönüşümü sağlayan ve eski dünyayı parçalayan unsurun kapitalist zihniyet olduğunu göstermektedir. Bu, günümüzde dolar zenginlerinden seyyar satıcıya kadar herkesin düşünce yapısını ve eylemlerini yönlendirmeye çalışan, dünyanın yazgısını etkileyen bir zihniyettir. Girişimcilik ruhu ve burjuva zihniyeti olmasaydı kapitalist zihniyet ortaya çıkmayacaktı. Girişimcilik ruhu; para tutkusu, serüven arzusu ve yaratıcılığın birleşimidir. Buna karşılık burjuva zihniyeti; düşünce, dikkat, sözleri tartarak konuşma, akılcı ölçülülük, düzen ve idare gibi niteliklere sahiptir.
Hz. Peygamber ilke olarak toprağın, ona intifa (kullanım hakkı) veya mülkiyet ile sahip olan kimse tarafından işletilmesini istemiştir. Hz. Peygamber devrinde iktâ’ denen toprak uygulamaları sonraki İslâm devletlerinde de devam ettirilmiş, Osmanlılardaki tımar sistemi de bu yapının devamı olmuştur. Tarihî tatbikat, devletin siyasî nüfuza yol açan büyük toprak mülkiyetlerini engellemesi gerektiğini göstermektedir. Bu çerçevede kişinin işleyeceği toprakta tasarruf hakkına sahip olması, toprak ve tarım siyasetinin temelini teşkil etmektedir.
Hz. Peygamber toprağı işleyenin ona sahip olmasını ve toprağın boş bırakılmamasını esas almış, boş toprakların işletmeye açılmasını teşvik etmiştir. Büyük tarım arazilerinde kişilere kullanım hakkı tanınmakla birlikte, esasen devlet mülkiyeti korunmuştur. Bu çerçevede topraklar, kişilere işletilmek üzere sınırlı mülkiyetle verilmiş, yani iktâ’ edilmiştir. Başlangıçta boş arazilerin değerlendirilmesi amacıyla uygulanan iktâ’, zamanla kamu görevlilerine ve askerlere maaş karşılığı verilen bir sistem hâline gelmiştir. Bu yapı İslâm devletlerinin en önemli kurumlarından biri olmuş, Hz. Peygamber döneminde başlayan bu uygulama sonraki dönemlerde tımar sistemi olarak varlığını sürdürmüştür.
Hz. Peygamber devrinde iktâ’ denen toprak konusundaki uygulamalar, sonraki İslâm devletlerinde de devam ettirilmiştir. Osmanlılardaki tımar sistemi, iktâ’ın devamından başka bir şey değildir. Tarihî tatbikattan çıkardığımız netice, devletin siyasî nüfuza yol açan büyük toprak mülkiyetlerine mâni olması gereğidir. Burada kişinin işleyeceği toprakta hak sahibi olması gereğini (tasarruf hakkı) toprak ve tarım siyasetinin esası olarak tespit ediyoruz. Hz. Peygamber ilke olarak toprağı işleyenin ona sahip olmasını ve herhâlde toprağını boş bırakmamasını istemiştir. Boş toprakların da işletmeye açılması özendirilmiştir. Büyük tarımsal topraklarda kişilere kullanım hakkı tanınmakla birlikte, kural olarak devlet mülkiyeti kabul edilmiştir.
Hz. Peygamber döneminde topraklar bu şekilde, kişilere işletilmek üzere sınırlı bir mülkiyetle verilmiş, yani iktâ’ edilmiştir. Önceleri boş toprakları işletmeye açma amacıyla yapılan iktâ’lar önemliyken, sonraları kamu görevlilerine ve giderek askerlere maaşları karşılığında yapılan toprak iktâ’ları önem kazanmıştır. Bu sistem İslâm devletlerinin en önemli kurumlarından biri hâline gelmiş, Hz. Peygamber döneminde başlayan iktâ’ uygulaması sonraları tımar sistemi olarak yaşatılmıştır.
Selçuklu ve Osmanlılardaki iktâ’ ve tımar sistemleri bu birikime dayanarak toprakta devlet rakabesi ve küçük tarım işletmeciliğini XX. yüzyıl başlarına kadar sürdürmüştür. Sonuçta Osmanlılarda küçük ve müstakil işletme tipi umumîleşmiştir (çift-hâne sistemi). Osmanlı Devleti toprak sisteminde bu ilkeyi uygulamış, verimli topraklara ulaşmak için göç edenler ile iskâna mecbur edilenlerin boş ve sahipsiz arazilere yerleştirilmesiyle küçük ve müstakil işletme tipi yaygınlaşmıştır. Osmanlılar bu iskân işlerini disiplinli bir şekilde yürütmüş, her köylü ailesinin işleyip geçinebileceği kadar toprağa sahip olmasını hem hak hem de vazife olarak telakki etmiştir (çift-hâne sistemi).
Buhran döneminde ortaya çıkan angarya ile işletilen büyük çiftlikler ile büyüklü küçüklü işletme, parçalı ve eğri büğrü tarla şekilleri ortadan kaldırılmıştır. Tam ferdî mülk olan topraklar zamanla mîrî mülkiyet (devlet rakabesi) altına alınmıştır. Böylece her biri bir bütün olan bu işletmelerin optimum büyüklüğünün korunması için alım satımı, mirasçılara taksimi, parçalanması ve kiraya verilmesi hukuk dışı bırakılmıştır. Bu sistemde devletin elde edeceği gelirin büyük bir kısmı tımar kesimi içerisinde belli gider alanlarına tahsis edilmiştir. Buna göre tarımdan alınan vergi, devlet araya girmeden doğrudan doğruya büyük ölçüde asker olan tımar sahiplerine bırakılmıştır.
Tımar, Selçuklu iktâ’ sisteminin bir devamıdır. Bunun esası, devlet mülkiyeti (rakabe) altındaki toprakların, yine birer devlet memuru olan ve maaşlarını tımarlarının gelirlerinden (vergi) bizzat alan sipahîlerin gözetiminde, kullanım (intifa) hakkına sahip köylüler tarafından işletilmesidir. Bir başka açıdan tımar, geçimlerini sağlamak veya hizmetlerine ait masrafları karşılamak üzere bir kısım asker ve memurlara, muayyen bölgelerden kendi nam ve hesaplarına tahsil yetkisi ile birlikte tahsis edilmiş, çoğunluğu toprak olan vergi kaynaklarına verilen isimdir.
XVI. yüzyılda bunun malî sistem içerisindeki payı %37 idi. Bu oran zaman içerisinde, ekonominin nakdîleşmesine paralel olarak azalmıştır. Osmanlı malî sisteminde devletin tarımdan elde edeceği gelirin büyük bir kısmı tımar kesimi içerisinde belli gider alanlarına tahsis edilmekteydi. Buna göre devlet, ziraatten alacağı vergiyi kendisi araya girmeden doğrudan doğruya büyük bir kısmı asker olan tımar sahiplerine bırakıyordu.
Zirâî topraklarda devlet (mîrî) mülkiyeti esas kabul edilerek tespit edilen optimum (en uygun) toprak büyüklüklerinin bozulmamasına özen gösterilmiştir. Özel mülkiyet altındaki bahçelerde sabanla ziraat yapılması hâlinde, bu toprakların otomatikman mîrî hâle geleceği kanunlaştırılmıştır.
Nazarî yaklaşımlara göre, fiilî durumlara bakarak Ege adalarıyla birlikte Rumeli’nin haracî, Anadolu’nun ise çoğunlukla öşrî topraklar olması gerektiği ileri sürülmüştür. Ancak Şeyhülislâm Ebussuûd Efendi’nin (1490-1573) fetvalarından sonra bütün Osmanlı topraklarının mîrî statüsünde olduğu kabul edilmiştir. Yalnız bu tımar topraklarından sipahînin, dolayısıyla devletin payına düşen gelirlere kira değil, öşür denilmiştir.
Tımar sisteminin gerilemesiyle iç güvensizliğin artması arasında güçlü bir etkileşim vardır. Hem sipahîlerin hem de köylülerin topraklarını bırakıp özellikle şehirlere göç etmeye başladıkları görülmüştür. Çeşitli sebeplerle boş bırakılan tımar toprakları zamanla özel mülkleşmiş, devlet başlangıçta bu gelişime karşı çıkmakla birlikte fiilî durumu onaylamak zorunda kalmıştır.
Tanzimat, tımar sisteminin hukukî varlığını ortadan kaldırmıştır. Artan yabancı baskısı, ülke topraklarına daha kolay müdahale edilebilmesi için liberal bir toprak düzenini beraberinde getirmiştir. 1858 Arâzi Kanunnâmesi ile zirâî topraklarda özel mülkiyet hukukî meşruiyet kazanmış, mîrî toprakların el değiştirmesi hızlanarak yaklaşık %70’i özel mülkiyete geçmiştir ve 1926 İsviçre Medenî Kanunu’na giden süreç başlamıştır.
Mîrî arâzi sisteminin değişmesi, Türkiye’de köyden kente göçün, toprak rantlarının, gecekondulaşmanın ve imar aflarının en önemli sebeplerinden biri olmuştur.